Benim bir arkadaşım var; Katya. Beş yıl boyunca, 23 yaşından 28 yaşına kadar morgda çalıştı. Orada bulunduğu süre boyunca trafik kazalarından aşırı doza, intiharlardan cinayetlere kadar binlerce beden gördü. Ona kendisini en çok neyin etkilediğini sorduğumda önce sustu, sonra anlatmaya başladı. Etkileyici olanın sandığım gibi dehşet verici yaralar olmadığını, aksine zihninde hep o sıradan detayların kaldığını söyledi.
Hiçbir yarası yokken sanki sadece uyuyormuş gibi görünen ve yanında "Anne, affet" notu bırakan 25 yaşındaki genç kızı; spor salonunda kalp krizi geçirdiğinde cebinden "Dünyanın en iyi babası" yazılı kızının fotoğrafı çıkan 40 yaşındaki bakımlı adamı unutamadığını anlattı. Ellerindeki kırışıklıklara inat, tırnaklarında torununun bir gün önce yaptığı desenli manikürleri taşıyan yaşlı kadını ve çantasında ders kitaplarıyla birlikte kız arkadaşına edeceği teklif için taşıdığı yüzükle gelen 20 yaşındaki delikanlıyı paylaştı.
Hepsinin ortak noktası, hepsinin yarım kalmış planlarının olmasıydı. Kiminin sinema bileti, kiminin doktor randevusu, kiminin ise telefonda tamamlanmamış mesajları vardı. Bir kadın mutfakta yemek hazırlarken yazdığı alışveriş listesine "ekmek, süt, anneme doğum günü için çiçek" notunu düşmüştü. Katya, zamanla korkunç bedenlere alışılsa da sıradan insanların yarım kalan hayatlarına asla alışılmadığını, yaşamla ölüm arasında yalnızca bir nefes olduğunu o an anladığını söyledi.
Ölüm haber vermeden, sıradan bir günün ve rutin planların tam ortasında gelir. İşte bu yüzden her sabah kendime; bugün son günümse kime sarılmadığımı, neyi söylemediğimi veya hangi adımı ertelediğimi soruyorum. Kendi yolumu seçmemin ve insanlara kendi yollarını göstermek için çalışmamın sebebi de tam olarak bu.
Anonim