Jose Saramago, Nobel ödüllü bir yazar olmanın arkasına sığınarak Kabil romanında, insanlığın en kadim mukaddesatını hedef alan bir provokasyona imza atmış. Ancak eserin geneline bakıldığında, bunun samimi bir teolojik sorgulamadan ziyade, okuyucu kitlesini şoke ederek etkilemeye çalışan ve kutsala saldırarak popülerlik devşiren bir strateji olduğu açıkça görülüyor.
Saramago, yaratıcıyı sonsuz hikmet ve adaletten soyutlayıp; O’nu adeta hatalar yapan, intikam peşinde koşan ve insani egolara sahip bir "karakter" gibi resmediyor. Bu durum, ilahi olanı anlayamayan bir aklın, anlamadığı şeyi basitleştirerek ve aşağılayarak değersizleştirme çabasıdır.
Kardeş katili olan bir figürü "mağdur" ilan etmek ve işlenen cinayetin sorumluluğunu ilahi iradeye yüklemek, insanın en büyük onuru olan "özgür irade"yi ve vicdanı yok saymaktır. Saramago, katili kahramanlaştırırken aslında ahlaki değerlerin altını oymaktadır.
Yazar, bir felsefe sunmak yerine, inançlı insanların bam teline basarak gündem olma yolunu seçmiştir. Okuyucu kitlesini bu şekilde manipüle ederek etkilemeye çalışmak, bir sanatçıdan ziyade bir illüzyonist tavrıdır. Sanat, kutsala hakaret ederek değil, hakikate hürmet ederek yücelir.
Kutsal metinlerin manevi derinliğini tamamen görmezden gelip, olayları sadece lafzi ve alaycı bir dille ele almak; yazarın vizyonsuzluğunu ve ön yargılarını ele vermektedir.
Bu eser edebi bir şaheser değil, inanç dünyasına karşı hakaretin belgesidir. Kendi kibrini Tanrılaştıran bir yazarın, milyarlarca insanın kutsalına bu denli hoyratça yaklaşması ne sanatla ne de düşünce özgürlüğüyle açıklanabilir. Bu kitap, hakikat arayışındakiler için bir rehber değil, ancak bir ibret vesikasıdır.