• Kaç öğrenciniz var? İki yüz mü elli mi? Son sırada, pencere yanında bir yerim olsun isterdim.Bir saat oturabilsem yeterdi bana,bir daha yüz yüze gelmek istemezdim seninle.. Yollara düşmek de yetti, yazmayacağım artık. Bitmek bilmeyen bu beyaz kağıtlar insanın gözüne batar, durmadan onun için karalarız ..
    Franz Kafka
    Sayfa 47 - Venedik
  • Dışında huzur
    Etrafında ağaçlar var.
    Ama içindeki hüznü kime anlatsın ki
    Renkli bir yaşamı örten mezar…

    Rakı istiyor olmadık saatlerde canım. Canım canıma ne istemesi gerektiğini söylese de özünde etrafta bir canım olmaması da mevzubahis.
    Canımın çok açılımı var. Yaşatan ve yaşayan canımla içimden gelerek birine söylediğim CANIM arasında ne kadar da fark var.
    Aşkım denildiğinde aşkların bitmeye başladığını kimseye anlatamazken - ne görse isteyen bir canım var. O kadının kaşı, diğerinin gözü. Ya da öyle görünüyorum galiba.
    Yaşayamayanlar düşünsün.
    Yapabilecekken yapmalı her şeyi.
    Mesela bir sevgi bulunca sarılmalı asla bırakmamalı. Sevilmeli gönlünce. Kimin neyi neden sevdiğini yargılamaya hakkı var mı vur gözüne koy götüne gitsin-diyebilmeli.
    Kendini saklayanlar, aklından geçeni sonraya saklayanlar ve bir şiir düşününce sabah uyandığında hatırlayacağını sananlar - ölürken pişman olacaklar.
    Yaşadığı güzellikleri ellerinde tutamayanlar, daha fazlasını arayıp yalnız kalanlar ve doğru insanı aradığını söyleyip ya herkesin olanlar ya da kendi içine tıkılanlar - siz biraz ötede durun.
    Söylenmemiş çok az söz kalmalı çekip giderken. Sıralı değil ki bu bok - kağıtlar sürekli karıştırılıyor ve sana ne zaman sıra geleceğini Azrail bile son dakika öğreniyor.
    Cenneti yaşattım ve Cehennemi yaşadım - diyor sahnede ölmek üzere olan oyuncu.
    Pembe beyaz bakmayalım hayata. Acılar var sıkıntılar ya da borçlar, alacaklar beklide kin ve intikamlar. E yaşanacak hep bunlar.
    Ama bir dost karşısında bir kadeh rakı - akşam oldu gün bitti arkası yarın hayatın…
    Sonunda ölüp bir mezarın içinde yalnız kalacaksın…
    Bırak sofran hep dolu kalsın…
  • 1-
    Bir ilaç içsem bari diye düşündüm,
    Biraz kolonya sürünsem,
    Ferahlasam, pencereyi açsam.
    Şöyle bir şey yazdım sonra:
    Yağmur, çamurlu bir elbise dikiyor şehre
    Sıkılıyoruz hepimiz bu çamurlu giysinin içinde.
    Berbattı,
    Bir şiire böyle başlanmazdı.

    İç ses diye söylendim,
    Ardından Yıldırım Gürses...
    Aptal aptal güldüm bir de buna.
    Ayşecik vazoyu kırıyor
    Ve ‘tamir et bakalım’ diyordu babasına.
    Yapıştırsam da parçalarını hayatımın
    Su sızdırıyordu çatlaklarından.
    Karnabahar kızartmıyordu asla
    Başrolde kadınlar.

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım Tanrı’nın eliydi.
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
    Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
    Çok şey görmüşüm gibi,
    Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
    Ah...dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim
    Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
    Tanrım bana hiç erimeyen,
    Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
    Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
    Kardeşimle kendimize durmadan,
    Olmayan çayları,
    Olmayan fincanlardan içerdik.
    Olmayan kapıları açardık,
    Olmayan ziller çaldığında.
    Siyah papyonlu olurdu mutlaka
    Resim defterimizdeki damat.
    Yedi günde yarattığımız dünya
    Mutlu olurduk pastel koksa.

    Ve şimdi şöyle dua ediyorum Tanrı’ya:
    Olanlar oldu tanrım
    Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla!

    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Kapının arkasında yokum demiştim
    Ve divanın altında da.
    Bulamazsınız ki artık beni,
    Hayatın ortasında.
    Kaybolmak istemiştim bir zamanlar
    Beni kimse bulamazdı
    Tanrı’nın arkasına saklansam.
    O Kocamandı, en kocamandı o.
    Bir kız çocuğunun hayalleri kadar.

    Bir zamanlar kendimi
    Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım.
    Kaç metredir benim yokluğum?
    Benden daha çok var sanmıştım.
    Benim yokluğumdan dünyaya
    Bir elbise çıkar sanmıştım.
    Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
    Sonunda ben de alıştım.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!

    Güzin Ablası kitaplar olan bir kızdım,
    İçim sıkılmasa o kadar
    Tek bir satır bile okumazdım.
    Taş bebeğim ters çevrilince ağlardı
    Bir derdi var derdim.
    Derdimi demeyi ben taşbebeğimden öğrendim.
    Ninni derdim, ninni bebeğim!
    Cam gözlerini kapardı, naylon kirpiklerini.
    Plastik gözkapaklarının ardında,
    Bilirdim rüyaları yoktu bebeğimin,
    Gözyaşları da.
    Ağladıkça tükürüğümden sürerdim gözaltlarına.
    Bu kadar kolay harcamazdım rüyalarımı,
    Kırmızı çantamda bayram harçlıklarım olmasa.

    İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
    Kırıklar dolar kucağına,
    İşte orası umudun tarlasıdır.
    Ve orada başaklar ağırlaştığında,
    Sayısız ah dökülür toprağa.

    İç ses, diye söylendim
    Ve ah dedim sonra,
    Böyle ah demeyi beli bükük bir ahlat ağacından öğrendim.

    Dallarına salıncak kurardı çocuklar,
    Hızlı yaşanan bir hayatın şarkılarıydı salıncaklar.
    Meyveleri tatsızdı
    Eski bir lanetten dolayı
    Herkes dişlerdi acı meyvelerini,
    Ve herkes söverdi ona.
    İsmini yazardı herkes onun bağrına,
    Ah derdi o. Ah!

    Bıçağın ucundaydı insanların hafızası
    ‘İnsan unutandır
    ve insan unutulmaya mahkum olandır.’
    Tanrı şöyle derdi o zaman:
    Ah!

    Ne çok dikeni vardı ahlat ağacının tanrım,
    Ulaşılamazdı,
    Sen sarılmak istesen ona,
    O sana sarılmazdı.
    Ne çok dikenin vardı Tanrım!
    Ne çok isterdim,
    Sana sarılamazdım.
    Ve şöyle derdim o zaman:
    Ah!

    Ahlat ahların ağacıydı,
    Yaşlanmaya başlayanların,
    İtiraf edilememiş aşkların,
    Evde kalmış kızların.
    Ahlat ahların ağacıydı,
    Cezayir nasıl cezaların ülkesiyse,
    Öyleydi işte.

    Ve etimoloji Eti’lerden kalma
    Bir zaman birimiydi yanılmıyorsam.
    Ve yanılmıyorsam yalnız insanların,
    Kahvaltı edip ağladıkları pazar sabahları yokmuş o zaman.
    Mesela o zamanlar
    Mutsuz olduğunda insanlar,
    Yok olurmuş bazı dakikalar.

    Gülümsedim o sıra,
    Bazen sevinirim,
    Sevinmek nedense hep yedi yaşında
    Ve ah... dedim sonra,
    Ah!

    Bazen ah diyorum durmadan,
    Şimdi ben ahlatın başında,
    Otuz iki yaşımda.
    Ahlar ağacı gibi.
    Rengarenk çaputlar bağladım yıllarca dallarıma,
    Mavi, mor, kırmızı ve yeşil,
    İstedim, hep istedim,
    Sen iste derdim, iste yeter ki
    Vereyim.
    Her istediğimi verdim.Arttım, fazlalaştım,
    Eksikli yaşamaktan.
    Ahlar ağacıyım, gibisi fazla.
    Başka bir şey istemem
    Artık beyazlaşan üç-beş tel saçıma,
    Hesabımı vermekten başka.

    Vasiyetimdir:
    Dalgınlığınıza gelmek istiyorum
    Ve kaybolmak o dalgınlıkta.

    At arabasıyla kağıt toplardı
    Her sabah çingene kadınlar.
    Üst üste yığılırdı buruşuk kirli kağıtlar
    Şaşırırdım
    Kadınların mı yoksa kağıtların mı memeleri kocaman?

    Bir zamanlar öfkem beni zora koşardı.
    Kızıl yelelerim yapışırdı terli alnıma
    Ne eğere gelirsin ne de semere derledi bana,

    Yeniden doğmuş olurdum oysa,
    Öldüğümü sandıklarında,
    Yalnızca kağıtlarda iyi koşan bir at olarak.

    Vasiyetimdir:
    En güçlülerinden seçilsin
    Beni taşıyacak olanlar.
    Ahtım olsun,
    Yükleri ağırlaşsın diye iyice,
    Tabutumun içinde tepineceğim.

    2-
    Bir göl vardı evimizin karşısında,
    Mavi gözleri olan,
    Kara yağız bir şehirde yaşamışım meğer yıllarca.

    Ya siz,
    Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu ey cemaat?
    Nasıldı
    Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?

    İlk üç vişneyi verdiğinde bahçedeki ağaç
    Annem sevindiydi hatırlarım.
    Ah demişti.
    Ah!
    Üç küçük kırmızı dünya verilmişti sanki ona.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı.
    Bazen sevinince annem gibi,
    Rengarenk reçeller dizerim kalbimin raflarına.
    Annem çok sevinmelerin kadınıydı,
    Sıcak yemeklerin.
    Başına diktikleri o taş,
    Ne zaman dokunsam soğuktur oysa.
    Ben okşadığımda ama, ısınır sanki biraz.

    İç ses!
    Bu bahsi kapa!

    Mutfağa gidip domates çorbası pişirdim.
    Çoktandır öksüz olan mutfakta
    Buğulandı ve ağladı camlar,
    Gözyaşlarını kuruladım perdelerin ucuyla.
    Çoktandır öksüz olan dünyaya baktım,
    Allah babasıyla baş başa kalmış insanlara,
    Poşetin tamamını beş bardak suya boşaltınca,
    Sanki biraz rahatladım.
    Kazanlar dolusu çorba kaynatsam sanki,
    Artık kimse mutsuz olmayacaktı.
    Ah...dedim sonra,
    Ah!
    İç sıkıntımla çektirdiğimiz bu fotoğrafta,
    Aynı vampir gibi çıkacağız.
    Kırmızı çorbama ekmek doğrayınca,
    Sanki biraz ferahladım.
    Karıştırdım ve iç ses diye fısıldadım:
    Hala aç mısın?

    Bir tren geçti yine tam o sıra
    Ustura gibi kara,
    Düdük çala çala,
    Geçti şiirimin ortasından.
    Kes şunu dedim, kes artık!
    Oldu olacak,
    Kan kardeşi olsun ruhumla yollar.
    Merak ederdim,
    Kesik başları ve sarı ışıklarıyla
    Nereye gider bu insanlar?
    Raylar uzanırdı içimde kilometrelerce
    Bir kara yılan gibi,
    Bilemezdim menzil neresi?

    Ah...dedim sonra
    Ve acilen makas değiştirdim.
    İç ses, diye söylendim,
    Raydan çıkma bundan sonra.

    Kuyruk sallardı,
    annemden kalma maaşım
    her üç ayın sonunda.
    Sevinirdi,
    Kocaman bir kara kediyi okşamış gibi ellerim.
    Sarımsak kokulu fötr şapkalı amcalarla,
    Muhabbet ederdik kuyrukta.
    Bizler sarımsak kokan uzun bir dizenin,
    Fötr şapkalı kelimeleriydik,
    Çürük dişlerimizle bizler,
    Dökülmüş harfler gibi kelimelerden,
    Saf ve pembe gülümserdik.
    Bizler her üç ayın sonunda yeniden doğan bebeklerdik.
    Neden ilerlemiyor bu kuyruk derdik,
    Neden hep aynı yerdeyiz,
    Hayattan söz edilirdi,
    Zor denirdi,
    Ve ardından susulurdu mutlaka.

    Fötr şapkalı amcalardan biri
    Ah derdi sonra,
    Ah!
    Kuyruk öfkeyle kıpırdanırdı o zaman.

    3-
    “Bir Arap şairi şöyle demiş,
    Savaşta yenilen halkına,
    Ağlamayın, ağlamayın, acınız azalır”

    Uzun bir dize dayardı hayat her sabah karnıma
    Şiir için düelloya gelmiş bir sevgili gibi,
    Sorardı:
    Daha yazacak mısın?
    Hayır derdim,
    Artık yazmayacağım.
    Ama şöyle denir:
    Kılıç çeken kılıçla ölür.
    Ama şöyle denir:
    Kaderden kaçılmaz.

    Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,
    Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.
    Yıllarca biriktirdim
    rengarenk çokomel kağıtlarını kitap aralarında.
    Aşık olduğumda,
    Çikolata kokardı kırmızı yazgım.
    hayatıma hayat diyemem artık.
    sarı yazgım her sonbahar onu
    biraz daha fazla, ömür yaptı.
    Maviye de, yeşile de dili dönmez ömrümün artık.

    Kara yazgımı şimdi kim bilir
    Hangi kitabın arasında saklıyorsun tanrım?
    Ah.. dedim sonra
    Ah!

    İç ses, diye söylendim,
    Başımda rüzgar vardı
    Başımda uğultular...
    Kalbim usulca kıpırdardı
    Ve ses çıkarırdı dokununca
    Çan çiçeğiyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda rüzgar vardı,
    Yine esiyordum
    Hızla dönmeye başladı kalbim
    Rüzgargülüyle karıştırırdı onu belki
    Bir başkası olsa.
    Başımda uğultular...
    Fırtına çıktı sonra,
    Yaşadığını anladı kalbim,
    Böyle yaşanamaz derdi
    Bir başkası olsa.

    Bir zamanlar meydan okumak isterdim.
    Kaç meydanını okudum da bu hayatın.
    Yalnızca iki harfini öğrendim:
    A
    H!

    Ah benim nergis kokulu cehaletim...
    Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
    Anlatmak isterdin kendini durmadan
    Bir bardağa bile olsa.
    Ne diyecektin, ne söyleyecektin
    Şairlerin şahı olsan,
    Bir AH’dan başka.
    Ah benim nergis kokulu cehaletim
    Bana yıllarca, bunca sözü boşa söylettin.
    AH!

    Güçlü bir el silkeledi beni sonra
    Sanırım tanrının eliydi,
    Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan,
    Çok şey geçmiş gibi başımdan
    Ah dedim sonra,
    Ah!

    İç ses, diye söylendim.
    Gel!
    Ahlar ağacından sen de biraz meyve topla.

    Vasiyetimdir:

    Bin ahımın hakkı toprağa kalsın. Didem Madak Ah'lar Ağacı
  • Sevgili beyaz kâğıtlar. Size güvendiğim kadar kimin omzuna dokundum ki böyle dostça. Güzel insanlar rast gelsin size. Güzel insanlar dokunsun size.
  • 1136 senesinde Cizre’nin Tor mahallesinde doğan Cezeri’nin asıl ismi Ebul İzz İsmail er Rezzaz’dır. Cizre’de doğduğu amacıyla Cezeri ismiyle bilinmektedir.
    Cezeri, Artuk Beyliği’nin medreselerinde yetişmiş ünlü bir fizikçi, mekanikçi olan bilim insanıdır. Fizik sahasında Geometri disiplininden yararlanarak mekanik icatlar yapmıştır. makineler geliştirerek icatlarını geliştirmiştir. Farklı çark ve dişliler kullanmıştır.
    Mühendislik ile mekaniği birleştiren, mühendislikte mekanik araçların kullanılmasını öngören ve bu araçların geliştirilmesi için çalışmalar yapan biridir. Kısaca, Kitabul Hiyel isimli eserinde bu alanda yaptığı teknik araç çalışmalarını altı bölümde sunmuştur.
    Mühendislikte mekanik araç kullanımına dair saatlerden, kap kacak aletlerinden, su pompalarından, değişik türde birçok mekanik aletten bahsetmiştir. Cezeri matematik, geometri, fizik bilgilerini mekanik düzeyde ampirik olarak değerlendirmiştir. Hatta oluşturduğu araçları kağıtlar üzerinde tasarlayıp öyle denemiştir.
    Cezeri, mekanik ve robotik alanda çalışmalar yapan bir Müslüman bilim insanıdır. M. Ö. 300 yıllarında buharın gücüyle çalışan serçe olduğu iddia edilse de Cezeri bu alanda ilktir. Yazdığı eserlerin orijinalleri günümüze kadar ulaşmamıştır. Fakat eserlerinin kopyaları Avrupa müzelerinde ve Topkapı Sarayı’nda sergilenmektedir.
    Cezeri’nin en önemli eserleri:
    Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap
    Makine Yapımında Yararlı Bilgiler Ve Uygulamalar

    Mekanik olarak eserleri:
    Otomatik Çalışan Su Makinesi
    Fil Saati
    Kandil Saati
    Saz Çalan Robot
    Masa Makinesi
    Abdest Otomatı
    Pompa Otomatı
    Mey Dolum Otomatı
    Cezeri, bir de otomatik bir hizmetçi robot geliştirmiştir. Su ve meyve hizmeti veren bu robot dokuma tezgahlarından sonra icat edilmiştir. Cezeri’nin Diyarbakır Ulucami’de Güneş Saati de bulunmaktadır. 1206 yılında vefat etmiştir.
    Tarihin altın yapraklarına kazınan ve Cizreli bulunduğu amacıyla El Cezerî adıyla anılan Ebul-iz El Cezerî; bilgisayarların temellerini atan âlim, fen ve teknik adamı. Cezeri, robot, saatler, su makineleri, şifreli kilitler, şifreli kasalar, termos, otomatik çocuk oyuncakları gibi 60 makine mucidi ve dünyanın ilk sibernetik bilginidir. Tam ismi, Cizreli Ebul-iz ya dayıllar Hayat ıştır.
    1183 yılında başlayıp 25 yıl süren icatlar katoloğunu, o zaman resmî dil olan Arapça ile yazmıştır. Cizreli, bütün icatlarını Leonardo'dan çok daha önce yapmış ve kitaplaştırmıştır. En ünlü eseri "Maharetli mekanik cihazların bilgisini içeren kitap"tır. Bu kitabın üç nüshası kütüphanelerimizin depolarında 800 yıl saklanmıştır. Ancak, geç de olsa Avrupalılar tarafından yine de bizden önce keşfedilir. Otomatik makineler tarihinde çağın doruğuna erişmiş büyük Mühendis İbn-i Razzaz Cesari adıyla saygıyla anılır. Sibernetik alanın en büyük dâhisi kabul edilen; fizikçi, robot ve matriks ustası bilim insanı El Cezerî yine Cizre'de vefat etmiştir.
    İcatları Leonardo da Vinci'den 150 yıl önce kitaplaştırdı
    El Cezeri Hayatı Kısaca, Cezeri Hayatı Kısaca, El Cezeri Hayatı Özeti
    Bu bilim adamı çağımızdan yüzlerce yıl önce keskin zekâsı ile elektrik kullanmadan sadece su ve mekanik parçalarla çalışan makineler yapmış ve günlük hayata geçirmişti. Adı Cizreli Eb-ül-İz olan bu mucit bundan 800 küsur yıl önce 1100–1200 yıllarında yaşadı. Dolayısıyla Ebul-iz bütün icatlarını Leonardo'dan tam 150 yıl önce yapmış ve kitaplaştırmış.
    Selçuklu devleti zamanından bahsediyoruz. Müthiş icatların resimleriyle dolu orijinal kitabın el yazması maalesef hayata geçirilememiş ve yaygınlaştırılamamış. Değerli buluşlar ve onları anlatan el yazmaları kütüphanelerin raflarında kalmış..
  • Başlangıçta, alkışlayanlar sadece Bern’in habercisi tarafından uyarılmış ve
    neler olup bittiğinden haberdar insanlardı. Sonra onlara çocuklar da katıldı,
    çünkü hepsi askerleri severdi ve bu pek az gördükleri bir şeydi. Sonra bütün
    öğrenciler de katıldı, çünkü onlar da askerleri severdi ve ne kadar çok gürültü
    ve kargaşa yaşanırsa, okulun o sabah açılmama ihtimalinin o kadar artacağına
    inanıyorlardı. Sonra yaşlı kadınlar başlarını pencerelerden ve kapılardan
    çıkarıp gevezelik etmeye ve alkışlamaya başladı, çünkü bir kral geliyordu;
    onun yanında bir valinin sözü mü olurdu ki? Tüm genç kadınlar da aynı
    nedenle alaya katıldı. Bunun bir nedeni de Caspian, Drinian ve diğerlerinin
    çok yakışıklı olmasıydı. Sonra bütün genç erkekler, genç kadınların neye
    baktığını anlamak için geldiler ve böylece Caspian kalenin kapılarına
    ulaştığında bütün şehir bağırıyordu; Gumpas hesaplar, kâğıtlar, yasalar ve
    düzenlemelerle uğraşıp her şeyi karıştırdığı kalesinden gürültüyü duymuştu.
  • ama oyun değişmiş; bildiğim kağıtlar, taşlarla bilmediğim yeni bir oyun oynanıyor.