• "Bu Sansar Marcus," dedi ekrandaki son resme bakan Sanchez. "Herif öldü adamım. Neredeyse bir yıl oluyor. Elinizdeki bilgileri güncellemiyor musunuz?"
    Başka bir fotoğraf.
    "Ölü."
    Başka bir fotoğraf.
    "Ölü."
    Ve başka bir fotoğraf.
    "Ölü."
    "Yalan," diye karşılık verdi Hunter. "Bu adam geçen hafta buradaydı."
    "Öyle diyorsan öyledir."
    Yeni bir fotoğraf.
    "Ölü."
    "Sırf can sıkmak için hepsine ölü mü diyorsun?"
    "Evet."
    "Seni adi serseri! Vaktimi seninle harcamaktan zevk mi alıyorum sanıyorsun?"
    "Bak dostum, ikimizin de vaktini boşa harcıyorsun. Veri bankanızda Burbon Kid'in fotoğrafı yok. Hiç olmadı. Hiç olmayacak. Polise defalarca onun profilini tarif ettim."
    "Çizimleri gördüm." En az beş sefer barmen, polise Burbon Kid yerine kendi resimlerini çizdirmişti. "Biliyor musun, sersemin tekisin sen."
    "Bitti mi?"
    "Hayır." Ekrandaki fotoğraf değişti.
    "Tanrım, bu o."
    "Burbon Kid mi?"
    "Hayır, gazeteci çocuk. Bu hafta üç kere geç kaldı."
    "Tamam, bu kadar yeter. Seni öldüreceğim. Çok ciddiyim, seni geberteceğim."
    De La Cruz içeri girdi.
    D: Şansımız yaver gitti mi?
    H: Dalga mı geçiyorsun? Bu herif pisliğin teki, bize hiçbir şey söylemeyecek.
    D: Eğer onu yakalamazsak Burbon Kid'in er ya da geç barına uğrayacağını biliyorsundur. Bu sefer seni canlı bırakmayabilir. Neye benzediğini bilen tek kişi sen olduğuna göre gelecek sefer onun tarafından öldürülmekten kurtulabilecek tek kişi de sensin.
    S: İroni falan mı yaptığını sanıyorsun?
    D: Sanmıyorum. Durum basbayağı ironik.
    S: Dinle, hayatımda hiç görmek istemediğim iki şey var: Onlardan biri de o adamın gözleri. Fotoğrafını bile görmek istemem.
    D: O zaman iş birliği yap. Bu bizim kadar senin de çıkarına tamam mı?
    S: Tamam.
    D: Eee, görmek istemediğin iki şey olduğunu söylemiştin. İkincisi ne?
    S: Paskalya çöreğinin nasıl yapıldığı.
    D: Seni işe yaramaz serseri!
    H: Onu öldürebilir miyim?
    D: Fena fikir değil. Ancak daha büyük problemlerimiz var. Bir kaza olmuş.
    H: Kaza mı?
    D: Evet. Şehir dışındaki akıl hastanesini, Dr. Moland'ın hastanesini bilir misin?
    H: Igor ve Pedro'nun Burbon Kid'in kardeşini kaçırdığı yer mi?
    D: Evet.
    S: Burbon Kid'in kardeşi mi varmış? Dalga mı geçiyorsunuz! Kimmiş?
    H: Seni ilgilendirmez.
    S: Senin ve kurtadamların dün gece öldürüp kaseden kanını içtiğiniz o muydu yoksa?
    H: Bunu nereden biliyorsun?
    S: Bilmiyorum. Söylenti diyelim. Aslında henüz duyduğum bir şey de yok. Söylediklerimi unutun gitsin.
    H: Biliyor musun, o koca dilin bir gün başına çok büyük bir bela açacak.
    S: En azından benim dilim viakinin tadının neye benzediğini biliyor.
    H: Bu da ne demek şimdi?
    D: İkiniz bir dakikalığına olsun çenenizi kapar mısınız? Hastanede neler olduğunu öğrenmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
    H: Elbette, özür dilerim. Devam et.
    D: Dün gece hastane yanıp kül olmuş.
    H: Ne?
    D: Kül olmuş. İtfaiye küllerin altında yüz yirmi beş ceset bulmuş.
    H: Lanet olsun! O deli kurtadamlar hastaneyi mi yakmışlar?
    D: Onlar değildi. Onlar çıktığında hastane yerli yerindeymiş. Yangın sabaha karşı olmuş. Onlar gittikten çok sonra.
    H: Öyleyse kaza mıymış?
    D: Hayır kaza olamaz.
    H: Kaç kişi hayatta kalmış?
    D: Hiç.
    H: Hiç mi?
    D: Hiç. Tek bir kişi bile sağ çıkmamış. Sebebini bilmek ister misin?
    H: Acil çıkışlar kapalı mıymış?
    D: Hayır.
    H: Yani bana yangın çıktığında içeride olan yüz yirmi beş kişinin diri diri yandığını mı söylüyorsun? Bir kişi bile çıkmayı başaramamış mı?
    D: Hayır, kimse diri diri yanmamış. Onlarınkine cesetlerin yanarak ortadan kaldırılması denebilir.
    H: Ne? Hiçbir şey anlamadım.
    D: Yüz yirmi beş kurban yangın başlamadan önce ölmüş.
    H: Ne iş? Nasıl yani?
    D: Sence? Tahmin yürüt.
    H: Gaz kaçağı?
    D: Sen hiç insanların gözünü oyan gaz kaçağı duydun mu? Kafalarını uçuran? Dizlerini paramparça eden, gırtlaklarını deşen?
    H: Bir daha söyle?
    D: Ne dediğimi duydun.
    H: Birinin önce herkesi öldürdüğünü, sonra da hastaneyi yaktığını mı söylüyorsun?
    D: Hunter, hastaneyi yakan Burbon Kid. O yaptı.
    H: Evet ama niye? Hastanedekilerin ona zararı dokunmamıştı. Igor ve Pedro'yu içeri alan görevlileri öldürse anlarım ama bu... Yüz yirmi beş masum insanı öldürmek için nasıl bir gerekçesi olabilir?
    D: Bilmiyorum. O herifin neyi, niçin yaptığını kimse bilemez.
    S: Ben biliyorum.
    D: Ne?
    S: O adamları niye öldürdüğünü de, niçin bu kadar zalimce, merhametsizce davrandığını da biliyorum.
    H: Bu herif bizimle dalga geçiyor. Haydi Sanchez, esprini yap ve bir an önce defol! Burbon Kid o insanları niye öldürmüş? Evet, haydi, esprini bekliyoruz!
    S: Espri falan yok. Ciddiyim. Onca masum insanı niçin öldürdüğünü, neden öldürmeden önce farklı farklı işkence ettiğini bilmek istiyor musunuz istemiyor musunuz?
    D: Devam et.
    S: O insanları bir noktadın altını çizmek için öldürdü. O nokta şu, benim polis arkadaşlarım: Gelmiş geçmiş en acımasız katilin insanları öldürmek için gerekçeye ihtiyacı yoktur. Laf olsun diye de öldürür, eğlence olsun diye de... Peki, sizler ne yaptınız? Kardeşini öldürüp ona bir gerekçe verdiniz. Tahminimce altını çizdiği şey, onu kızdırmak için hiçbir şey yapmamış, o zavallı yüz yirmi beş insandan daha büyük acılar çekeceğiniz.
  • "Hiçbir yere gidecek değiliz," dedi. "Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden burada kalacağız."
    José Arcadio Buendia, "Ama daha hiç ölen olmadı," diye karşılık verdi. "İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir."
    Ursula incitmeyen bir kararlılıkla direndi:
    "Sizlerin burada kalması için benim ölmem gerekiyorsa, ölürüm."
  • "Sizce 'yaşantı' kelimesi doğru mudur?" Sorusuna yine kendisi karşılık verdi: "Değildir. Çünkü yaşantı müspet (olumlu) bir kavramdır. Halbuki 'ntı' son eki, küçültme anlamı taşır, olumsuz kelimeleri türetmekte kullanılır: bulantı, çöküntü, sıkıntı, kuruntu, üzüntü, kırıntı, serpinti gibi."
    Oğuz Atay
    Sayfa 231 - İletişim Yayınları, 47. Baskı
  • Hem Sanchez hem de sıranın altında saklanan çocuk, kirli sakallı din adamının çırpınan vampiri kendine doğru çekişini şaşkınlıkla izledi. Yaratık ne kadar uğraşırsa uğraşsın boynundaki kamçıdan kurtulamadı. Derken, rahiple aralarında neredeyse hiç mesafe kalmadığında, rahip cüppesinin altından bir yerlerden pompalı tüfeğini çıkarıp namluyu kan emici yaratığın çenesinin altına dayadı.
    PAT!
    Kan içindeki beyin parçaları ile kafatasını oluşturan kemikler havaya saçıldı. Sonra vampirin gövdesi alev alıp yere yığıldı. Hiç etkilenmemiş gibi görünen rahip bir sonraki avının peşine düştü.
    Sonraki iki dakika boyunca cemaatin şaşkın üyeleri, Elvis ve rahibin kalan vampirleri yok edişini izledi. Bütün bunlar olurken Elvis, Steamroller Blues parçasını söyleyip arada bir ok atmak için vampirlere doğru tuttuğu gitarını çalmaya devam ediyor, özellikle Sanchez bu gösteriyi ağzı beş karış açık bir halde seyrediyordu.
    ...
    "Hey! Rex, adamım, bu gecelik işim bitti. Tek başına temizleyebilecek misin?"
    "Beni şimdiden satıyor musun?"
    "Bu gece gebertmem gereken başkaları da var dostum." Diye karşılık verdi Elvis.
    ...
    "Bir sonraki partiyi haftalardır sabırsızlıkla bekliyorum," dedi Kral. "Şehirdeki bazı pop gruplarının üyelerini öldüreceğim."
    "Grup üyeleri de vampir mi?"
    "Hayır, sıradan bir pop grubu."
  • “Dikkatli olun, beyefendi, o evde adam öldürürler."
    “Aşk uğrunaysa ziyanı yok," diye karşılık verdim.
  • Cinsiyet, bireyin biyolojik olarak erkek ya da kadın olmasıdır. Toplumsal cinsiyet ise kadın veya erkek olmaya toplumun ve kültürün yüklediği anlamlar ve beklentilerdir. Yani toplumsal cinsiyet, biyolojik olarak belirlenen cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel dogmalar bütünüdür. Bu anlamda bana göre cinsiyet biyolojik kaderken, toplumsal cinsiyet ise kültürel kaderdir. Toplum ve onun yapıtaşı kültür doğduğumuz günden itibaren kesin reçetelerle bize sosyal roller sunar ve bize dikte edilen bu sosyal roller cinsiyetimizin bir parçası olarak toplumsal cinsiyet kavramının oluşmasına neden olur. Bu durumu daha basite indirgeyerek düşünürürsek toplumsal kalıpyargıların hakim olduğu bir rol dağılımı var hayatımızda. Kadına atfedilen roller çocuk doğurmak, çocuk büyütmek, yemek ve temizlik yapmak, hatta her zaman bakımlı ve güzel olmak. Tüm bunlara yüzlerce, binlerce örnek daha eklenebilir. Dikkat ederseniz tüm bu görevlendirmeler küçük bir kız çocuğuna çok küçük yaşlarda empoze edilir. Küçük bir kız çocuğuna alınabilecek oyuncaklar nelerdir? Bebek (hatta çok yakın bir zamanda hamile bir Barbie' nin oyuncakçı raflarında yerini aldığına şahit oldum), mutfak seti, makyaj seti (küçücük çocuklara kendilerinin yalnızca makyajla daha güzel olabilecekleri, hep güzel görülmeleri gerektiği algısı çok küçük yaşlardaki çocuklara subliminal bir şekilde dikte ediliyor) alınabilir. Ben Erzurumda doğdum, büyüdüm ve çocukluk zamanımda çok fazla araba süren kadın figürüyle karşılaşmamıştım ta ki 6 yaşımdayken ilk defa İstanbul' a gidene kadar. Caddelerde araba süren kadınlar gördükçe çok şaşırırdım çünkü doğduğum günden beri arabamızı hep babam sürerdi, tüm araba oyuncaklar erkek kardeşime alınırdı ve evde arabalarla sadece erkek kardeşim oynardı.
    Dikte edilen güzellik algısı ele alındığında ise görüyoruz ki kadın güzelliği üzerine kurulan kocaman bir sektör var. Yiyecek, giyecek, temizlik, kozmetik sektörleri neredeyse tamamiyle kadın güzelliği üzerine kurulmuş. Sosyolojide bu durum için kullanılan bir terim var "face-ism". Bu terim medyadaki erkeklerin daha fazla oranda kafalarıyla ve daha az oranda vücutlarıyla tasvir edilmelerine karşılık gelirken, kadınların bunun tersine daha çok vücutlarıyla ve daha az da kafalarıyla tasvir edilmelerini ifade etmektedir. Çikolata, araba reklamlarında bile kadınları vücutları ön plandayken görüyoruz. Bu da bir nevi toplumun ya da medyanın- yine dolaylı yoldan toplumun- kadına yüklediği güzellik algısıdır çünkü reklamlarda gördüğümüz kadınların tüm fiziksel özellikleri neredeyse birbirine benzerdir yani ideal her kadının olması gerektiği bir kadın figürü çizilerek izleyiciye servis edilir. Bu durum da toplum içinde aynı vücut hatlarıyla, aynı burun yapısıyla, aynı yüz oranlarıyla bir tek tipleşme oluşumuna sebep olur. Bir nevi herkesin herkesleşmesi, bayağılaşması bana göre. Aynı zamanda çamaşır, bulaşık deterjanı, yemek malzemesi reklamlarında ana rolde hiç erkek bir bireyle karşılaşamayız çünkü tüm bu görevler kadının görevidir(toplum algısına göre). Toplum medyayı böyle bir hazırlığa iterken medya da toplumu bu anlamda besleyerek sosyal roller anlamında içinden çıkamadığınız bir kısır döngü oluşturur. Kadına yüklenen tüm yukarıda bahsettiğim roller karşılığında erkek için seçilmiş roller ise dışarıda çalışıp 'eve ekmek getirmek', her zaman korkusuz ve güçlü olmak vs. Bu örneklere de yüzlercesi eklenebilir.
    Güçlü kadın figürü toplumumuzda çok benimsenmez, bu figürün benimsenmesine izin verilmez hatta bu figür sevilmez de. Televizyonda hep yardıma ihtiyacı olan, zayıf, bulunduğu durumda kurtuluşu kendi imkanlarıyla sağlayamayan kadın dizi karakterleri karşısında onu tüm sıkıntılardan kurtaran bir süperman izleriz. Bu diziler hep de reyting rekorları kırar zaten çünkü tüm kız çocukları uyuyan güzeli uyandıran veyahut külkedisini üvey ailesinden kurtaran prens hikayeleriyle büyümüştür.
    Ayrıca çocukların annelerini ve babalarını rol model alarak büyümesi ve böylece yüzyıllardır süre gelen cinsiyet rolleri kültürün inşaasıyla sabitleniyor. Küçük kız çocuğu annesini her zaman ev içinde yemek, temzilik yaparken evdeki erkeklere servis yaparken görüyorken erkek çocuk ise tüm hizmetlerin evdeki kadınlar tarafından babasına yapıldığını gözlemleyerek dolaylı yollardan bilinçaltına cinsiyet rolleri nakşediliyor. Aslında öyle olması gerekmiyorken öyle olması gerektiği bir zorunluluk haline getiriliyor. Tüm bu noktalar üzerine değinmek istediğim çok daha fazla madde var ancak ve genel hatlarıyla benim toplumsal cinsiyet üzerine düşüncelerim bunlar ve bu kitaba da bu konu üzerine derinlemesine bir inceleme okuyacağımı düşünerek başlamıştım.

    Evet, bu kitap da toplumun insanlara dikte ettiği toplumsal cinsiyet algısını, feminizmin hedeflerini, maşist dilin ve baskının evrenselliğini, babaerkil yasayı derinlemesine incenlemiş. Judith Butler, toplumsal cinsiyetin bir isim olmaktan çok tözel etkisi performatif olarak üretilmiş ve toplumsal cinsiyeti tutarlı kılan düzenleyici pratikler gereği zorla var edilmiş olduğunu vurgularken toplumsal cinsiyeti bedenin stilize edilmesi ve cinsiyete getirilen çoklu ayrım olarak tanımlıyor. Onu teşhis edenin ise tarih ve kültür olduğuna dikkat çekerek toplumsal cinsiyeti, kültürel üretim olarak değerlendiriyor. Butler, Levi Strauss, Freud, Irigaray, Witting, Foucault, Kristeva gibi pekçok araştırmacının da alıntılarına yer veriyor. İçlerinden en çok Levi Strauss' un yapısalcı antropolojisi olarak tanımlanan şu teoriyi özellikle buraya eklemek istiyorum; "Doğal veya biyolojik bir dişi vardır, sonradan toplumsal olarsk ikincil konumdaki 'kadın' a dönüşür. Yani sonuçta 'cinsiyet' doğaya ya da 'çiğ/ham' a tekabül ederken toplumsal cinsiyet, kültüre ya da pişmişe tekabül eder."

    Ancak tüm bunlaeı Butler, toplumsal cinsiyetin sebep olduğu sosyal roller üzerinden değil de cinsel yönelimler üzerinden ele alıyor yani kitap boyunca heteroseksüelliğin toplumun dikte ettiği bir yönelim olduğunu, biseksüellik ve homoseksüelliğin ise baskılandığını, toplum normları tarafından reddedildiğini vurguluyor ki kitapta benim toplumsal cinsiyet üzerine tüm kitap boyunca okumak istediklerim bunlar değildi. Butler aynı zamanda, toplumdaki ataerkil yapının yok edilmesine, maşist söylemlerin minimalize edilmesine çözüm olarak heteroseksüelliğin baskınlığının ve zorunluluğunun ortadan kaldırılması fikrini sunuyor. Eril hegomanyanın ancak bu şekilde yıkılabileceğini savunuyor.

    " Toplumdal cinsiyet, yararılışını sürekli ve düzenli olarak gizleyen bir inşadır; münferit ve kutupsal toplumsal cinsiyetleri kültürel kurgular olarak icra etme, üretme ve sürdürme yönündeki kolektif sözleşme, bu üretimler ne kadar insndırıcıysa o denli gizli kalır.

    Anlaşmanın üzerini örten bir diğer unsur bunlara inanmamanın getirdiği cezalardır. Böylece inşa bizi zorunluluğa ve doğallılığına inanmaya iter.

    Belli bir toplumsal cinsiyet stiline uyarak bu imlemleri icra eden bedenler bireysel bedemler olsa da bu eylem 'kamusal' bir eylemdir." Alıntılarını da toplumsal cinsiyet algısının toplum içinde nasıl dogmalaştığı ve kesinleştiğini göstermek için buraya bırakmak istiyorum.

    Son olarak kitabın anlatımına değinmek istiyorum. Bu kitsp üniversitede sosyoloji öğrencileri için önerilen, bu öğrencilere okutulan bir kitap yani dili fazlasıyla akademik, yüzlerce sosyolojik terim içeriyor ve anlatımı oldukça yoğun ve ağır. Bu nedenle beni okurken fazlasıyla yorduğunu belirtmek istiyorum. Anlamakta zorlandığım, okurken bir yandan da terminolojiyi araştırdığım, içeriğinin biletim dışında olması sebebiyle de ilerlemekte sıkıntı çektiğim bir kitsp oldu. Ne kadar sıkıntılı nir süreç olursa olsun bir kitabı yarım bırakmak pek yapabildiğim bir eylem değildir bu nedenle bitirmek fazlasıyla direndim. En son bu kadar sabrımın sınandığı bir kitabı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum ama yine de okumayı okumayı düşünen herkese tavsiye ederim. Günlük hayata ve cinsiyet eşitsizliğine dair sorgulamalar yapmanızı sağlayacak güçlü bir kitap.
  • Söylediklerimi dikkatle izlediyseniz, belki bir şeye şaşmışınızdır: Gençliğin nasıl bir hava içinde yetişmesi gerektiği üzerinde bir hayli söz ettim, ama öğretilecek konuların seçimi, öğretim yolu üstüne hiç bir şey söylemedim. Daha çok dil mi öğretmeli, yoksa bilimsel teknik öğretime mi önem vermeli?
    Buna vereceğim karşılık şudur: Bence bütün bunlar ikinci derecede önemlidir. Bir delikanlı kaslarını işletmiş, jimnastikle, yürüyüşle dayanıklı bir beden edinmişse her türlü beden işinin hakkından gelebilir. Kafa işleri için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Eğitimi şöyle tanımlayan hiç de haksız değilmiş: «Eğitim, okulda öğrenilen her şeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir. » Onun için ben ne filoloji ve tarih öğretmenini tutanlardan yana olmak istiyorum, ne de tabiat bilimlerinin daha çok öğretilmesini isteyenlerden yana.