Bu bir rüya mıydı, yoksa bir çağrının sessiz yankısı mı?
Gecenin derinliğinde, kalbimin en kuytusunda bir yerden doğdu bu düş. Mescid-i Aksa’yı gördüm rüyamda… Kubbesiyle semaya yükseliyor, taşlarıyla geçmişin izlerini taşıyordu. Sessizdi ama bir o kadar da konuşkandı; her duvarı bir tarih, her avlusu bir dua, her köşesi bir bekleyiş içindeydi.
Bu rüya bir tesadüf değil, bir hatırlatmaydı belki de. Unutulan bir davanın, ötelenen bir sorumluluğun, kalpten kalbe aktarılan sessiz bir feryadın yankısıydı. Kudüs, sadece coğrafi bir mekân değil; bir direnişin adı, bir ümmetin sınavı, bir sevdanın mihenk taşıydı. Ve Aksa, onun gözbebeği…
Rüyamda gördüğüm o kubbe, sadece bir mimari eser değildi; ümmetin yüreğinde atan yaralı bir kalpti. Belki ayağımı bastığım o taşlar, nice peygamberin adımlarını taşımış, nice secdelerin tanığı olmuştu. Belki orada esen rüzgâr, geçmişten bugüne taşınan duaların taşıyıcısıydı.
Bu düş, sadece bana değil, hepimize bir çağrıydı. Unutma diyordu… Mescid-i Aksa’yı unutma. Orada ezan susturulmak istenirken, senin sesin dua olsun. Orada gözyaşı döken bir mazlum varsa, senin yüreğin siper olsun. Orada özgürlük hasreti varsa, senin kalemin, dilin ve duaların köprü olsun.
Aksa’yı rüyada görmek ne güzeldir…
Ama asıl güzellik, o rüyayı uyanınca unutmamakta,
Ve her yeni gün, onu yeniden hatırlamakta gizlidir.