• ...Kime göre, neye göre?" sorusu "doğruluğun herkese eşit mesafede olduğu" gibi bir algı oluştursa da, bunun öyle olmadığı açıktır. Sorudaki "kime göre?" ifadesi, aslında kimin doğrusunun yürürlükte kalacağını ya da yarın kimin doğrularının yürürlüğe sokulacağını da büyük oranda belirler. Öyle gibi algılansa da, "eşit görelilikten" bahsetmemiz mümkün değildir. 1984'teki sistemin işleyişi bu durumu güzel örnekler.

    Orwell'ın distopyasının merkezinde "çiftdüşün" ilkesi vardır. Şöyle tanımlanır çiftdüşün ilkesi romanda: "İçtenlikle inanarak bile yalan söylemek, artık uygun görülmeyen her türlü gerçeği unutmak, sonra yeniden gerektiğinde de gerekli olduğu sürece anımsamak, nesnel gerçekliğin varlığını yadsımak ve bütün bunları yaparken yadsıdığın gerçeği göz önünde bulundurmak..." Okyanusya'daki bakanlıkların isimleri de çiftdüşün'ün yansımasıdır: "Barış Bakanlığı savaşın, Gerçek Bakanlığı yalanın, Sevgi Bakanlığı işkencenin, Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır. Bu çelişkiler rastlantısal olmadığı gibi, sıradan bir ikiyüzlülükten de kaynaklanmaz; bunlar çiftdüşün'ün bilinçli uygulamalarıdır. Çünkü iktidar ancak çelişkilerin uzlaştırılmasıyla sonsuza kadar korunabilir."

    *

    Geçtiğimiz yıl, 23 Temmuz 2019'da Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan bir haberin başlığı aynen şöyleydi: "Hakkını arayan köpek duruşma salonunda".[1] "Çiftdüşün" ilkesine uygun bir şekilde atılmış bu başlığın hemen hiç bir eleştiriye uğramıyor olması ilginç değil mi? Köpeği "hukuki bir özne" olarak kuran bu dile itiraz etmenin zihinsel şartları giderek ortadan kalkıyor. Cumhuiyet'te yayınlanan haberle aynı günlerde Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da Bakanlığın bahçesinde besledikleri "pergel" isimli köpekle çekilmiş fotoğrafını sosyal medya hesabından paylaşmış ve her okulun hayvan sahiplenmesi için bir çalışma başlattıklarını duyurmuştu.[2] Ardından Tokat'taki bir okulda "zaman zaman derslere de katılan" fındık isimli köpek Türkiye'nin gündemine gelmişti.[3]

    Yeni yayınlanan pek çok kitapta artık hayvanlardan "insan olmayan hayvanlar" şeklinde söz edilmesi "insan-hayvan" ikili kategorisine bir itiraz taşır. Bu, "uçamayan kuşlar" ifadesinde olduğu gibi yapısal bir ayrıma değil, işlevsel bir ayrıma işaret eder: Uçabilen kuşlar vardır, uçamayan kuşlar; insan olmayan hayvanlardır, insan olan hayvanlar...

    "Çiftdüşün" ilkesi cinsiyet konusunda da işlevseldir. Sally Hines, 1982'de Londra'da kurulan "Toplumsal Cinsiyet Kimliği Gelişimi Hizmeti" (The Gender Identity Development Service, Evet, İstanbul Sözleşmesi'nde geçen gender identity!) kurumunun kurulduğu yıl cinsiyet değişikliği için 2 (iki) başvuru aldığını 2015'te ise bu rakamın 1.400'e çıktığını ve bunların 300'ünün 12 yaşından küçük çocuklar olduğunu belirtiyor.

    Cinsiyet kimliğinin "akışkan" olduğunu söyleyen Miley Cyrus, Out dergisine verdiği röportajında "İnsanların kız ve erkek tanımlarıyla bağdaşamıyorum" açıklamasını yapmış, başka bir yerde ise, "[Günümüzde] her ne olmak istiyorsanız olabilirsiniz" demişti.

    Yapılan araştırmalar doğruysa çelişmezlik ilkesinin yanında "özdeşlik ilkesini de sallamayan" eğilim gençler arasında giderek güçleniyor. 2016'da Fawcett Society tarafından yapılan bir araştırma gençlerin %68'inin cinsiyetin ikili olmadığına, yani "kadın-erkek" kategorileriyle sınırlı olmadığına inandığını söylemiş.

    *

    Sorun şüphesiz, ontolojik hakikatin varlığına karşı çıkan postyapısalcı söylemler değildir sadece. Bir hakikatin varlığına inananların ahlaki ve düşünsel tutarsızlıkları da içinde bulunduğumuz epistemolojik krizi derinleştiriyor. Bu krizin ne kadar süreceğini ve ne denli bir tahribata yol açacağını şimdiden kestirmek zor görünüyor. Sadece eğitim ve siyaset kurumunun değil hukukun da giderek kesinlik, nesnellik ve gerçeklik arayışından vazgeçmesi "beden", "insan", "makine" gibi bugüne kadar bize kesin ve köşeli gibi görülen kavramların tanımlanamaz bir hale geleceğini gösteriyor. Böyle bir dünyada hukuk da yargıçlar tarafından sürekli yeniden inşa edilen bir şey haline gelecek gibi görünüyor.

    Üstelik, adaletin yapısökümünü yapan Derrida'ya göre bu, yasalara karşı olmadan adalet için yasaları askıya alarak, ve ama adil olana karar vermenin imkansızlığını bilerek, yine de adaletin ivedilikle yerine getirilmesini gerektiren bir kararverilemezlik durumudur. Karışık bir cümle olduğunun farkındayım. Hatta bunun bir cümle olup olmadığından da emin değilim. Ama zaten postyapısalcıların da istediği bu değil midir: Neyden emin olabiliriz ki?

    Eminsizlik durumu sadece insan mı hayvan mı, kadın mı erkek mi olup olmadığımızla sınırlı değildir. ABD'nin Arizona eyaletindeki Alcor Yaşam Uzatma Vakfı'nın tesisleri, ölüp ölmediğimizi de tartışmalı hale getiriyor. Mark O'Connel bir kaç yıl önce yaptığı ziyaret sırasında, Alcor'da 117 "askıya alınmış" beden olduğunu öğrenmiş. Burada bedenler dondurulup çelik bir kasaya alınıyormuş. Ölü ya da ceset denmiyormuş bu bedenlere. Liminal staz (eşikte duruş) halinde sayılıyormuş bu bedenler. Daha da ilginci, parası çıkışmayanların sadece kafaları "askıya" alınabiliyormuş. Her şey beyinde olduğu için, beyindeki nöronlardan hayatın tekrar geri çağrılabileceği; biyoteknolojinin imkanlarıyla da diğer organlarının yapılabileceği düşünülüyor. Bütün bir bedeni "askıya" almak 200 bin dolar iken, sadece kafanızın dondurulması için 80 bin dolar yeterliymiş. İleride teorik olarak yeniden canlanabilme olasılığından ötürü ölü denilemeyen ama ölümün hemen arefesinde donduruldukları için canlılık belirtileri de göstermeyen bu bedenler, tekrar aramıza dönemeyecek olsalar da "ölüm-hayat" ikili kategorisini bulanıklaştırmaya hizmet ediyor.

    Mark O'Connel Merkez'in girişinde beklerken gözüne çarpan bir kitabın ismine dikkatimizi çekiyor: "Ölüm Yanlıştır"

    Kitabın ismi gerçekten ilginç değil mi? Ölümü bir "mantık önermesi" gibi görüyor. Bir olguyu önermeye dönüştürünce doğruluğundan yanlışlığından bahsetmek mümkün hale geliyor. Ne diyebilirsiniz ki? Doğru mu diyeceksiniz, deseniz ne olur ki? Alacağınız cevap belli: "Kime göre, neye göre?"

    Mücahit Gültekin
  • 448 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kurgu ve konu gerçekten harika. Ancak kitabın başlarının bizim için yeni bir evrene alışma ve giriş bölümü olması sebebiyle biraz sıkıcı gelebilir. Ancak yazarımız hayalindeki dünyayı o kadar iyi kurgulamış ve anlatmış ki gerçekten okudukça okumak isteyeceğiniz bir kitap (hatta bir seri) olabilir.
    Konusuna gelecek olursak, gelecekte insanlık kendini aşmış ve yıldızlara dağılmış bir halde. Ancak bu durum insanlığın renklere göre sınıflara ayrıldığı bir düzen de getirmiş beraberinde. Damarlarında altın rengi kan akan “Altın”ların “Gümüş”lerle insanları yönettiği bu sistemde “Mor”lar zaanatkar, “Pembe”ler ise eğlence sınıfı, “Kızıl”lar işçi, “Bakır”lar vali ve daha nice sınıf... Bizim ana kahramanımız ise bu sisteme kafa tutan organizasyona katılan bir kızıl, Darrow. Kendisi Altınların dünyasına hatta tam anlamıyla Enstitülerine girerek onları içten çökertmek istemektedir. Peki nasıl mı? Damarlarındaki kızıl kanı altın yaparak..
    Maceranın ilk kitabında Darrow’un bu dönüşümüne şahit oluyoruz. Beklediğimden daha etkili bir kitap olduğunu belirtip okuyun, okutun derim ben. İyi okumalarrr
  • Ama ben kardan adamı da seviyorum anne, onun faydası ne ki?
    Sana katılan sana dönüşen havuç burunluyu, tüm beraberindekileri sevmen yaşamanı güzellemeye hazırlıktır..
  • 656 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Alexandre Dumas'ın Athos, Porthos ve Aramis isimli üç silahşör ile sonradan onlara katılan Dartanyan (D'Artagnan) isimli muhafızın kraliçe, kral ve kardinal arasındaki entrikalar arasında yaşadıkları maceraları anlatan romanı. Roman, dönemin sosyal ve sınıfsal ilişkileri ile ekonomik durumu ve politik hayatı hakkında fikir verici ipuçları içerir. Romanın adı neden dört silahşörler değil; çünkü Dartanyan bir hayli sonradan silahşör rütbesine nail oluyor, bu yüzden daha dakika bir gol bir kitabın isminde spoiler vermemek için olabilir. Aslında dört kişilerdir. Kitapta, ihtilalden hemen öncesindeki Fransa anlatılır. Eğer adam gibi bir çeviriden okursanız, o dönemin Paris'indeki gerginliği, alttan alta kaynayan bir halk hareketini, acımasız karanlık istibdat dönemini, birbirlerini ihbar eden komşuları, gecenin bir yarısı baskınla tutulup Bastille'e götürülen ve eşlerinin dahi bir daha haber alamadığı insanları okursunuz. Ellerinde taşlar ve sopalarla halkın daracık Paris sokaklarından akın akın neden çıkıp, tam teçhizatlı askerlerin üzerine yürüdüğünü, baskıcı aristokrasiye karşı acımasız hınçlarını çok daha iyi hissedersiniz. Silahşörler sadece bir ön hikayedir.
  • Arkadaşlar aranızda tasarı online eğitime katılan var mı?
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Peter TUDEBODUS. Bu adamın özelliği savaşa katılan bir din adamı olması. Çeviriyi yapan Süleyman GENÇ. kitap 10 üzerinden 10. Nedeni ise yazarının yazdıkları değil. Bizzat çevirmenin başarısı. Kitap notlar ile dolu. Olaylar diğer kaynaklar ile karşılaştırılmış. Kitap 1.harçlı seferini anlatıyor. Gördü tanığının anlattıkları kanınızı dondurabilir. Adamlar Türkleri yemişler. Bildiğiniz insan eti yemiş. Yamyamlık yapmış. Katliam yapmış. Yağma yapmışlar. Ne pislik ararsanız var kitapta. Karşı tarafın gözünden olaya tanıklık ediyorsunuz. Bunları bir Müslüman anlatsa kimse inanmaz ama kendileri anlatıyor. Alın okuyun. Kitap zaten bir cips parası. Biz Müslümanları nasıl tanıdıklarınıda öğrenmiş oldum bu kitapta. Allah bunların eline düşürmesin. Yakın dönemde Kıbrıs'ta Cengiz Topel'e yaptıkların da malum.
  • 405 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    "Kader" bir erkeğin kaleminden çıkmış büyüleyici bir "Kadın" romanı...
    .
    Merhabalar sevgili kitap dostlarım @umitgurbuz_kader kalemiyle tanışma kitabım olan #kader kitap yorumuyla geldim. Kitabın kapağını kapattığımda kitap mı beni bitirdi, ben mi kitabı bitirdim anlayamadım Beni bu kadar derinden etkileyen, bu kadar doyurucu bir kitap uzun zamandır okumadım vesselam
    .
    Sizi üç kuşaktan, üç ayrı kadınla tanıştıracağım. İpek, Nazlı ve Döndü...
    .
    Herşey İpek'in "Kader" inden, kendisinden ve İstanbul 'daki yoğun hayatından kaçıp Anneannesinin yanına köye gelmesi ile başlar. Kafası karışık, hayatının kontrolünü elinden kaçırdığını düşünen İpek, yardımcıları Döndü ve Anneannesi Nazlı' nın daha önce bilmediği hayatlarını dinlerken, hiç ummadığı sonuçlarla yüz yüze geleceğinin farkında değildir.
    .
    Döndü, babaları kız evladı, evlattan saymayan bir aileye doğan 4.kız çocuğu.. Hayatında baba sevgisi görmemiş, hırpalanarak büyümüş Döndü, geldiği koca evinde aradığı huzuru sizce bulabilecek mi? Almanya'da çalışma sevdası, paranın ve rahat yaşamın gözlerinin önüne perde indirdiği Tahsin, Döndü için, babasından sonra ikinci bir sınav mı olacak?
    .
    Ve sanırım aralarında en bahtsızı, bir tarihe tanıklık eden Nazlı.. Güzeller güzeli Nazlı, müzik öğretmeni olarak Ankara'ya gitmek üzere bindiği trende Cumhur'u ile tanışır. Asker olan Cumhur upuzun boyu, yemyeşil gözleri ve efendi kişiliği ile Nazlı'nın kalbinde ilk görüşte taht kurar. Ve bu ikili Cumhur' un Kore savaşına gönüllü olarak katılmasıyla tarifsiz acılarla örülmüş, ölümsüz bir aşk hikayesine imzasını atar...
    .
    Sandık altında kalmış dosyalar, kalplerin en denine saklanan aşklar, acılar, anılar.. Savaşın en acımasız yüzünü gördüğümüz, hüzün dolu mektuplar... Cephede sıcak savaşa katılan Cumhur'un kaleminden dökülen satırlar kanınızı donduracak..Ve bir kez daha anlayacaksınız ki, savaş kazananı olmayan bir mücadelenin adıdır..
    .
    Yüreğinize dokunacak duygu yüklü bu güzel eseri tavsiyemdir alın okuyun arkadaşlar der hepinize şimdiden keyifli okumalar dilerim