6 Şubat depreminin ardından, kitabın karakteri kuzeni Ferit’i bulmak için İskenderun’a gider. Gördükleri karşısında derin bir hüzne kapılsa da umudunu kaybetmemeye çalışır. Elinde bir adres olsa neye yarardı ki enkaz yığınları arasında her yer dümdüz olmuşken o adresi bulmak neredeyse imkansız. Yine de pes etmez ve sonunda kuzeninin yaşadığı yeri bulur ancak tüm binalar yerle bir olmuştur.
Orada, enkazın başında tek başına bekleyen Ali ile tanışır. Karakter kuzenini beklerken, Ali de eşi ve kızının çıkarılmasını umutla beklemektedir. Günler sonra Ferit enkazdan çıkarıldığında umut yeniden filizlenir, fakat hastaneye götürüldükten sonra Ferit hayatını kaybeder. Belki de yardım bir saat önce ulaşmış olsaydı yaşayacaktı kim bilir.
İskenderun’dan geri dönmek yerine, karakter Ali’nin yanında kalmayı tercih eder. Çünkü insan konuşarak hafifler. O da Ali’yi konuşturmak, hikayesini dinlemek ister. Zamanla Ali’nin Irak’tan Türkiye’ye uzanan hikayesini, ne kadar zorlu yollardan geçtiğini, türlü zulüm ve işkencelere maruz kaldığını öğrenir. Kaçıp geldiği o işkencelerden, tam yerimi buldum yuvamı düzenimi kurdum derken hayatı yeniden alt üst olur.
Kitabı okurken etkileneceğimi zaten tahmin ediyordum ama çoğu sayfayı gözlerim dolu dolu okuyacağımı hiç düşünmemiştim. 6 Şubat hepimiz için derin bir yara olarak kaldı. Ancak depremi bizzat yaşayanlar ya da enkaz başında bir haber bekleyenler için bu acının tarifi yok. Bu kitap, işte tam da o duygulara dokundu yüreğimin en hassas yerinde iz bıraktı.
Üstelik sadece bir deprem hikayesi değil aynı zamanda savaşın, göçün ve ülkesini terk etmek zorunda kalan bir gencin hayata tutunma mücadelesini anlatıyor. Tüm bu zorlukların içinde insanın aslında neye ihtiyaç duyduğunu hatırlatıyor bir yardım eli, bir ses, bir nefes ve bazen sadece
O an bir yardım eli beklerken, acıları birbirine düğümlenmiş bir avuç yetimdik o topraklarda. Herkesin vardı yitirdiği. Kimsesizdik o an hepimiz. Yağmur yağıyordu ölü ruhlarımızın üzerine.