İslâmî aktörler için entelektüeller dine eleştirel yaklaşmakta ve fazlasıyla Batılı fikirler taşımaktadır; bu nedenle, fikirleri İslam dışı, hatta İslam karşıtı olarak yaftalanabilir. Laik devlet yöneticileri ise genellikle entelektüelleri, otoriter modernleşme projelerine engel olarak görmüştür.
Zira filozofların 11. asır öncesi yöneticilerden para alması ile 11. asır sonrasında ortaya çıkan (ve bilimsel gelişmeyi yavaşlatan) ulema-devlet ittifakı arasında iki temel fark vardı. Birincisi, filozoflar merkezî bir eğitim kurumları olmayan, farklı düşüncelere sahip bireylerdi. 11. yüzyıl sonrasında devlet ile ittifak kuran ulema ise tersine homojen bir düşünce sistemini halka dayatan bir sınıf haline gelmişti. İkincisi, filozofların böyle bir empoze çabaları olsa bile halk nazarında etkileri yoktu. Ulema ise halk nazarında dinî ve sosyal meşruiyete sahipti. Bu nedenle ulemanın 11. asır öncesi yöneticilerden bağımsız olması Müslümanların altın çağını mümkün kılmış; 11. asır sonrasında Devlet ile kurdukları ittifak ise onun sonunu getirmiştir.
İslam âlimlerinin devlet yöneticilerinden uzak durmaları Emevîlerin, Hz. Muhammed'in soyuna zulmettikleri ve yönetimlerine karşı her türlü muhalefeti şiddetle ezerek hanedanlarını kurdukları 7. yüzyılın ortalarına kadar uzanmaktadır. Gücün bu şekilde şiddetle tahkim edilmesi, birçok İslam âliminin nazarında siyasi otoritenin gözden düşmesine yol açmıştır.
"Ahlâk, toplumun değer yargılarına dayanan davranışlardır. Etik olansa, vicdanınızın değer yargılarına dayanan davranıştır. Her insan, doğduğu yer ve zaman doğrultusunda kendine bir çizgi çeker ve bu taraftaki davranışlar iyi bu taraftakilerse kötüler. Burada çılgınca olan şey, bu çizgiye çok fazla yaklaşmanızdır."