• Bir insanın yalnızca gerçeklerle yetinmesini aklım almıyor.
  • Tepesinde tek Allah toplusunda tek mermi
    damarları kupkuru kan geliyor ağzından
    dolu bulutlar gibi ağıp geliyor ölüm
    göğüslüyor yağmuru kan geliyor ağzından

    insan yalnız insandır insan kahraman değil
    papazlar yalancıdır ötmesi burhan değil
    ölen hayvandurursa yaşayan hayvan değil
    yaşıyor yaşamaksa kan geliyor ağzından

    şair – o korkak asker müflis adam adayı
    damarları kupkuru hüznü çok kabadayı
    Türkçeyi omuzlamış o yemyeşil bohçayı
    dizleri sarsılıyor kan geliyor ağzından

    farlara bakarkenki kedilere ağlıyor
    kamyonlardan korkmayan gözlerine ağlıyor
    dünyanın yarasına etinden et bağlıyor
    kimesneler bilmiyor kan geliyor ağzından

    korkuyor o kadar ki insanüstü korkuyor
    yer camdan gök buhurdan bildiğin türküler
    ve toz duman içinde görklü Tanrı balkıyor
    yürekten ululuyor kan geliyor ağzından

    fara bakan kedinin bir bebek arkadaşı
    Uygur Türkü bir bebek bir bile değil yaşı
    çekik gözlü Yesevi – Yunus yayından kaşı
    kuzu gibi bağırıyor kan geliyor ağzından

    duyuyor kamçı gibi bu acı acı değil
    kılıç değil gürz değil kargı ok ucu değil
    düşlüyor yorumunu kimse bulucu değil
    kitaplara bakıyor kan geliyor ağzından

    bu sapsarı susması sana yabancı değil
    duyuyor kamçı gibi bu acı acı değil
    yanıyor Muhammedî – amma İslamcı değil
    dört bir yana tütüyor kan geliyor ağzından

    tepesinde tek Allah toplusunda tek mermi
    Uygur Türkü bir bebek farlara bakan kedi
    çıldırmış uğultuda duyuyorlar apaçık
    işiteni olmayan kamçı gibi sesini

    sen şiir sanıyorsun kan geliyor ağzından.



    Süleyman Çobanoğlu

     

    (İtibar Dergisi, 37. Sayı)
  • 69 syf.
    Kitap hakkında söylenecek çoğu incelemeyi diğer okuyucu sayın okurlar klavyeye almış. Ben daha çok kitabın kendi bünyeme etkisinden bahsedeceğim. Bu etkiden bahsederken içerikten örneklemeler yaptığımı belirteyim ki kitabı okumamış okurlara saygısızlık olmasın.
    Kitabı bir günde bitirebilecekken, yani o kadar akıcı ve parça parça olmayan bir mektup, hatırat, günce şeklinde bir bütün olmasına rağmen, 3 günde bitirebildim. Evet, gene; bilmem ki bu kendimi adayamadığım kaçıncı kitap; kendimi kaptırıp gidemedim yollardaydım okumam sırasında.
    İlk sayfalarda gayet güzel başladık, "Sayın Zweig'in kitabını okuyorum. Santranç'ın dünyası beni benden kurtarmış, açtığı yelkenler fırtınalarıma liman bulmuştu. Eminim bu kitap da dönüşüm olacak." demiştim ki, sayın baş kahraman yardımcı subayın kaleme aldığı olağanüstü gecenin, niye yazdığını anlatmaya başladıktan sonra neden bilmiyorum boğuldum. Tasvirlerde, anlatıcıda sorun yoktu fakat ne bileyim yakalamayadı beni, dann diye inmedi kelimeler zihnime. Bazıları hariç, ki bu metnimden sonra alıntı da yapacağım (bilhassa sayfa 37 ve 59'dan sonrası). Dediğim gibi, şuan bütün yazdıklarım kişisel.
    Birçok okuyucuyu sarsmış ve iz bırakmış olan bir kitabın bende de etki bırakmasını bekledim. Tabiki bazı etkileri oldu, benim beklediğim etkilerin harici de olsa.
    Kahramanımızın yaşadığı yanlızlık ve kalabalılık bana hiç yabancı değil. Belki de anlattıkları, yaşamında ona acayip tesiri olmuş o gecesi birçok insanın her günü olduğu için bende extra br uyanışa sebeb olmadı. Biz faniler ve hayat mücadelesi verenler zaten her gün istediğimiz veya istemediğimiz kalabalıklarda, sevdiğimiz veya sevmediğimiz yakınlıklarla oksijen arıyoruz. Kitapta bahsedilen kendi içine sıkışmışlık, artık monotonlukta ve duygusal hisssizlikte tıkanmışlık çoğumuzun farkında olarak veya olmayarak sürekli yaşadığı bir döngü. Dışına çıkılamayan veya size gelmeyenlerle sıkıştığınız bir dairenin merkezi hariç her noktasında geziniyorsunuz. Bu daire hayat mı? Hayat bu daire kadar mı? Dairenin iiçinde kimler var? Kim dahil etti onları oraya? Ne kadar varlar?... Bir sürü sorusu olan bu daireniz sizin yaşamınızın geçtiği alan. İş-ev-sosyal hayat arasındaki gidiş gelişlerin geometrik şekline ben daire dedim. Çember demedim bakınız, içini dolu kabul ettim ve daire dedim. Siz dilediğiniz ismi verin. Ben içini dolu tutmaya çalıştığım alanı bir süredir farkındayım. Çoğumuz farkında olmadan o döngüde dönüp duruyoruz. Sonra ne oluyor? Sorgulamalar başlıyor, bunalım vb... Kahramanımız kuvvetli duvarlarla çevrili dairesini yaşadıklarıyla fark ediyor, öyle bir akşam kafasını yastığa koyduğuna "Bir dakka ya ben ne yaşıyorum?" diye sormamış kendisine. Merak ediyorum herkes kendıne bu soruyu neden sormaz, gereksiz bir soru mu bu, yoksa içinde bulunduğumuz hayatın veya gerçeklerimizden kaçmanın yoluna mı taş? Neyse kahramanımız olayların uzerine gidiyor. hislerini canlandırmasına karşı, suç saydığı bir takım eylemlerde bulunuyor, gündüz vakti. Gece vakti de ölüme gidiyor adeta. Sonra bir bakıyor hayat tam olarak o kıyıda bekliyormuş onu. Kendini dolduracak birçok duygunun, daha doğrusu yaşadığını hissettirecek kavramların aslında kendi dairesinin içinde olmadığını farkediyor. İşte burda ben şaşırmadım çünkü çok şükür ki biz faniler bunu farkındayız. O kadar canımız burnumuzda, o kadar sığlaştı ki benliklerimiz, ancak o kısır döngünün dışında başka canlarda, başka bir çift gözde (illa insan gözü olmak zorunda değil kedi, kuş, böcek de olabilir) hayatımızın anlamlanacağını biliyoruz. Yaşıyoruz her gün, dünya düzenin yaratılışımızdaki gayelerin aksine çalıştığını. Ve ölümün etimizle kemiğimizle değil bizzat ruhumuzla hissedilmesi gereken bir hayat olduğunu biliyoruz. İnsan bedeni sadece yemeğe mi acıkır? Ya acıktığı varlığını anlamlı kılan diğer varlıklarsa?
    İşte okuyup buraya kadar gelmişssen dostum, kitap bu acıkmadan bahsediyor. Sayın kitabın kahramanı tam olarak varlığına aç kaldığı, maddi manevi diğer varlıkları, yargıları, duyguları, havayı bulmuş ve bunları nasıl bulduğunu unutmamak adına yazmış. Eminim ki hissettikleri yazdıklarından gene fazladır. Kendisini anlıyorum ve kendi döndüğüm kıyılara bakınca hiç yadırgamıyorum yaşadıklarını. (Bu cümlemden ölüm kıyıları, suç kıyıları gibi anlamlar çıkarabilecek hayal gücün için bir not sayın okur, o kıyılar bildiğin kıyılar değil. Gün batımını izlediğimiz tatlı kıyılar onlar.)

    "Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar."
    Kendimi anladığımı düşünmüyorum. Fakat işkembelerimizde taşıdığımız, insanlığımız içindeki olağanüstülüğü de bayağılı da biraz olsun tehayyül edebildiğimi düşünüyorum. Sanırım Sayın Zweig'in bu metni bize sunarken diğer bir gayesi de buydu. "O
    gösteri harikalıklarınız içinde bünyenizde bulunan bayağılıkları ne iyi saklıyorsunuz ve gerçek olmayan hayatınıza az bir 6 saat gerçeklik katsanız o zaman insan olur ve yasadığınızı anlarsınız, anlayabilirseniz." diyor bence bir taraftan. Farkındayım saldırganlığımı sayın dost okuyucum. Elimde değil,bu da benim bayağılığım. Saklamıyorum.
    Bayağılıkları anlamak hak vermek demek değil. Hırsızın neden hırsızlık yaptığını anlıyorum diye ona hak veriyor veya anlayış gösteriyor değilim. Üzülüyorum olduğunca. Çok. İnsanların en çok kendilerine verdikleri zararlarına, birbirine ettiklerine ve etmediklerine üzülüyorum.
    Elimizin uzanamadığı, kabul edemediğimiz ama elimizden de birşey gelmeyen, etimiz kemiğimiz gibi parçamız olmuş gerçeklerin içindeyiz ve yaşıyoruz. Yaşıyor muyuz gerçekten?
    Bu satırlarım kitaptan ilham alınan satırlar değil. Bunları yazdıktan sonra anlıyorum ki birçok insanın beğendiği kitap oluşu, kendilerini kahramana yakın bulmalarından.
    Kitap güzel. Bilhassa bir dirsek temans dürtüsüne ihtiyacı olanlar için. İyi okumalar.
  • Herhalde mutluluk dedikleri de bu olsa gerek: Biraz güvenlik, biraz can sıkıntısı.
  • Galiba aşk, utanç duyusunun ortadan kalkması demek. İki kişinin birbirine karşı hiçbir şeyden, hiçbir düzeysizlikten utanmaması demek...
  • Bölünmüş bir dünyada, sağduyulu kalmaya çalışan ve herhangi bir takıma girmeyen adama duyulan kuşku, sonunda o insanın çarmıha gerilmesiyle sonuçlanıyordu.
  • Eşya normal ağaç normal kedi köpek hepsi normal
    Bir tek insan acaip ne yapacak belli olmuyor