İslâm, 'Benim memleketim yalnız bir dünyadır.' diyen materyalizmi reddettiği gibi dünya hayatını küçümseyen Hristiyanlığın, 'Bu âlem benim memleketim değildir.' görüşünü de şiddetle reddeder. İslâm, orta yolu takip eder. İslâm'ın yolu bunların ortasından geçer. İslâm bizi şöyle dua etmeye çağırıyor:
'Yine onlardan, 'Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!' diyenler vardır. Bakara, 201
Onlar hayata demirden bir kafes veya boyunlarına geçirilmiş bir halka nazarıyla bakarak ona husumet beslemeye veya kırıp dökmeye yeltenmiyorlardı. Onlar içinde yaşadıkları dünyayı, zevk, sefa ve eğlence için ele geçmez bir fırsat kabul ederek ondan kam almaya, günlerini gün etmeye özenmiyorlardı. Hayatın bir saatini dahi boşa harcamadıkları gibi güzel nimetlerinden de yüz çevirmiyorlardı. Dünyayı suçluların ceza ve işkence gördüğü biryer kabul ederek ondan kurtulmaya çalışmıyorlardı. Dünyaya, ortaya serilmiş bir sofra nazarıyla bakarak üzerine aç kurtlar gibi saldırmıyordu onlar. Yeryüzünün hazinelerine, gelir kaynaklarına ve çeşitli nimetlerine sahipsiz mal gözüyle bakıp başında döğüşmüyordu onlar. Dünya üzerindeki zayıf milletlere bir av nazarıyla bakıp tuzağa düşürmek için yarışa girmiyordu onlar. Bilakis dünya hayatını Allah'ın bir nimeti, her türlü hayrın temeli ve her iyiliğin sebebi olarak değerlendiriyorlardı. Amelleriyle Allah'a yaklaşmaya ve insanlığın kemal derecesinde kendilerine ayrılan seviyeye ulaşmaya çalışıyorlardı. En üstün makam olan salih amel ve cihada var güçleriyle sarılarak sonsuzluk okyanusuna açılıyorlardı.
Sahabiler, mutlu bir hayat yaşadılar ve davalarında hakikaten başarılı oldular. Çünkü onlar, her hususta Rasûlullah'a (s.a.) uyuyorlardı. Sapasağlam bir kulpa tutunuyorlar; İslâm'ı, bir hayat nizamı olarak yaşıyorlardı.