• 160 syf.
    ·7/10
    1- Kitap hakkında kısa düşüncelerim 

    2- Kitabın özeti

    3 ve 4se kendimce karalamalarım, imkânınız varsa okuyun :)


    1) Kitap uzun değil, Yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitaba başlamadan hakkında bazı ilginç bilgiler görmüştüm. Tam iki haftada yazıldığı, yazıldığı dönemde intihar vakalarını arttırdığı, dolayısıyla yasaklandığı, Werther gibi giyinmenin moda olduğu gibi. Ama, okurken direkt olarak aklıma gelen şey yazarın kısa zaman öncesine kadar sıkıntılı bir "imkansız aşk" yaşadığıydı, bilmiyorum kitabı okuyanların ne kadarının aklından geçmiştir. Nitekim tahminimde de yanılmamışım kitabın şöyle bir backstory'si varmış. Alıntı; "Goethe asistanlık yaptığı dönem, birlikte çalıştığı ve nişanlı olan bir kıza aşık olmuştur. Aynı tarihte arkadaşı olan Wilhelm yasak bir aşk yüzünden intihar etmiştir. Kendi yasak aşkını ve arkadaşının intiharını birleştirip bu mektupları ortaya çıkarmıştır. Kitapta Werther nişanlı olan Lotte ' ye aşık olmuş ve bu aşk zamanla saplantıya dönüşmüş. Aşkını ve acılarını arkadaşı Wilhelm e mektuplarla anlatmış." 

       Kahramanın ruh hali, düşünceleri vesaire o kadar isabetli aktarılmış ki(kendimden biliyorum ahahah-gittikçe ağlamaya dönen gülüş-) relate(şu kelimenin adam akıllı bir karşılığını var edin artık arkadaş) etmemek mümkün değil. Hatta, biraz daha ileri gidip, bahsi geçen bu imkansız aşkın yaşandığı dönemde yazarın, hali hazırda bu türde bir kitap yazma düşüncesi olduğu için zemin niteliğinde bir çok yazı karaladığını, kitabın 2haftada yazılmasının da bu yazılan yazıların yardımı sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyorum. Aksi halde, 2hafta inanılır gibi mi Zaman aşkına? 

    DİKKAT SPOİLER ÇIKABİLİR!

    2)< Genç Werther, annesinin miras işini halletmek için, biraz da değişiklik olsun diye Weimar'a geliyor. Resim yapmaktan hoşlanan bu genç Weimar'da insanları sıcakkanlı bulduğunu, kendisini sevdiklerini gözlemliyor. Günler sonra Lotte adında bir kadınla baloya gidiyor. Ve burada kadına aşık oluyor. Werther o günden sonra Lotte'yi günden güne ziyaret etmeye başlıyor ve onunla olabildiğince çok zaman geçirmeye çalışıyor. 
    Fakat Lotte'nin nişanlısı Albert, gitmiş olduğu bir iş gezisinden geri dönüyor ve Werther'in de hislerinde dalgalanmalar oluyor. Aşık olduğu kadınla bundan sonraki görüşmelerinde ve konuşmalarında bir uygunsuzluğun olacağını ve bu görüşme ve konuşmaların yavaş yavaş son bulacağını anlamasıyla beraber içine büyük bir sıkıntı düşüyor. 
    Albert ve Werther arasındaki ilişki ilk başlarda normal gözükse de aslında Albert'i epeyce kıskanan Werther, yapılacak en iyi seçimin şehri bir süre terketmek olduğuna karar veriyor ve şehirden ayrılıyor.
    Geri döndüğünde Lotte ve Albert’in evlenmiş olduğunu görüyor ve Weimar’da yaşamak, artık Werther için bir işkenceye dönüşüyor. Albert’in işiyle meşgul oluşunu fırsat bilip Lotte'ye açılarak, onunla olan eski samimiyetini özlediğini dile getiriyor. Albert'in evde olmadığı bir akşam, Werther’in ziyareti esnasında bir yaklaşım oluyor, Lotte bir daha kendisini görmeye gelmemesini tembih edip kendini yan odaya kilitliyor, Werther'de son kez odanın önüne geçip Lotte'ye 'elveda' diyor "sonsuza dek". Bu olaydan sonra içindeki son umut kırıntısını da yitiren Werther, çaresizliği ve hayatta -kendi deyimiyle- kendisini harekete geçirecek mayadan mahrum kalışı nedeniyle, daha fazla yaşamaya lüzum görmüyor ve çareyi intihar eyleminde buluyor. >

    3)Öncelikle bu kitaptan "ulaşamadıysan yâr'ına, çıkmayasın yarın'a" (öhöm) sonucuna varıp intihar edenlerin ruhu şad olsun.. olsun olsun da, bu daha çok "seviyorsan git konuş bence" olmuş, "evli ve 2nin üstünde çocuğu olup kocasına saygı duyan, iffet sahibi kadınlara aşık olmazsan senin için daha iyi olur hani" dipnotu ile.

    Keza kitapta oğlanın açık açık Lotte'ye aşkını itiraf ettiğini hatırlamıyorum, bir söylese, oturup konuşsalar iş bayatlayacak belki de, tadı kaçacak. Hislerini doğru dürüst açıklayamadı, tamam, evet cevabı almadı zaten, o da tamam, ama bari aldığı ret cevabı birşeye benzesin de, herifin aklından "olur muydu acaba" şüpheleri silinip rahatlasın. Yok dudaklarına yapışmış da sonra kendini yan odaya kitlemiş. Silahı verirken titremiş bilmem ne, bi hayır diyeceksin be kadın!
    Neyse, haydi biraz hikayeyi değiştirelim, Werther, lotteye aşkını bariz bir şekilde itiraf etseydi, Lotte de aynısını yapsaydı ne olurdu acaba?
    -"Seni seviyorum Lotte"
    -"Ah bende seni Werther.."
    "Hadi şunu yapalım, hadi şimdi bunu yapalım, onuda yapalım bunuda yapalım." Pekala, İlk isteği yerine geldi, sevdiği kişiyle beraber olma isteği, geriye kaldı onla beraber zaman geçirme isteği, o da zamanla gerçekleşiyor, ama ortada bir sorun var.. bu nereye kadar böyle gidecek? 

       Ortalama 6-8 ay. Herhangi birisine ilk aşık olunduğunda beynin “saplantı, delilik, sarhoşluk devreleri aktif oluyor, beyin mutluluktan uçar hale geliyor çünkü “dopamine, estrogen, oxytocin ve testosteron” hormonlarının topyekün hücumuna uğruyor. Bu hücum karşısında beynin “endişe, dikkat, analiz ve korku” merkezi yedek kulübesine alınıyor ve kişi kendini sürekli mutlu hissediyor, lakin belli bir süre sonra sürekli salgılanan bu hormonlara karşı artık vücut ya direnç gösteriyor yani dozaja alışma gerçekleşiyor (doyuma ulaşamama, beynin aynı şeyleri salgılamasına  rağmen doyuma ulaşman zorlanıyor, çünkü aynı şeyi her yapışında veya yaşayışında doyuma ulaşma eşiğin, asgari mutlu olma seviyen yükseliyor, beynin kişiyi daha iyi olmaya teşvik etme sistemi) 
    ya da kişi başka nedenlerden dolayı partnerinden soğuyor(kişiliğinden dolayı olabilir uyumsuzluk olabilir vs vs). 

       Kısaca ortalama 7-8 ay sonra aşklar da sönmeye başlıyor. Tabii ki bu durum kişinin aşık olduğu kişiye kavuşabildiği senaryoda geçerli oluyor. Durum tam tersi ise, yani, wertherde olduğu gibi, bir kavuşamama durumu söz konusu olduğunda salgılanan hormonlar kişinin ruh halini dibe vurduruyor ve şiddetine göre, aşırı active olan hormonlar beyinde kalıcı hasarlar bırakıyor. Tıpkı uyuşturucu bağımlısı birinden uyuşturucuyu yavaş yavaş değilde birden kesmek gibi [ evet aşk bir uyuşturucudur! ]

    Sonrasında yaşanan her ilişki de bu hasarın gölgesinde kendisine yer aradığı içindir ki, hikayedeki Werther gibi çok aşık olduğunuz birine kavuşamamışsanız ortaya ömür boyu unutamayacağınız bir aşk çıkıyor(aşık olduğunuz kişinin vücudunuzda salgılanmasına sebep olduğu hormonlar yüzünden). Tam da bu yüzden kavuşamayanların aşkı daha büyük olur. Büyüklüğü geçtim, sonsuz olur. 
    "Kim bilir belki bu kadar sevmezdik birbirimizi 
    Uzaktan seyredemeseydik ruhunu birbirimizin. 
    Kim bilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden
    Belki bu kadar yakın olmazdık birbirimize..." - Nazım Hikmet

       Demem o ki, Wertherin sürekli Lotte'nin Albert ile olan birlikteliğini küçümseyişi ve Lotte'nin kendisiyle daha mutlu olacağını iddia edişi yalnızca bir yanılsamadan ibaretti, Lotte'yle beraber olan Albert değil kendisi de olsaydı bir süre sonra eleştirdiği durum kaçınılmaz olarak kendi gerçekliği olacaktı, çünkü Lotte'ye alışan Albert değil kendisi olacaktı. İnsan kafasının üzücü bir özelliği, herhangi bir şey hayatımızda ne kadar mühim yer teşkil ederse etsin, elbet ona alışıp görmezden geldiğimiz bir zaman geliyor ve değerini tekrar, ancak onu kaybettiğimizde anlıyoruz.

    Dolayısıyla bir aşk yüzünden intihar etmek çok abese kaçmakla birlikte yalnızca romanlarda olmasını güzel bulduğum birşey. Romanlarda güzel, romantik oluyor da gerçekte biraz aptallık gibi oluyor mu desem ne desem bilemedim ki.
    Düşünsene yüzyıllar önce yaşamaşsın aşkına ulasamadığın için intihar ediyorsun aklında yaptığının yüceliğiyle alakalı düşünceler "aşk için ölmeli aşk o zamaan aşk" 21.yüzyılda Mehmet diye biri(pardon kim?) çıkıp yaptığın hareketi aptallık olarak özetliyor; LAANN1!1!1 (triggered) NE APTALLIĞI? BOŞUNA MI ÖLDUK BİZ? AGZİNİ TOPLA SENİ YOK EDERİM! ŞŞ BAK BENİ DUYUYOMU ??  BEN KONUSURKEN YÜZÜME BAK!!1(ölü ruhun yaşayan ruhla munasebete girme çabası) SEN GEL Bİ ÖTEKİ DÜNYAYA GÖRÜŞCEM BEN SENLE, NAPCAMI BİLİYORUM, SAHİLE GÖTÜRÜP TENHADA DÖVECEM SENİ, AYNEN.
    Mantıklı değil diyelim bari.

    4)Onun dışında kitabı 2bölüme şöyle ayırabilirim.
    Werther'in bu aşkın imkansız olduğunu bildiği halde deneyişi ve bu aşkın imkansız olduğunu kabullenip, pes edişi. Çünkü hem Werther'in aşkının bir saplantıya dönüşüp aklını kaçırma raddesine gelmesine sebep olması tam olarak bu bilme durumundan kabulleniş durumuna geçiş aşamasında başlıyor. Hem de bıkkınlık ve ataletin kişide yarattığı kaçıp kurtulma isteğinin başka şehre veya ülkeye kaçmakla giderilemeyeciğini anlayan kahramanımızda son çare olarak intihar fikrinin tohumlarının atılışına denk geliyor. En başından beri Werther, Lotte'nin bir nişanlısı olduğunu biliyordu, belki başlarda Werther'i, Lotte'nin yörüngesinde tutan belli belirsiz bir sevgiydi [bkz, kütle çekim olarak sevgi, nereden belli ayın aşkında dünyanın peşini bırakmadığı? Biz canlıların bilinçaltındaki sevdiğimiz şeyin yakınında olma istenci, bizi oluşturan atomlarda neden olmasın? Belki de büyük patlamayla uzaya dağılan maddenin dağılım kriteri rastgelelikten ziyade sevgiydi, ne?  Olmadı mı? 
    "Ufak at" diyen var, "yok artık Erich Won Daniken" diyen var- sinem mi bu?-  :-D ] ama o sevgi gittikçe büyüdü ve Werther'deki mutluluk halinin kaçınılmazı haline geldi. Albert'in civarlarda olmayışı bu gereksinimi sürekli karşılanabilir kılıyordu, herşey güzeldi kısaca. Ta ki Albert iş gezisinden dönene kadar, artık Albert'inde diğer 2siyle beraber bulunduğu her ortam, Werther'e nefret ettiği ama aynı zamanda kabullenmesi gerektiği bir gerçeği hatırlatıyordu, imkansızlığı. Git gide buluşmalarla beraber bu buluşmalardan alınan tatda azaldı. Tam da bu noktada, Werther'de bıkkınlık ve umursamazlık halleri peyda olmaya başladı ki bu durumu, Werther yazdığı bir mektubunda şöyle özetlemiş;
    "Akşam gün doğumunun tadını çıkarmak istiyorum, sabah yataktan çıkamıyorum. Gece ay ışığını seyretmek istiyorum, akşam yataktan çıkamıyorum. Neden uyandığımı neden uyuduğumu bilemiyorum. Beni harekete geçiren mayadan mahrum kaldım. Geceleyin beni uyanık tutan sabahleyin ise uyandıran güç artık yok."
    Sonrasında Werther düşmüş olduğu boşlukta debelene dururken, Lotte kitabın sonlarına doğru Werther'e, ondaki ilk başta sevgi ile başlayıp takıntı haline evrilen bu ruh halinin, insanlarda sıkça rastlanan bir durum olan, sahip olması imkansız olana sahip olmak isteğinden kaynaklanıyor olabileceğini (kocası ve çocukları yüzünden) söyledi. Kendisinden uzaklaşıp kendini unutmasını, yeni bir sayfa açması gerektiğini söyledi lakin Werther daha fazla dayanamadı ve malûm olayı gerçekleştirdi.

    Bu olay örgüsüyle bence kitapta, insanın bir motivasyon ve yaşam amacından mahrum kalışının doğurabileceği sonuçlar, yine bir motivasyon sistemi olan aşk üzerinden verilmiş. Kitapta kahramanımız ilk başlarda kendince uğraşlarıyla yeterince mutlu olan, insanların rütbeleri sayesinde birbirinden üstün olduğunu düşünen zihniyetin aksine insanı insan olduğu için seven, humanist biri iken birden Lotte dışında başka birşey düşünmekten aciz bir insana dönüşüyor. Ve nihayetinde de onun kendisinin olmadıgı bir dünyada da kendi yaşamının önemsiz olduğunu düşünüyor.

    Nasıl olabilir böyle birşey? Bir insan aklı başındalık halinden aklını yitirme haline bu kadar çabul nasıl gidebilir?

    Schopenhauer'e göre ıstırap ve can sıkıntısı insan hayatında en önemli yere sahip 2 unsurdur. Bunu da şöyle bir mantığa dayandırıyor.
    "İhtiyaç içerisinde bulunmak ve sefalet, ıstırap üretir; buna mukabil eğer bir insan sahip olması gerekenlerden daha fazlasına malikse can sıkıntısına düçar olur. Dolayısıyla aşağı sınıftakiler günlerini, ihtiyaçları tedarik için sürekli bir mücadele ile, bir başka ifadeyle, ıstırapla geçirirken, yukarı sınıftakiler istedikleri çoğu şeye sahip olmak için çaba sarfetmek zorunluluğundan muaf oldukları için, can sıkıntılarını geçirmek ve yükselmiş doyuma ulaşma eşiklerini tatmin etmek için yeni eğlenceler aramakla geçirirler." 
    Daha da ileri giderek insan hayatının bu 2sinin salınımından ibaret olduğunu söyler, birine ne kadar yaklaşırsan, ötekinden o kadar uzaklaşırsın. 

    2sinin de ortak paydası, bir mutluluk arayışında olma durumu, öyle değil mi? Dolayısıyla buradan kendimce şöyle bir çıkarım yapmak istiyorum, mutluluğa erişmek, insanoğlunun yaşadığı hayattaki en büyük emelidir.

    Emelimiz Mutluluk dedik, peki bünyede mutluluğu inşa ederken temeli neyle atılacak? Kişide mutluluğa sebebiyet veren şey veya şeyler arasında en büyük paya sahip olan, kişide mutluluğun temelidir, bu herkes için farklılık göstebilir. Kitaptaki temelimiz aşk. Aşk temelinin pek çok güzel yanı sayılabilir de sağlamlık bunlardan birisi olamaz. Bir kere harici bir temeldir. İkincisi seni çok kolay bulutların üstüne yükseltir, çok yükselenin de düşüşünün sağlam olacağını söylemeye gerek yok.

    Birincisi dedik, mutluluğu harici kaynaklarda aramak başlı başına elemi çağırış, dışa bağımlı olan sürekli kendi devletindeki eksikliği yüzünden x malını ithalata kalkan devlete benzer, lakin ortadaki problem ise kısa sürede bu bir tür çözüm olarak gözükse dahi uzun vadede dünyadaki bazı devletlerin veyahut tümünün kendisine ambargo uygulaması olasılığının her an var oluşu. Kişi aşkta olduğu gibi, mutluluğunu harici bir kaynaktan sağlar, lakin, kişideki mutluluğun temelini oluşturan kişi(sevgili, anne, baba vs) veya şeyin onu terk ettiği veya artık mutlu edemez hale geldiği bir an mutlaka gelir çatar, dolayısıyla onunla beraber varolan mutluluk da temelinden sarsilir ve bir keder hali baş gösterir, bundan kurtulmak için kişi yeni harici kaynaklara yönelir, tekrar yarı yolda bırakılır, tekrar yönelir, tekrar..(Wertherin intihar etme sebebi de bu lotte'ye olan askindan daha yüce bir mutluluk kaynağı bulamayisi) çünkü insanın programı budur, dert, tasa, acıdan kaçış rahatı, mutluluğu, sakinliği kovalayış, ve böylece, kısır bir döngünün içine hapsolur. Hâlbuki söz konusu "sağlam temel" oldu mu, dış kaynaklar, öz kaynakların başarısız bir ikamesinden başka bir şey değildirler, en başından beri kendi yeraltı zenginliklerini bulup onları işlese, yerli üretime geçse.. kendi kendisine yetmesini bilse o yeraltı kaynakları tükenene kadar ithalata gereksinim duymadan yaşayıp gidebilirdi ki bu tükenim de aynı zamanda kişinin ömrünün tükendiği an'a tekabül eder genellikle zaten. Ömür de tükendikten sonra bir şeyin de anlamı kalmaz ya zaten, ne emelin ne temelin, ne elemin nede kederin, nede başka hiçbir şeyin. 

    Hayat amacı diyorum, iyi seçmek lazım. Sürekli bir arayış hali bile kişiye koymaz da onun yanlış seçimi kişinin mahvına sebep olur ve bunun sonunda ölüm olmasa dahi, üzülen yine kişinin kendisi olur..
    Ama tahmin ediyorum bu koskoca dünya tarihinde Werther gibi acı çekip göçüp gitmeyen de yoktur, yani ne yaparsak yapalım hepimiz Wertherin hikayesinin bir benzerini yalnızca kişiler tarih ve olayları değişerek yaşayacağız, dolayısıyla dostlar bu kitapta okur olarak biz, bizzat başrolü olduğumuz kendi hayat filmimizin senaryosunu okuyacağız.
    7/10
    kitap güzel psikolojik tahliller güzel vs vs herşey güzel senaryodan kısıyorum :) senaryoyu sevmedim :) senarist nerede ?? Senaristi bulun bana, heh, senarist bey şimdi bizim şunu şunu ve şunları değiştirme şa..
    ahahah
  • 158 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Birbirinden bağımsız da okuyabileceğiniz yirmi hikayeden oluşan eser, hikayelerin birbirine eklemlenmesi ile anlam zenginliğine kavuşuyor. Kentin sokakları gibi, içinde yaşayan insanların hayatlarının da birbirlerine değdiği, hem yaşayanların, hem gelip geçenlerin, zıt ve benzer duygularla tamamlandıkları bir coğrafya.
    Bahsi geçen isimler, meslekler, okura bir dönemi işaret etse de, eserin net bir zaman mefhumu bulunmuyor. Hüzün ve ölüm, ayrılık ve hasret temasıyla işlenen omurga, mevcut eksiklerini ve bağıntılarını, kitabın en uzun hikayesi “Dilber Makbule” ile tamamlıyor. Yazar bu hikayede, anlatıcılığından el çekip, sözü Dilber’e bıraktığında, o ana dek anlatılmış tüm karakterler ve hikayeler, acılarından iç içe geçiyor, Neredeyse hemen hemen her hikayenin özünde farklı bir formla karşımıza çıkan “aşk”, Dilber’in anlatıcılığında, karanlığıyla “keder olup yağıyor”. Kitabın ismini gören herkes gibi ben de, Sur Kentinden nereyi ya da neyi kastettiğini düşündüm, tıpkı zaman gibi, yerde de bir netlik yok, fakat; aşınıp yok olan şehir, tükenip ölen insan kurgusu, “Sur” kelimesini her iki anlamda da kullandığına işaret. (Sur=Kader). Metnin genelinde (başka tarifi olmadığından bu klişeyi kullanıyorum) tam manasıyla şiirsel bir anlatım var. Dil esnek ve etkileyici, benzetmeler gönül okşayıcı. Ayçil şiirlerini okuyup kendimden bir şey bulamamıştım, hikayeleriyle kalbime buyur ettim. Tavsiye listeme çok severek aldım.
  •  
    Hiddete kapılıp hiç kimseyi çiğneme ki; Cenâb-ı Allah’ın gazabı da seni çiğneyip geçmesin ! ( Hz.Mevlânâ )
     
    Mânâ sahiplerinin olgun kişilerin kıblesi sabırdır tahammüldür. ( Hz.Mevlânâ )
     
    Sabır cennet hazinelerinden bir hazinedir.
    En üstün ibâdet sıkıntılara sabretmektir.
    En şiddetli belâ sabrın az olmasıdır.
    İmanın yarısı sabır yarısı şükürdür.
    Mümin kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır. Zira her işi onun için bir hayırdır.
    Bu durum, sadece müminlere hastır.
    Ona memnun olacağı bir şey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder, bu da hayırdır. ( Hâdîs-i şerîf )
    Âcziyet içersinde olan biz  kullar için, ne kadar büyük bir lutf’û kerem. “Sabretmek zorunda kaldığımız sıkıntılarımızda  hayır, bizi şükre götüren sevincimizde hayır” Zaten bu hâdis-i şerîfi yeterince idrâk edebildiğimiz takdirde, ortada ne sıkıntı, nede sabredecek  her hangi  bir olay da kalmayacaktır. Bakara ve Al-i imran sûrelerinde: “Sabır gösterenleri müjdele." “Gerçekten Allah sabredenlerle beraberdir” “Ey iman edenler, sabredin ve sabırda yarışın” Hz.Allah bu âyetlerde bizleri sabırda yarışa davet ederken, farklı sûrelerdeki 84 âyetle de sabrın mahiyetinden oldukça  geniş bir şekilde  bahsedilmiştir. Ancak söz konusu âyetlerde bildirilen sabır, günlük hayatta pek çoğumuzun  şâhit olduğu hâl, tavır ve davranışlardan oldukça farklıdır. Genellikle, çeşitli istek ve arzularımızı bastırmak, veya istem dışı gelişen olaylar karşısında zoraki sessiz ve sakin kalmaya  çalışmak  sabır sayılmıştır.   Kuran'da sözü edilen sabır, çeşitli duygularımızı zoraki  bastırma değil, tam aksine hayatın her anında yaşanan çok üstün ve kapsamlı bir ahlâk özelliğidir. Kur’an ahlâkına dayanan gerçek sabrın, şuûr ve idrâki içersinde olan kişiler; hangi şartlar da olursa olsun, şikayet etmeyi, yakınmayı, sabır taşmasını,  kendileri için terk-i edeb saymışlardır. Çünkü ilâhi takdir gereği yaşamak zorunda kaldığımız sıkıntı, acı ve ıstıraplarımızı  sağda solda şikayet konusu etmek, dostu düşmana kesmek olur ki; hiçbir Hakk âşık’ı da  dostu düşmana  kesmez. Yâni Cenâb-ı Hakk’ı  yarattığı  kullarına  şikayet etmez.
    Şemsedîn Sivasî:
    Âşıkın çok derdi amma sırrın izhâr eylemez
    Söylemesi terk-i edeb çünki destûr olmadan 
    Sadreddin-i Konevî Hazretleri Esmâ-i Hünsâ şerhinde Cenâb-ı Allah’ın sabır ism-î şerîfiyle ilgili şöyle  der:
    “Cenâb-ı Hakk; şükür ve hamd etmeleri için kullarına nimet verdiği gibi, her hangi bir belâ ve musibet vermesi de kulun acziyet içersinde kendisine yönelmesi içindir. Dolayısıyla kulun bir belâya maruz kaldığında bu sıkıntısını Rabbine arz etmesi sabırsızlık değildir. O nedenle Hakk dostlarının edebi, bir belâ  halinde sıkıntılarını başkalarına değil, sadece Allah’a arz eylemektir.
    Bu nedenle Hz. Eyyüb  peygamberlik makamında olduğu halde şöyle derdi:
    ”Yâ Rabbi sıkıntı bana temas etti, sen merhamet edenlerin en  merhametlisisin”
    Hz. Eyyüb sıkıntısını Allah’a arz etmesine rağmen Cenâb-ı Hakk kendisini sabırlı olduğu için övmüş ismini sabırla birlikte zikretmiştir.“Biz Eyyüb’u sabredeci olarak bulduk. Ne güzel kuldur. O çok sabredendir”( Sâd 44)
    Belâ ve sıkıntıdaki ilâhi gaye; rahatlık içinde  zevk-ü safaya dalıp  rabbini unutan kulun  tekrar Cenâb-ı Hakk’a yönelmesidir. O halde; başımıza gelen çeşitli sıkıntılardan dolayı  sağda solda şikayetçi olmak, birilerine dert yanmak yerine, hatamızı, kusurumuzu, acziyetimizi, çaresizliğimizi, kabul edip ilâhi kudretten aff-ı mağfiret niyâz etmek elbette  en güzel olanıdır.
    Sadreddin-i Konevî Hz:  “Bir belâ ve sıkıntı içinde olup da, Cenâb-ı Hakk’a halini arz edip yardım istemeyen kimse, hiç kuşkusuz ki, bilgisizliğiyle ilâhi kahra karşı  mukavamet etmiştir”
    Mesnevî’de ise aynı konu  şöyle geçer: clt.2.1950: Eğer lûtuf kâbesine uçmak için  kanatların yoksa, aciyetini, câresizliğini  her şeye çâre bulan Hz. Allah’a arz et. Ondan yardım iste. Bizler zayıf, âciz, zavallı kullarız, daha yolun başında; Cenâb-ı Hakk’ın celâline tâlib olacak güçte değiliz. O nedenle de Hz.Mevlânâ: “Arzu et iste, fakat o arzun ölçülü olsun. Küçük bir saman çöpü koca bir dağı kaldıramaz” Şu bir gerçek ki; Karınca devenin yükünü çekemez. Toprak altında yaşayan köstebek de  engin bir deryada yüzemez.
    Hikaye:
    Mesnevî  clt. 2. 2141: Sahabeden bir zât hastalandı. O hastalık yüzünden zayıfladı, iplik gibi inceldi.
    Bir eşi ve örneği olmayan Peygamber, hâl hatır sormaya gitti ve o sa­habiyi ölüm hâlinde gördü.
    Hasta sahabi Peygamber"i görünce dirildi. Sanki Allah onu o anda ya­ratmış gibi oldu.
    “Hastalık bana bu bahtı verdi de, peygamberlerin sultânı sabahleyin beni yoklamaya geldi.” dedi.
    Hz. Peygamber Efendimiz hastanın hâlini hatırını sordu. Sonra ona dedi ki:
    Acaba sen münasebetsiz, yersiz bir duâ mı ettin? Bilmeyerek zehirli bir şey mi yedin?
    Hele bir düşün bakalım; ne çeşit duâ ettin? Nefsin hilesine uyup nasıl coştun, köpürdün? Allah"tan neler istedin, nasıl bir duâ ettin de bu hastalığa düştün ?
    Hasta; “Hiç hatırımda değil, ama himmet buyur da şimdi hatırlayayım.” dedi.
    Cenâb-ı Mustafa (s.a.v.)"nın nûr veren huzûru bereketiyle, hastanın et­miş olduğu duâ hatırına geldi.
    “Yâ Resûlallah! Cenâb-ı Hakk"a saygısızca yaptığım duâ şimdi hatırıma geldi.
    Bir çok günâha girmiştim; günâh dalgaları arasında yüzüyordum.
    Suçlulara, günâh işleyenlere çok çetin, çok şiddetli azap edileceğini duyu­yordum. Sen bizi pek ürkütüyordun, pek korkutuyordun.
    Ben de; "Ya Rabbî!" diyordum. "Âhirette çektireceğin azabı bu dünyada hemen çektir!
    Çektir de, âhirette mutlu olayım!" Böyle istekle ilahî kapının halkasını çalıp duruyordum.
    Derken bende böyle bir hastalık belirdi. Hastalığın verdiği zahmetten canımın rahatı kalmadı.
    Zikrimden, evrâdımdan geri kaldım. Hattâ kendimi, iyiliğimi ve kötü­lüğümü bilemez bir hâle geldim.
    Peygamber Efendimiz buyurdu ki: “Sakın bu duâyı bir daha etme; kendi hayat ağacını kökünden söküp atma!
    Ey zayıf ve zavallı karınca! Senin ne gücün var ki, tutup da dağ gibi olan, kaldıramayacağın bir hastalığın yükünü sana yüklesin?”
    Sakın bir daha böyle  kaldıramayacağın yükü talep etme.
    Hasta sahabi; “Tevbe ettim, ey benim pâdişahım! Bir daha kendimi zorlu, güçlü görüp böyle bir lâflar  etmem.
    Sonunda  Cenâb-ı Peygamber o hastaya dedi ki; Duâlarına şu sözleri ekle.
    De ki: Ey güçlükleri kolaylaştıran Allah !
    Sen bize dünyada da ahirette de iyilik ver, güzellik ver.
    Allah’ım bizim yolumuzu gül bahçesi gibi güzelleştir, varacağımız yerde sen bulun, konak yerimiz sen ol, yürüdüğümüz yol bizi sana götürsün, sadece cennete değil.
    Hz. Mevlânâ, Peygamber Efendimizin bu ve buna benzer bir çok  hâdis-i şerîfleri ışığında, belâ ve sıkıntı halinde Cenâb-ı Allah’a yönelerek, bu halin üzerimizden kaldırılmasını niyâz etmemizi istemiştir. Fakat bâzı yerlerde bunun tam tersini beyân eden  oldukça tezat beyitlere rastlamak da mümkündür. Fakat  bu durum da  bizleri kesinlikle  şaşırtmamalı.
    Aziz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri:
    Hoştur bana senden gelen,
    Ya gonca gül yahud diken
    Lütfunda hoş kahrında hoş, diyerek  Cenâb-ı Hakk’tan gelen her türlü ilâhi takdire  rıza göstermiştir.
    Fuzûli Hazretleri de:
    Az eyleme inayetini ehli dertten / Yâni ki çok belâlara kıl mübtelâbeni;
    Fuzûli; Cenâb-ı Hakk’tan belânın  kaldırılmasını niyâz etmek  yerine, bizâtihi  onun  belâsına kendisi can-u gönülden  talepkâr olmuştur.
    Hz. Mevlânâ, bu duruma işâret ederek Mesnevî’de şöyle der: Clt.3. 1878: “Bâzı kullar vardır; Allah’ın her türlü  kaza ve kaderine râzıdırlar. O nedenle; Yâ Rabbi bu belâyı kaldır, bu hükmü değiştir diye yalvarıp duâ etmezler” Velilerden bir gurup vardır ki, onların ağzı duâya kapalıdır. Onlar hiç duâ etmezler. O büyük insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın tüm hükümlerine razı olmuşlardır. Başa gelen ve gelecek olan belâyı def etmeyi aramak onlara haram sayılmıştır.
    O Allah’ın has kulları kâzada, başa gelen belâda, felakette, ayrı bir zevk, ayrı bir huzûr bulurlar. Kaza ve belâdan kurtulmayı dilemek bu yolda duâ etmek onlara haram ve küfür gelir. Onların gönüllerinde  öyle bir hüsn-ü zan vardır ki, onlar hiçbir gam ve musibet yüzünden gamlanmazlar, üzülmezler. O nedenle de değişmesi için de duâ etmezler. Onlar  sadece Allah’ın rızasını görür. Kaza ve kaderin hükmü ona şekerle yapılmış  helva gibi gelir. Durum böyle olunca kul ne diye” Allah’ım başıma gelen bu felâketi belâyı kâzayı sen değiştir diye yalvarsın duâ etsin”
    Elbette, İlâhi takdir gereği başımıza gelen belânın içindeki hayr-ü hikmeti idrâk edip, eyvallah etmek, kulluğun en üst derecesidir. Hiç şüphesiz makbul olan da budur. Fakat;
    Hoştur bana sana senden gelen / Ya  gonca gül yahud diken
    Kahrında hoş lütfunda hoş. Diyebilmek için, onun dikenini gül yerine koklamak, Hakk âşkıyla o yolun tozu toprağını da  kirpiklerimizle silip süpürmek gerekir.
    Eşref oğlu Rûmî Hazretleri:
    Belâ gökten yağmur gibi yağsa / Başını altına tutmaktır adı aşk 
    Bu dünya sanki ateşten bir denizdir / Ona kendini atmaktır adı aşk. 
    Candan geçip canânda yok olmadan, belâ gökten yağmur gibi yağarsa  yağsın,  kahrında hoş lütfunda hoş, demek insanı dipsiz  kuyuya sürükler. Böyle bir iddiada bulunmak  için kahrı lütfû vahîd bilmek gerekir. Yoksa yukarıda arz edilen hikaye misali, acziyet içersinde kalıp yapabileceğimiz kulluğu da yapamaz duruma geliriz.
    Az eyleme inayetini ehli dertten
    Yâni ki çok belâlara kıl mübtelâ beni;
     
    Diyen Fuzûli Hazretleri, başka bir beytinde:
    Bende mecnundan füzun âşıklık istidadı var
    Âşık-ı sadık benem mecnunun ancak adı var
    Eğer, Fuzûli gibi mecnundan daha fazla âşık ve sâdık benim, onunki sadece kuru bir dava diyecek kadar, engin bir ilâhi aşk’a sahip olursak, o zaman belâ gökten yağmur gibi yağarsa, şemsiye zaten kendiliğinden elden düşer,  baş da  açılır. Bunun için özel bir sabır, gayret, göstermeye de hiç   gerek kalmaz.
    Şemseddîn Sivasî: “Mest olanların kelâmı kendiden gelmez veli / Ya niçin söyler Ene’l-Hak, kişi  Mansûr olmadan ?” 
    Mesnevî clt.1.691: “Vahdete ait  sözler ve haller  keskin çelik bir  kılıca benzer kalkanın yoksa bu sözlerden  uzak dur”
    Bu tür beyitlerin gerçeği, aşkta yok olmuş vahdet zevkine ulaşmış Hakk âşıklarına mahsustur. Biz gibi âcizlerin yapması gereken tek şey: Cümle dertlerin devâsı, çâresizlerin çâresiyiz diyen, Hakk âşıklarının  yoluna düşüp  o yolun tozu topağı olmaktır.
    Elbette bu hâl yolun başıdır. Fakat onun rahmet kapısına sığınıp, aman Yâ Râbbi aman demeden  rıza kapısına da  yol vermezler.
    Yaman Dede:
    Aman lafzı senin ismi şerifine müsavidir,
    Anın içün âşıkın zikri "Aman"dır Ya Rasulallah!
    Herkeste bilir ki; ilk, orta, lise, bitmeden çeşitli imtihanları geçmeden Üniversite kapısına varılmaz. Dereler önce çağlayarak akar, ummana ulaşınca sesi kesilir. Fakat onun bu  çağlayışındaki hasret ve  muhabbet  sesi de  insanlara  şifâ ve huzûr verir. Rıza kapısına varıncaya kadar, Yakûb  olup ağlayıp inlemekten başka bu derde çare bulunmaz.
    Derd-i Hak-ka tâlib ol dermân irem dersen,
    Mihnetlere râgıb ol âsâne irem dersen,
     
    Aşk yolu belâlıdır her kârı cefâlıdır,
    Cânından ümidin kes cânâne irem dersen.
     
    Öd yak sineni çâk et su gibi özün pâk et,
    Yüzün yere sür hâk et ummân irem dersen.
     
    Bu yol bil andan gel deryâyı bul andan dal,
    Ka’rına erüp el sal dürr-i kâna irem dersen.
     
    Pirinle olan ahdi güt nen var ise ko git,
    Bildiklerini terk et irfân irem dersen.
     
    Sabretmede Eyyûb ol, gam çekmede Yâ’kub ol,
    Yûsuf gibi mahbub ol Ken’âna irem dersen.
     
    Terk et kuru dâvâyı hem ucb ile riyâyı,
    Mısrî ko sevdâyı Sübhân’a irem dersen.  ( Mısrî Niyâzî Dîvânı Şerhi sy.189 )
     
    Mesnevî clt.2.3146: “Hiçbir tesbih sabır derecesine ulaşmamıştır. Sabret ki, sabır neşenin ferahlığın anahtarıdır.”
    “Dertsiz kedersiz olmayı istemek Enel Hakk demeye benzer” Böyle bir sözü söyleyecek ne bir  aşk-u muhabbete, nede dar ağacına çıkacak  cesârete sahip olmadığımız göre, sabretmeyi gerektirecek her hangi bir olay karşısında izlenecek en güvenilir yol; İbrahim Halilullah gibi “Hasbiyallahü ve nimel vekil” demektir. Yâni, Cenâb-ı Hakk bana vekil olarak yeter diyerek, sadece onun dergahına yönelmektir. Çünkü olaylar karşısında  sabır göstermek, yine onun yardım ve inayetiyle olur. Nefsimizle baş başa bırakıldığımız da derûn-i dilde  nice  kıyametler kopar.
    Hz. Eyyub, ilâhi takdir gereği başına gelen belâlara nasıl güzel bir sabırla tahammül gösterdiğini düşünerek, bu halinden dolayı gönlünde bir hoşluk, bir güzellik hissetmiş. Aynı anda; Cenâb-ı Hakk’ın kullarına sevgisinin, muhabbetinin, şefkat ve merhametinin çok açık bir  delili olan  emsalsiz  bir   hitâb: “Ey Eyyüb kendi  sabrını gördün, biraz  sana  o sabrı  vereni de gör”
     
    Mesnevî clt.5.2900: Değirmen taşının dönüşünü görünce, o taşı döndüren  suyu da gör. Havaya yükselen tozu toprağı görüyorsun, tozu toprağı havalandıran estiren rüzgarı da gör. Düşünce tencerelerinin kaynadığını görüyorsun; aklını başına al da,  ocağı kaynatan ateşi de gör.
    Cenâb-ı Hakk; Eyyüp Peygambere ihsanlarını hatırlatırken ben senin her bir kılına bir sabır verdim dedi. Ey Eyyüp kendine gel de, sabrına bu kadar bakma, sabrını gördün, bir de o sabrı sana vereni de gör !!!
    Ne zamana kadar dolabın dönüşünü seyredeceksin ? başını çevir de şu hızla akıp giden suyu da gör.
    İlâhi takdir gereği, insana ulaşan  belâ, dert, keder,  içindeki sabrıyla birlikte tecelli eder. Merhamet sahibi güzel Rabbımız; asla kulunu o dert ile baş başa bırakmaz. Lütfedilen herhangi bir belâyı, kul, sabır ve sükût ile karşıladığı takdirde deva olarak da  kendi aşk-u muhabbetini  bağışlar. Hz.Mevlânâ’nın: “Korkma ! herkes seni tek etse O terk  etmez.” Başlıklı insanın içine inşirâh veren  çok güzel bir gazeli  vardır. Bu sözlerin en büyük kaynağı Hz. Eyyüb ile Hz. Yusûf’un hayatıdır.
    Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
    Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek"
                                         Adile Sultan
    Mearic Sûresi 5 âyette şöyle buyrulur: “Şu halde, güzel bir sabır göstererek sabret”  Demek oluyor ki, sabretmenin de  bir güzeli çirkini var.
    Âyette sözü edilen güzel güzel sabretme ancak, Cenâb-ı Hakk’a  tevekkül ve teslimiyetle  mümkün olur. O nedenle Ankebut Sûresi, 59, Nahl sûresi 42, ve daha bir çok âyetlerde, Müminlerin belirtisi şöyle ifade edilir: “Onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir." Bu nedenle sabır mümin için zorlanarak yaşanan bir ahlak özelliği değil, aksine gönül rızasıyla, hoşnutlukla yaşanan ve zevk alınan bir ibâdet şeklidir.
    “Tevekkülsüz sabır kişinin kendi kendine zulmetmesi, tevekkül içinde sabır ise yaşadığı olayı zevk etmesidir”
    Sabır konusun da en büyük örnek, geçmiş peygamberlerin hayatıdır. Tüm peygamberler ve onların ümmetlerinin başına gelenler bizlere rehberlik edip yol göstermektedir. Bakara sûresi 214 âyette: “Yoksa sizden önceki ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi  zannettiniz ?”
    Cenâb-ı Hakk yerine getirilmeyecek bir sözü  söylemez. Hiç şüphesiz önceki ümmetlerin başına gelenler bizimde başımıza gelecek. Bunlardan kaçıp kurtulama çareleri aramak, azrailden kaçan  adamın haline benzer. Muhammed ümmeti olmanın en büyük lütfû keremi ahir vakitte gelmektir. Bu sebepten dolayıdır ki; Peygamber  Efendimiz kendi ümmeti için “Ümmet-i merhûme” diye buyurmuştur. Yâni merhamet edilmiş ümmet. Bu ilâhi lütfûn mahiyetini Peygamber Efendimiz şöyle açıklamıştır: ”Bizden önceki ümmetler yaşanabilecek her şeyi yaşadı, benim ümmetime sadece onlara bakıp ibret  almak kaldı” Bir ümmet için bundan daha büyük bir lütf-û  kerem  olabilir mi ? Bunca rahmet içersinde bile  bizden önceki ümmetlerin hallerinden ibret almaz, gidip aynı çukura düşersek, o zamanda “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ?” âyeti tecelli eder. “ Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu ? Ancak gönül ve akıl sahipleri düşünüp ibret alır” ( Zummer 9 )
     
    Mantuk-al tayr sayfa 14-15: "Bu yola düşenlerin hepsi canlarını hasretin ta kendisine salmışlar, yanıp yakılmadalar, canlarına acizlik ve hayret yoldaş olmuş.
    Önce bir bak hele Ademin başına neler geldi, nice zamanlarca yasa mateme düştü. Neler çekti ! neler !
    Sonra âlemi tufana veren Nuh’a bak.
    Binlerce yıl kafirlerden neler gördü neler !
    Sonra aşka düşen mancınığa binen ateşi yurt edinen İbrahim’e
    Nefsi sevgilinin yolunda kurban olan İsmail’e
    Belâlara uğrayan, oğlunun derdiyle gözleri ağaran, başı dönmüş  Yakub’a
    Kulluk eden, kuyuya atılan, zindanlara habsedilen Yusûf’a ve Pâdişahlığına bak
    Sonra sitemler çeken, kurtların derdiyle kapı önünde kalan Eyyub’u
    Yolunu yitirip ayrı düşerek bir zaman balığın karnını yurt edinen Yunûs’u
    Dünya’ya gelir gelmez, beşiği tabut, dadısı Firavun olan Musa’yı
    Ciğerinin hararetiyle ateşi mum gibi eriten Davud’u gör
    Derken tahtını yel götüren, herkesi hükmü altına alan, fakat sonunda saltanatı yellere giden, yerini develer tutan Sultan Süleyman’a bak.
    Gönlü coşup köpüren, başını testere kestiği halde susup duran Zekeriya’yı
    Bir topluluk önünde leğen önündeki mum gibi zari, zari başı kesilen Yahya’yı
    Darağacından kurtulup, Yahudilerden kaçan İsa’yı gör.
    Sonra Peygamberlerin ulusuna bak. Kafirlerden ne cefalar gördü, ne cevirlere uğradı.
    Sen bu işi kolay mı sanıyorsun ? bu yolda en adi, en basit şey can vermektir."
     
    Bir şeyi bilmenin alâmeti o bilgi ışığıyla  bakıp, görüp, ibret almaktır. Önünde sayısız örnekler  varken, aynı  hata ve yanlışta ısrarlı olmak, bilmediği için gaflete düşenin hâlinden elbette farklı olur. Önceki Peygamberler ve ümmetlerinin başına gelenler, bizler için çok tehlikeli bir sahrada huzûr ve güvenle gideceğimiz  yol işaretleri gibidir. Hz. Mevlânâ, geçmişinden ders almayan kişileri, tek gözlü şeytan olarak tasvir ederek, ancak hayvanlar geçmişten ders almaz diye buyurmuştur.
    Muhyiddin-i Arabi Hazretleri de şöyle der: “Kur’an da yer alan kıssaların, örneklerin, hikmetlerin ve hükümlerin insan nefsine yönelik olarak anlaşılması gerekmektedir. Çünkü âfakta var olan her şey insanın enfüsünde de  vardır. Bunları kendi içinde bulup yaşamadıktan sonra Kur’an da bahsi geçen, Adem, İblis, Musa, Firavun kıssalarını bilmenin sana ne faydası olacak ”
    Elbette çok yerinde doğru bir söz. Zaten söz konusu kıssaları hikaye gibi okuyup geçip gittiğimiz için, kendi dinimizi yeterince doğru düzgün  yaşamaktan mahrum oluyoruz.
    Peygamber  kıssalarını  kendi  beden evimizde nasıl bulabiliriz   ?
     

    H. Nur Artıran
  • Yunus Özdemir
    Yunus Özdemir Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse'yi inceledi.
    @Kitap04·15 Haz 2019·Kitabı okumadı
    Oğuzcan’dan Dörtlüklerin Var Oluşları: Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse

    Dörtlükler, şiir dilinin anlam ve biçim itibariyle birbirini tamamlayıp bütünlük sağlamasıdır. Dört satırlık şiir birimidir. Varlığında var olan bir duygu, his ve iletişim aracıdır. Türk şiir dünyasında da en çok kullanılan dörtlükler olmuştur. Divan ü Lügat-it-Türk’teki şiir parçaları bu türün ilk örnekleri olmuştur. Kültürümüzün bin yıllık tercih edilip, sahip çıkılan ve baş tacı edilmiştir. Bazen bir annenin yavrusuna duyduğu şefkatin, merhametin tercümesi olup mani biçimindeki dörtlükler olmuştur. Bazen de bir aşığın dilinden sevdiğine duyduğu aşk halinin dörtlüklere dönüşüp akması, yazılması olmuştur.

    Seven ile sevilen arasındaki hisler, sevgiler, aşklar Anadolu da hep dörtlükler halinde dile getirilir:

    A benim bahtiyarım
    Gönülde tahtı yârim
    Yüzünde göz izi var
    Sana kim baktı yârim

    Bazen düşüncelerden gezinen, dünya sahrasına bakan, kendini ve varlığı yorumlayan toplumumuz hep dörtlükleri kullanmıştır:

    Mal sahibi, mülk sahibi
    Hani bunun ilk sahibi
    Mal da yalan, mülkte yalan
    Var biraz da sen oyalan

    Fuzuli çağının rubai türündeki “Şairler Sultanı”ydı. Kıt’a ve dü-beyit diye adlanan dörtlükler Divan edebiyatının en rağbet görülen türüydü. Fuzuli’nin meşhur bir dörtlüğü:

    İlm kesbiyle paye-i rif’at
    Arzü-yu muhal imiş ancak
    Işk imiş her ne var âlemde
    İlm bir kıl u kal imiş ancak

    Şairler düşünce felsefelerini, hayata bakışlarını, gezip gördüklerini dile getirmek istediklerinde en çok “Rubai” türünü kullanmışlardır. “Rubai” İran Edebiyatından İslam Edebiyatına armağan edilen tek türdür. Yirmi dört tane “Rübai” vezni vardır, bunlardan on iki tanesi iki gruba ayrılır “ahreb” ve “ahrem” diye ayrılır. Fars şiirinde rübaiye “terane” de demişler.

    İran şairlerinden Hamandalı Tahir, Edu Said, Şeyh-el Ensari gibi rubaicilerden nesiller boyunca rubaileri doya doya okunmuş, ezberlenmiştir.

    İnsanlık sevgisi adına, hümanisttik heyecanın dili tercümesi yine rubailer olmuş ve tarihin eskimeyen capcanlı kalan en önemli ve en ünlü dörtlükleri Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Baz a baz a harencihasti baz a” mısraıyla başlayan rubaisidir:

    Gel, yine gel, her neysen, kimsen yine gel,
    Kâfirsen, ateş ve put seversen yine gel:
    Girmez ki umutsuzluk bizim dergâha.
    Yüz tövbeni bozsan bile gel, sen yine gel.

    Rubailer ki Mevlanalara giden yollar olurlar. Tam yedi yüzyıl süren tek nefes var.Bizimle yaşar, bizimle nefes alıp verir. Her yerde karşımıza çıkar ve yerinde hiç durmaz yaramaz bir çocuk gibidir. O çocuğa kızamazsın da çünkü ruhumuza ferahlık veren bir çocuktur.

    Dünyaya üç ölmez kişi gelmiş, biri o
    Çağdan çağa şirin uzayan zinciri o
    Bilmem yedi yüz yıl mı geçen, bir gün mü?
    Her an o kadar sağ, o kadar dipdiri o.

    Ömer Hayyam, rubai türün en uzun soluklu olanı ve en büyük temsilcisidir. Etkisi Doğu ve Batın dünyasının edebiyat, kültür ve felsefe alanında geniş ve etkili olmuştur. Ömer Hayyam’a duyulan hayranlık hiç bitmemiş, halende büyük bir rağbet görmüş ve görmektedir. Türk edebiyatında Ömer Hayyam, en çok sevilen, okunan, tanınan İranlı şairlerden biridir. Ömer Hayyam’ı en çok bize tanıtma ve eserlerini çevirme zahmetinde bulunan, çok emek harcayan Yahya Kemal olmuştur. Yahya Kemal “Hayyam” adlı rübaisinde Ömer Hayyam’ıçok güzel özetlemiştir:

    Hayyam ki her bahsi açar sagarden
    Bahsetmedi cennette akan Kevser’den
    Gül sevdi şarap içti gülüp eğlendi.
    Zevk aldı tıraşide rubailerden

    Rubai sanatı, Cumhuriyet devrinde Türk şiirinde doruğuna çıkartan Yahya Kemal olmuştur. Rubailerinde gerçekleri, hayatı çok duru bir gerçekle ve etkileyici bir dille rahat bir solukla karşımıza çıkartır. “Ömür” başlıklı rubaisinde mükemmellik zirvesindeki sanatkârlığın ünlü örneklerinden biridir:

    Bir merhaleden güneşle derya görünür
    Bir merhaleden her iki dünya görünür
    Son merhale bir fasl-ı hazandır ki sürer
    Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür.

    Yahya Kemal’in diri tuttuğu rubai geleneğini Cemal Yeşil ve Arif Nihat Asya günümüze kadar sürdürdüler. Orhan Veli de bir kaç tane çok güzel rubai yazdı ve çevirdi. Nazım Hikmet, aruz veznini bir kenara iterek “Modern Rubailer” yazdı. Ümit Yaşar Oğuzcan, çağımızın en dikkat çekici ve etkileyici dörtlükleriyle rubaileriyle gönüllerdeki derin düşünceleri ve sürükleyici bir duygu prizmasından geçerek var olma halini alarak karşımıza bu türün çağdaş üstatlarından biri olarak çıkar. Oğuzcan, rubaileriyle gönüllere sığmayan bir sevgi, düşüncelerden var olan bir felsefe, gerektiği yerde konuşan toplumun bir sesi olarak toplumsal eleştirisiyle rubai ve dörtlükler tarzında karşımıza çıkar. Ölümle hayatın anlatışını kuru bir yaprak ile bir ağaçtan rubai yaratarak bakın bize nasıl anlatır:

    Her gün yeni bir can yaratır hak bende
    Ergeç yeşerir kupkuru yaprak bende
    Son meyvesiyim ben bir ölümsüz ağacın
    Binbir tohumun sürdüğü toprak bende

    Seven ile sevilenin karanlıklar ülkesinde ki doğan güneşi olur sevenin sevilenin karşısındaki hali... Birlik olup sırt sırta verilen yüreklerin iyi gününün kötü gününde, kötü gününün iyi gününde, yağan yağmurda beraber ıslanmanın adıdır, aşk Rüzgârın esişindeki ferahlatıcı serinliktir Mecnun’un Leyla’nın gözlerinde gördüğü, hissettiği; güven dolu, sevgi dolu, bakışlar... Hal dili ile ruh dili ile sevmenin; sevenin sevilen kişiye duyduğu Mecnunluk halidir, sevgi ile muhabbetin gölgesinde...

    Bir bakıp gözlerime her şeyi anlarsın ya
    Benimle kederlenir, benimle ağlarsın ya
    Şu sonsuz karanlıklar hiç umurumda değil
    Batmayan güneş gibi içimde sen varsın ya

    Bir basamağın narin zarif esişinde sevgilinin hacmi bir ömre sığmaz taşar, kelimelerdeki ünlü ile ünsüz harfler dualara dönüşür soluksuzca koşan bir atın sırtında Allah’a gider. Ölüm ki dış manada yaşamıştır, ölümsüzlük ki iç manada şekillenip sevgi olmuştur. Bir dağın en ucunda gören bir göz, görülen ile görülmeyeni gören bir göz, sevdiğini seçer bütünlükten arındırır en yüksek makamda ki yücelik makamına taşır.

    Bir ömre değer sevdiğimin bir gecesi
    Ağzımda duadır adının her hecesi
    Fani yaşayıp böyle ölümsüz sevmek
    Âlemde bütün sevgilerin en yücesi

    “Böylece zulmeden kavmin kökü kesildi. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ham dolsun.” (6/45) Ayetin haberiyle mazlum ve mazlumun yanında olanlara bir müjde olarak indi. Kökü kesilen zalim ile zulmü görmemezlikten gelenlere ise hak ettikleri ve gidilmesi gereken yerlerin neresi olduğunu çok acık ve kesin olarak söylenen bir hakikatin varlık haberi oldu bu ayet. Oğuzcan tarihin sayfalarından bize yaşanan hakikatleri zulüm eden ile zulme uğrayanların rubai türünden dörtlüklere sığdırarak anlatıyor. Oğuzcan’ın sesini duyarız, duyduğumuz ses bize şunu söyler:

    Hep zulmederek halkı soyup gitmişler
    Eller keserek, gözler oyup gitmişler
    Yıllar yılı çaldıkları dünya malını
    Bir gün yine dünyada koyup gitmişler.

    Oğuzcan’ın dörtlükleriyle “Bekleyişler” ölümden öteye gidilen bekleyişler olur mutluluklarla, sevinçlerle... Ne keder duyulur, ne de çile tadılır bir annedeki bekleyiş, bir sevenin sevdiğine duyduğu özlemler bir mevsimin sonunda bir turnanın sabırla, azimle, gittiği yer gibidir Oğuzcan’ın bu rubaisinde ki “Bekleyişler.”

    Ne kederdir, ne çile seni beklemek
    Yaşamaktır seninle seni beklemek
    En tükenmez mutluluk, en yüce hazdır
    Ölümden sonra bile seni beklemek.

    Sevgiliye yazılmış, bir “Teslimiyet Manifestosunun” ahenkli bir sesin nağmeleri gibidir. Tam bir teslimiyet şuurundaki duyulan seslerin içindeki ahenklerin nağmelerini işitiriz Oğuzcan’ın “Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte” diye başlayan dörtlüğünde... Senden ayrı olmayacak hiç bir şeyim, senden öte de olmayacak bir fazlalığım.

    Ne haz var senden ayrı, ne bir tat senden öte
    Bir an yüzünü görmek değer binbir zahmete
    Vereceğin her acı gönülden kabulümdür
    Sendeki cehennemi değişmem bir cennete.

    Oğuzcan’ın geçmişte ki, gelecekte ki; anılardan ve beklentilerden arzular, istekler dökülür sayfalara... Oğuzcan’ın mürekkebinden sayfalara dökülen bu rubailer his katmanlarındaki iniş çıkışlarıyla dörtlük türüyle bütünleşip kendi içinden bir ahenk, düşünceleriyle bir felsefi boyut kazandırmıştır. Rubai türüne böyle lezzetli bir tat bırakan Oğuzcan, okundukça kaleminden dökülen rubailerin hiç bitmemesini isterdik.

    Rubai, mani, tuyuğ, kıt’a, dü-beyt, terane; daha geniş bir ifade ile: dörtlük... Şiirin bu temel birimine kalemiyle nefes veren, verdiği nefesle hayat iksirinden kana kana rubai türüne bu iksiri içiren ve doruğa yükselenlerin arasına başı dik bir şekilde girmiş bir şair portresi görüyoruz Ümit Yaşar Oğuzcan’la...

    Ümit Yaşar OĞUZCAN
    Yüz Yıl Yanarım Yanmayı Öğrendimse (RUBAİLER)
    Dördüncü baskı: İstanbul, Kasım 1992
    263 sayfa. Özgür Yayın Dağıtım

    Yunus Özdemir.
  • 72 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    “Tanrı’nın emriyle şu tuhaf
    kahramanlarımla sürüp giden koca
    hayatı, herkesin görebileceği alay ve
    kimsenin göremeyeceği gözyaşlarıyla
    daha ne kadar seyredeceğim?”
    Ölü Canlar, 1842
    Rus edebiyatının büyüleyici bir
    gelişim gösterdiği 19. yy’ın ilk yarısına
    tanıklık eden ve tanıklığının sonuçlarını
    zengin dili ve insanı derinden etkileyen
    hiciv yeteneğiyle gözler önüne seren
    Nikolay Gogol, aslında bu ‘büyülü
    dönemin’ oluşmasında, gelişmesinde ve
    devam etmesinde rol oynayan en önemli
    kişilerdendir.Çar I. Nikola’nın iktidar döneminde
    (1825-1855) Fransız Devrimi’nin
    düşüncelerinden etkilenerek Çar’ın
    otoritesini bir anayasayla sınırlamak
    isteyen subay ve aydınlardan oluşan
    grubun darbe girişimi (Dekabrist
    Ayaklanması – 14 Aralık 1825)
    başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra, bu
    muhalif harekete destek veren kişilerin
    bir kısmı asılarak idam edilir; geri
    kalanlar ise Sibirya’ya sürgüne
    gönderilir. Dönem, baskı dönemidir.
    İktidar, gitgide katılaşan tutumuyla
    ‘fikirleri özgürce ifade etme’ yollarının
    önünü kesmek için çaba sarfeder; Rus
    aydın katmanının (intelligentsia)
    üzerinde ödünsüz bir baskı kurmaya
    çalışılır. Sansür mekanizmasını işlerhale getirmek için kurulan ‘gizli servis’
    acımasızca görevini yerine getirir;
    sadece düşünmek ve yazmak bile
    mutlakiyete, serflik sistemine karşı ‘bir
    başkaldırı’ olarak değerlendirilir.
    Aydınlara nefes bile aldırmamak
    amacıyla var edilen uygulamalar,
    özellikle –Dostoyevski’nin de bir
    komploya katılmış olma suçlamasıyla
    önce kurşuna dizilerek idam edilmeye,
    ardından Omsk’da kürek mahkûmu
    olarak ceza çekmeye mahkûm edildiği–
    1848 yılıyla Çar I. Nikola’nın ölümüne
    (1855) kadar olan dönemde doruk
    noktasına ulaşır. Bu dönem daha sonra
    Rus kültür tarihinde ‘Yedi Karanlık
    Sene’ olarak anılacaktır.
    Baskıcı uygulamaların, uzunsürgünlerin, acımasız cezaların zirveye
    ulaştığı bu dönemde edebiyat da
    dönemin siy reketin üzerine gidilir. Aynı
    dönemde Rusya’nın ulusal kimliği
    üzerine tartışmalar baş gösterir.
    ‘Ulus’tan kasıt nedir? Ulus denilen
    kesim, kendilerinden daha iyi eğitim
    almış ve genelde Avrupa geleneklerini
    benimseyen toprak sahiplerinin
    boyunduruğu altında yaşayan Rus
    köylülerinden oluşan geniş kitleden mi
    ibarettir, yoksa Rus toplumunun
    Fransızca konuşan elit kesiminin kültürü
    de bu kavramın bir parçası mıdır? Rusya
    kendi içine ve kendi geçmişine dönük
    bir tavır mı sergilemelidir, yoksa
    Avrupa’nın bir parçası mı olmalıdır? Bu
    tartışma özellikle 1840’lı yıllardaSlavcılar ve Batıcılar adıyla anılan iki
    grup arasında varolan fikir ayrılığının
    tam da merkezinde yer alır. Her iki grup
    da kendi fikirleriyle örtüştüğüne
    inandıkları iki farklı kenti ülkenin
    başkenti olarak görür: Eski Rusya’nın
    değerlerini yaşatan, sahip çıkan, yansıtan
    Moskova ve yeni, Batılı Rusya’yı temsil
    eden Petersburg.
    İşte Gogol, Rusya’da feodalizmin
    sarsılıp yerine kapitalizmin yapılanmaya
    başladığı, farklı görüşlerin hem iktisadi,
    hem siyasi, hem de kültürel alanda
    birbirleriyle kıyasıya çarpıştığı, aydın
    kesimin üzerindeki baskıların daha önce
    hiç olmadığı kadar yoğunlaştığı bir
    dönemde verir eserlerini; ve var olan
    sistemin savunucuları tarafından Rusinsanının kötü yanlarını göstermekle,
    kendi halkına ihanet etmekle suçlanır her
    seferinde. Oysa ne böyle bir amacı ne de
    inancı vardır yazarken. Rus insanının
    kötü olduğunu değil, sistemin Rus
    insanını kötü gösterdiğini
    düşünmektedir. Ancak Rusya gerçeğinin
    aksayan yönlerini açıkça gözler önüne
    sermedeki başarısı ve egemen sınıfa
    mensup kişileri karikatürize etme
    yeteneği sonucunda tepki görmekten asla
    kurtulamaz. Gerek bu tepkiler, gerekse
    kendi iç çelişkileri Gogol’ün hayatını
    olumsuz yönde etkileyen nedenlerin
    başında gelir.
    Kendisini acımasız bir şekilde
    eleştirenlerin yanında Gogol’ü
    sahiplenen, yazdıklarını, eşsiz yeteneğinidestekleyen önemli kişiler de olmuştur.
    Rus edebiyatına halk masallarını, halk
    dilini sokan ve Rus gerçekçiliğinin
    başlangıç noktası olarak kabul edilen
    büyük şair-yazar Puşkin ve dönemin en
    etkin eleştirmeni, 19. yy Rus
    edebiyatının yönelimlerini büyük ölçüde
    belirleyen Belinski akla ilk
    gelenlerdendir.
    Puşkin ile yakın ilişkisi, Gogol’ün
    tutunabildiği, bildiği yolda devam etmek
    için güç kazandığı nadir kaynaklardan
    biridir. Puşkin’in her sözü, her eleştirisi,
    her önerisi onun için önemlidir. Bu
    yüzdendir ki bir Avrupa gezisi (daha
    doğrusu kendisine yöneltilen
    eleştirilerden uzaklaşmak için kendini
    mecbur hissettiği bir kaçış) sırasında,konusunu da Puşkin’in önerdiği Ölü
    Canlar adlı eseri yazmaya çalışırken
    haber aldığı ‘Şairin Ölümü’
    [1] onu
    derinden etkiler ve üzüntüsü Mart
    1837’de arkadaşı Pletnev’e yazdığı
    mektuba şu şekilde yansır:
    “Rusya’dan bundan daha kötü bir
    haber alamazdım. Onun ölümüyle
    yaşama sevincimi tamamen yitirdim.
    Onun fikrini almadan hiçbir şey
    yapamıyordum! Onu yanımda hayal
    etmeden tek bir satır bile yazamıyordum!
    O ne der? Neye dikkat eder? Neye
    güler? Neyi beğenir? Bilmek
    istediklerim bunlardı; beni yazı yazmaya
    teşvik eden şeyler bunlardı... Tanrım,
    onun ilhamıyla başladığım elimdeki bueseri, onun eserini sürdürecek gücü
    kendimde nasıl bulacağım?... Kaç kez
    kalemi yeniden elime almayı denedim,
    ama kalem elimden düştü gitti.
    Anlatılmaz bir keder bu!”
    Puşkin’in ölümünden bu derece
    etkilenen Gogol, çok zorlanmasına
    karşın üzerinde çalışmakta olduğu iki
    önemli eseri tamamlar ve 1842 yılında,
    Rusya gerçeğinin aksayan yönlerini
    etkili bir şekilde gözler önüne serdiği ve
    yerdiği Ölü Canlar adlı romanın birinci
    cildiyle 19. yy Rus edebiyatının ağırlıklı
    konusu olan ‘küçük adam’ temasının
    başarıyla işlendiği Palto isimli
    öyküsünü yayınlar. Öykü, Rus
    Edebiyatı’nın gelişmesinde, Rus
    gerçekçiliğinin oluşmasında önemli roloynayacak; sonraki günlerde
    Dostoyevski “Hepimiz Gogol’ün
    ‘Palto’sundan çıktık” itirafında
    bulunacaktır. Ünlü eleştirmen Belinski
    de Palto’yu dönemin en önemli eseri
    olarak nitelendirecektir.
    Bu öyküyle birlikte o güne kadar ihmal
    edilmiş, görmezden gelinip eserlere
    konu edilmemiş, kent toplumunun bir
    parçası olan küçük memurların
    yaşantıları ve dramları Rus edebiyat
    tarihindeki yerini alacaktır.
    Çarlık Rusyası’nda yaşanmakta olan
    eşitsizliği net bir şekilde ortaya koyan
    öykünün başkişisi Akakiy Akakiyeviç’in
    acılarla dolu hayatı, ‘küçük insanların’
    çektiklerinin sadece bir parçasıdır. Artıkedebiyatın vurgusu yoksul, ezilen,
    haksızlığa uğrayan ‘küçük insanlar’
    üzerine kaymıştır ve Gogol’den sonra
    gelen Rus yazarlarının hemen hepsinin
    bu öyküye borçlu olduğu bir şey vardır.
    Gogol öyküyü, bir arkadaş toplantısı
    sırasında anlatılan bir olaydan
    esinlenerek yazar: Ava çıkmaya çok
    meraklı olan küçük bir memur, yıllarca
    bin bir güçlükle para biriktirerek bir av
    tüfeği satın alır. Yeni tüfeğiyle ava
    çıktığı gün sandala biner ve her nasılsa
    tüfek suya düşüp kaybolur. Memur
    üzüntüsünden yataklara düşer; günlerce
    ateşler içinde kıvranır. Başka bir çözüm
    yolu bulamayan arkadaşları aralarında
    para toplayarak kendisine yeni bir tüfek
    alır ve memur ancak o zaman iyileşir.Bahsi geçen olay anlatıldıktan sonra
    Gogol’ün etrafında bulunanların hepsi
    kahkahalarla gülmeye başlar; oysa
    Gogol anlatılanlarda gülünecek bir yan
    bulamamış ve uzun süre düşüncelere
    dalıp kalakalmıştır.
    Gogol, duyduğu andan itibaren içini
    kemirmeye başlayan bu olayı tam sekiz
    sene sonra yayınlanan Palto’da, güç
    şartlarda yaşayan, varolan sistemin de,
    çevresindeki kişilerin de önemsemediği
    Akakiy Akakiyeviç’in dramıyla gün
    ışığına çıkaracaktır. Öykü, yayınlandığı
    andan itibaren soylu kesimin tepkisine
    hedef olur. Dönemin ‘mühim
    adamlarından’ biri eseri şöyle yorumlar:
    “Şu Gogol’ün Palto’su amma dadehşet verici bir hikâye. Kalinkin
    Köprüsü’ndeki hortlak bir gün hepimizin
    sırtından paltosunu çekip alabilir.
    Hikâyeyi okurken ne hale düştüm, varın
    siz düşünün.”
    Öykünün, Rus edebiyatında kendinden
    sonraki gelişmelerde belirleyici rol
    oynayacak şekilde, ‘küçük adam’
    temasını derinlemesine incelemesinin ve
    bu yönde vazgeçilmez bir örnek
    oluşturmasının dışında dikkat edilmesi
    gereken bir yanı daha bulunmaktadır.
    Gogol’ün bu eserde kullandığı dil,
    tutturduğu ton, önceki eserlerinden
    farklıdır. Yazdıklarıyla, okuyucularını
    acı acı gülümsetmeye çok yatkın olan
    yazar, Palto’da bu becerisini doruk
    noktasında yaşatır. Bu kez, okuyanlarıgülümsetmekten çok sarsmayı
    hedeflemiştir.
    Bugün, okuyanlara hâlâ söyleyecek
    sözü olan bu metin, hiç kuşkusuz Dünya
    ve Rus edebiyatı açısından önemini ve
    değerini yitirmeden gelecek nesillere de
    aktarılacak ve hak ettiği yeri korumaya
    devam edecektir. Daha önce birçok
    çevirmen tarafından Türkçe’ye aktarılan
    bu çok önemli gördüğüm öyküyü
    yorumlama şansını bana veren “Bordo
    Siyah”a ve sevgili hocam, editörüm
    Veysel Atayman’a teşekkür ederim.
    Aslı Takanay
    Aralık 2003, Istanbul
  • 120 syf.
    Sevgili inci 'nin okuduklarına latife olsun diye katılmanın haklı övüncünü yaşıyorum.Zira kendisi en zalım cümleleri başımıza belâ etmekte pek mahir :)

    Dün gece birlikte başladığımız, 'Yeryüzü Ayetleri'ni dayanayıp bitirdim :) Evvelâ şiirin hükmettiği anların infilâk ettiği , o içinden konuşan dizelerin sızılarımıza deva olmak yerine, ağrı eşiğimize katkıda bulunduğu yadsınamaz bir gerçek...

    Furuğ'un mânâsı, 'Işık'... Bana "EN KARANLIK GÖLGEYİ, EN PARLAK IŞIK DÜŞÜRÜR." Cümlesinde ki IŞIK'I anımsattı.Şöyle ki, bazen kendi karanlığımıza yabancı, o ışığın müptelâsı oluruz...Bu bahsi burada -KARANLIK ve IŞIK'ın gizil konuşmasında bırakalım ve esere dönelim.

    Çok büyük acılarda kâlbini sırlamış bir şair Furuğ.Lakin bir şerh düşmek isterim, çok daha büyük acılardan geçmiş insanlarda bu derin izleri temaşa edemeyişimiz, Furuğ 'un ruhundan yükselen tutkuyla dağlanmış oluşu.Geleneğin katranına bulana bulana tüketilmiş inanca ve zorba bir doktrinler dünyasına başkaldırı ve kendi öz değerlerine sığınarak aşılan melankoli...

    Cüretkâr dizelerin bende yarattığı üzüntü, bizzat bir kadının bilinç altında ki öfke kırıntılarının dâhi, şuuru ele geçirebileceğinin trajedisine şahitlik etmemdendi.Üzüldüm çünkü keder, eksiltilemediğinde yok sayılan habis bir hücre gibi, bulunduğu alanda ki bütün tasarrufu hasara uğratabiliyor.Geride kalan nefsin konuşması, yalnız nefsiyle dinleyenlerin hayranlık duyabileceği dizelere dönüşüyor.

    Kendi lisanını edinebilmiş şairlerin şiirinde, düşünce ne kadar genişlerse genişlesin o tılsımlı serüven kesintiye uğramaz. 'Yeryüzü Ayetleri ' böyle bir hususiyete sahip bir eser.

    İlk bölümde serâzer bir coşkuyla a'nı kucaklayan şiirler, daha sonra çetin, izbe ve derin bir yolculuğa çıkarıyor şiirseverleri, bir avluda Furuğ'un çocukluğunu seyrediyorsunuz...Sonra ölüm, şiirin gözeneklerinden karanlık bir su gibi sızmaya, sizi takâtsiz bırakmaya adeta and içiyor...

    Doğa tasvirlerinin Furuğ'un şiirine verdiği nefes olağanüstü, daha güzelini okumadım dersem mübalağa etmiş olmam.

    "Ah ...
    Kavşaklarda kaza endişesi içinde Kıvranan onca insan
    Ve bu dur düdükleri..."

    Şairenin ölmeden evvel yazdığı bu dizeler oldukça mânidar, zira kendisi 33 yaşında elim bir trafik kazasında hayatını kaybetti.Ben hep bir hislenme anında yazar ve şairlerin ölümlerinden sonrasına bir sesleniş bıraktıklarına inanırım.İster siz bunu duymak isteyin, isterseniz gerçekte böyle bir tevafuk yaşanmış olsun.Her iki durumda da beni hayrete düşürüyor.

    Bir kadının dizelerin kırılgan avuçlarında nasıl yükseldiğine, bütün övünçlerini sığındığı bu derin boşluktan varettiğine şahitlik etmek isteyenlerin kütüphanesine katması gereken bir eser...

    Şiirle kalın...