• Merhaba arkadaşlar, umarım iyisinizdirr... Tereddüt ederek yazıyorum. Ya olmadıysa diye diye beynimi yedim. Umarim beğenirsiniz ve okumanız için şevk uyandırır.
    ilk once kitapla tanışmamı anlatmak istiyorum sizlere. Kiminiz bundan bana ne diyebilir ama yazacam bana ne.

    Lisede çok sevdiğim edebiyat öğretmenim beni çağırtmıştı. Yanına gittiğimde bana bu kitabi hediye etti. Hediye etmeden önce de şu sözleri sarf etti: "Selma'cım seninle tanıştığımda her geçen gün senin ideal bir ışığın savaşçısı olduğunu gördüm(...)Sakın hayallerinden vazgeçme. Başarı, mutluluk daima seninle olsun." demişti. Işığın savaşçısı mı, o da kim? diye beynimde deli sorular dolanırken kitabı elime verdi.
    •Burdan sizler aracılığıyla kendisine tekrardan sonsuz tesekkürlerimi sunarım...🤗‍️

    Işığın Savaşçısı nasıl mı ortaya çıkıyor?
    Günün birinde birdenbire karşınıza bi insan çıkıyor ve size bir şeyler söyleyip yine yok oluyor. Ben çok takarım neden, niçin..? Diye düşünmeden edemem.🤷‍️
    Işığın Savaşçısı da bu şekilde ortaya çıkıyor bi kadınla karşılaşıyor ve olay ondan sonra kopuyor.
    Kısaca yaziyim şuraya:
    -"Köyün batısında, kıyının az açığında bir ada var; adada da içinde pek çok çan bulunan kocaman bir tapınak var," dedi kadın.
    "O tapınağa hiç gittin mi?" diye sordu kadın. "Oraya git ve bana tapınak hakkında ne düşündüğünü söyle."
    Kadının güzelliğinin etkisinde kalan çocuk onun gösterdiği yere gitti. Kumsala oturup gözlerini ufka dikti, ama her zaman ne görüyorsa onu gördü: mavi gök ve okyanus.
    (...)
    Etraftakilere tapinaktan heberleri olup olmadığını sordu.
    "Ah yıllar önce varmış," dedi yaşlı bir balıkçı." Dedemin dedesinin zamanında. Bir deprem olmuş ve sular adayı yutmuş. Gerçi adayı artık göremiyoruz ama okyanus tapınağın çanlarını kıpırdattığında onların sesini duyabiliyoruz.
    (...)
    Her gün çocuk çan seslerini duymak için oraya gider ama ses yok! Ailesi, arkadaşları ve balıkçılar ne yaptıysa da çocuk her gün oraya gitmeye devam eder.

    Aradan biraz zaman geçtikten sonra balıkçılar ağız değiştirdiler: "Denizin dibindeki çanları düşünerek boşa zaman harcıyorsun," dediler.
    "Çanları aklından çıkar da gidip arkadaşlarınla oyna. Belki de çan seslerini yalnızca balıkçılar duyabiliyordur."
    Aradan neredeyse bir yıl geçmişti. Çocuk 'Belki de adamlar haklı,' diye düşündü.' Belki de büyümemi beklesem iyi olacak.(...) Diyip eski hayatina geri döner.
    Bu arada bir gün kumsalda yürürken birden kulağina bir çan sesi gelir.
    (...)
    Yıllar sonra oraya(köyüne ve kadını ilk gördüğü yere) uğramak ister ve orada o kadını görür ama kadın hiç değişmemiştir.
    Kadın onu beklediğini söyler ve bunun üzerine ona sayfaları boş bir defter uzatır.
    "Yaz: Işığın savaşçısı için bir çocuğun gözleri çok değerlidir. Çünkü o gözler dünyaya acısız bakabilirler. Işığın Savaşçısı, yanındaki insana güvenip güvenmediğini anlamak isterse o kişiye bir çocuğun gözleriyle bakmaya çalışır."
    •Işığın Savaşçısı ne demek?
    "Ne demek olduğunu sen zaten biliyorsun,"
    dedi kadın gülümseyerek. "Işığın Savaşçısı, hayatın mucizesini anlamayı başaran biridir, inandığı şey için sonuna kadar savaşabilen ve denizin dibinde dalgalarin harekete geçirdiği çanları duyabilen biridir."
    "Hiçbirimiz ışığın savaşçısı olduğumuzu düşünmesek de hepimiz öyleyizdir."
    Işığın savaşçısı bu sekilde başlar...

    Kitap her sayfada bize rehberlik ediyor. Her sayfasında öğütler veriyor.
    Ve insanın kendi kendini keşfetmesine katkıda bulunuyor.
    Ilk okuduğumda bir şeyler şekillenmişti kafamda ve ileride yine okuyacağım diye kendi kendime konuştuğumu hatırlıyorum. Gerçekten de şimdi okuyunca daha bi anladım ne demek istediğini ve daha çok şeyin farkina vardım diyebilirim...
    Her sayfası alıntıya değer o yüzden bi iki tane tek paylaştım.
    Okuyun! Okutturun...
    Ben okudum sıra sizde.
    Bence sizde kendinizden çok şey bulacaksınız. Ve size çok şey katacaktır.
  • Hikayeden gercekten cok memnun kaldim. Daha once Ahmet Ümit'in kitaplarini okudugumu hatirlamiyorum. Patasana'ya da bir market alisverisinde denk geldim. Almadan once ayakustu kitap hakkindaki yorumlari inceledim ve alip okunaya karar verdim. Herhalde kendime hediye ettigim en guzel kitaplardan biri oldu.

    Ilk olarak Türkiye'de gecen ve karakterlerin cogunun Türk oldugu bir romani uzun suredir okumamistim. (Turk klasikleri haric-pis onyargilarim ve ben) Konu beni gercekten cok sardi. Bir bolumun gunumuze bir bolumun gecmise ait olmasi cok guzel dusunulmus. Kurgu hemen hemen hic baymadan ve heyecan dozunu dusurmeden devam ediyor. Patasana'nin bolumlerinde okuyani dusuncelere sevk eden onemli kisisel elestiriler vardi ki cok hosuma gitti. Kitabi cok begendim. Arkadaslarima onerebilecegim ya da alip hediye edebilecegim kitaplar arasinda benim icin. Ozellikle de sonunun tahmin edilemez olusu efsaneydi. (spoiler vermek istemiyorum ama okurken ilgili bolumlerden birinde ne alaka neden bu kadar cok ilgileniyor diye dusundugumu hatirliyorum aslinda)

    Okuyun ve okutturun.
  • "Güncellenmiştir 03:48 - 07.12.2018"

    -Bugün her şey ters gitmek zorunda mı sanki?-
    Çoraplarım? Yine delik.. Bu kadar dikkat etmelerime rağmen! Çabalarım, devrilmiş çınar ağacının köklerinden yeniden filizlenen yeşil dalların yaşama sevinci gibi adete parmaklarımdan fırlayıveriyor... Askerde neredeyse kaybedeceğim ayaklarımın, bana son anda tutulması ve sadece bir ayak-parmağım; ve de bir kaç kırılan, yerinden yanlış çıkmaya alışmış tırnağım...
    Tırnak makasımı her zaman ki gibi Subaylık yıllarımda alışkanlık haline getirdiğim, sevgilime almış olduğum hediye kutusuna koyardım, ve birkaç tane, anı'larımdan kalan zulümlerim. Bu tırnak makası da, böyle bir anı, fakat asla zulüm değildi. Belki de en çok gurur duyduğum tek eşyamdı. O kadar zulümün içinde bu eşyanın ne işi var diye sormayın, gayet mantıklı, bana güç veriyor; ne zaman bu kutudan bana geriye kalan hayal kırıklığım varsa, bir o kadar da dik durmam için sebebim var. Asla bir Türk askeri boyun eğmez... eğmedim de.

    Hayallerimi süsleyen, yarenim diye beklediğim zerafetin ve naifliğin gölgesinde kalan bayan Ülkü'nün, beni terk ettiği o gün, elimdeki kutu o gün sabaha kadar kucağımda kaldı. O yılların Teğmen'i olan ben, defalarca yakmak istesem de, hediye kutusuni bir türlü yakmaya cesaret edemedim.

    Aradan yıllar geçti, rütbelerim yıldızları görene kadar sürdü hayatım. Sonra bir bayan ile tanışabilme cesareti gösterebildim. Lakin bu durumda fazla uzun sürmeden, hüsranla bitti. Belki de hayatım boyunca en iyi ilişkilerimi, üniformamın içinde ki bende buluyordum. İnsanlar konusunda, hiç bir zaman başarılı olamadım. Söz konusu askerlerim olunca, -ah, onlar benim evlatlarım- dünya benim için yeniden doğmak, gibiydi...

    İki bin on beş yılında, Uluslararası bir görevden döndüm. Bir haftalık istirahat etmenin iyi geleceğini düşündüm. Altı aydır geminin içerisinde boğulmuştum, askerlerimle mutlu olsamda.

    İki bin on beş yılıydı. Altı aylık bir seferden dönüyordum, Uluslararası bir görevi icra ettikten sonra, Zonguldağ'ın Ereğli ilçesine demirledik, ikinci kaptana, Marmaris güzergahına demir almadan evvel, vardabandra erlerin, kule ile mors alfabesi çalışmalarını ve de Flag çalısmaları konusunda, alt kademede ki erbaş ve assubayların da gözetiminde olmasını emrini verdim. Askerlerimin hepsinden memnundum. Her biri, er'ler de dahil güzel yetiştirildiler, -vatan sevgisi başka bir şey..- - Belki de beni de sevdiklerindendir. Bu konuda benden mütevazi olmayı beklemeyeceğinizi umuyorum.

    Karargaha geçtiğimde okul arkadaşım Kurmay Kıdemli Yarbay M.'nin Ada çayını içtim, "bir tane daha istermisin" diye sorduğunda, daha sonra tertip diye söylenerek, bir zengin kalkışı yap-saydım. - neler olacağını bilmeden, kaderin beni çektiği yöne doğru yöneldim - - kendi makam aracını vermek isterdi. Fakat o çok sevdiğim 1950'lerin cip modelini sevdiğimi bildiği için, kapıda hazır durduğunu biliyordum. Önce lojmana, biraz istirahat edecek, ardından da deniz kenarında bulunan, restaurantta bir şeyler atıştırırım diye düşünüyordum.

    Komutanlıktan ayrıldım, askere "acelemiz yok evlat." dedim. Bir-iki dakika sonra caddeye çıktık, lambalarda durduk, yanımıza konforlu vip bir araç yanaştı, şüpelendim, araçta bir kişi vardı, hareketlerini tam hatırlamıyorum ama, kuşku uyandırıcı gelmişti, nedendir bilmiyorum.. tam hatırlıyorum dersem yalan söylemiş olurum. Askerin söylediğine göre, "evlat başımız dertte, lambalar yeşil yandı farzet..." , "çabuk gazla!"

    Üç hafta sonra açtım gözlerimi, ayaklarımdan birisini neredeyse kaybediyormşum. Çok büyük bir patlama olmuş, caddede kocaman otuz metre karelik bir oda düşünün, insan boyunda ki derinliğinte... Kendime geldiğimde Dostum Yarbay M. başımda bekliyordu. Uyandığımı fark edince şeker bulmuş çocuk gibi sevindi, tabii ben tekrar gittim (bayılmış ya da kendimden geçmişim, belki narkoz ve ilaçların etkisi..) sonra "İyimisin? Doktoru çağırın, hasta uyandı." nidaları...

    Şarapnel parçalarından dolayı bir kaç defa ameliyat oldum. O gün, bir trafik kazasında hayatını kaybeden bir vatandaşımızın böbreğini, üç gün sonra bana nakil işlemi yapılmış. Anlayacağınız üzere, efendim. şarapnel parçalarından böbreğimi kaybetmişim.. bir iki hafta sonra da Antalya'dan ayrıldım. Arada kontrollerim için gidip geliyordum, bazen uçak ile bazen de otobüs seyahati ile. Keyfim ve sağlığım iyi ise tabii ki otobüs.

    Hastaneden çıktığımda Akif Kara'nın ailesini ziyaret ettim. Nacizane bir kaç hediye götürmek istedim. Bir can borcum vardı. Yoksa iki hediye ile olacak iş değildi elbette ki... Akif Kara, bana böbreğini hediye eden merhum.. içerde fazla kalamadım.

    Haliyle emekli olduk, ama askerlikten vaz geçmedim. Her sabah saat beş gibi kalkar alışkanlık haline getirdiğim ve gençlikte yapamadığım namazlarımı; özellikle, sabah namazında hassasiyet gösterirdim. Bedenimi toparlamam aylar alsada sporu hiç aksatmadan hafif hareketlerle başlayarak, git gide ağırlaştırdım.

    O günden geriye kalan şükranlığım, cip'i kullanan er'in hiç bir şekilde patlamadan zarar görmeden çıkmasıydı. Sadece alnında ufak birkaç çizik olmuş, kendisini görrene kadar içim rahat etmedi.

    İki bin on yedi yılında, önce internetten, organ bağışı için bir kaç prosedür, ardından doku örnekler vs.. işlemlerinden sonra, benden sonra ki var olan insanlara, bana bıraktıkları hayatı, eksiksiz onlarında yaşamaları için ya da en azından, birilerine olan mahcubiyetimden kurtulmuş oldum.

    Bu arada ilik nakli bekleyen sekiz yaşında ki bir fıstığa da yardımcı oldum. Bazen beni arıyor, "komutanım, seni nasıl ayağima kadar getirdim?" diye şakalaşıyor. Bende bazen arayıp, "kız çirkin, insan komutanını ayağına çağırır mı?" diye candaşlarımdan en küçüğü ile sohbetleşiyorduk...
    Benim hikayem bu kadar.. daha sonra yeni hikayelerde buluşmak dileği ile.. sağlık mutluluk dilerim...
    Kadim TATAROĞLU
  • İntihar süsü vermek istiyorum kendime
    Yılbaşında falan hediye olarak
    Bir mektup falan yazsam sana...
    Kalbine mektup yazamıyor insan
  • Öncelikle bu kitabın bendeki ehemmiyeti çok derin.
    Yalnızlığıma şifâ olsun diye kendi kendime hediye aldım bu kitabı.
    Kendi kendine yetebilen insanların yapabileceği en son şeylerden birtanesiydi yaptığım.
    Her bir satırını hissede hissede okudum. Çok beğendim. Mutlaka tavsiye ederim.
  • Yaşar Kemal tarafından 32 yılda yazılmış kalın mı kalın dört kitaptan oluşan bir efsanedir İnce Memed serisi. Yıllardır okuyacağım deyip ama kalınlığından ötürü hep sonra okurum deyip ertelediğim ve geçen gün kendime zorla da olsa hediye ettirip okumaya başladığım kitap:) Yaşar Kemal’in bol bol halk diline yer vermiş olduğu bu kitapta zulme karşı, haksızlığa karşı, feodal zihniyete karşı bir başkaldırıyı anlatılmış. Kitabı okurken siz de İnce Memed ile o çakırdikenlerine basıyorsunuz, siz de o dağları karış karış geziyorsunuz, siz de isyana karşı susmayıp kendinizi eşkiya gibi hissediyorsunuz. Tasvirler , betimlemeler o kadar güçlü ki o anları yaşamadan, hissetmeden kitabı bitiremiyorsunuz. İyi okumalar diliyorum herkese.
  • Merhabalar.
    Daha önce adını sıkça duyduğum ama bir türlü okuyamadığım bir kitap idi. Bana hediye edip, okumama vesile olan meslektaşıma teşekkür ediyorum..

    Kitaptaki ana tema, benim de sorunundan muzdarip olduğum ‘yalnızlık’ üzerine kurulmuş. Ve yine benimde aynı sorundan muzdarip olduğum fiziksel değil, düşünsel yalnızlıktan bahsediliyor. Kitabımızın ana karakteri olan C.(yazar kendisine böyle hitap ediyor) sürekli içinden konuşarak etrafındaki kimsenin dikkat etmediği konular hakkında fikirlerini kendince tartışıyor. Kimsenin dikkat etmediği ayrıntılarla uğraşan bir karakter. Yani karakterimizin kafasında sürekli onlarca soru/sorun var. Kitabı beğenmemi sağlayan da ana karakterin bu özelliği oldu zaten. Bu özelliği ile C. bana çok benziyor ya da ben ona.. Ben de sürekli kafamda soru/lar ile dolaşan biriyimdir. Haliyle kitaptaki bu karakteri de kendime oldukça yakın gördüm. Adeta C.’de kendimi gördüm diyebilirim. C.’denin iç dünyası hakkında çok güzel bilgi veren şu alıntıyı sizinle paylaşmak isterim:

    İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka biriydi. Düşünüyordu: “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar eritiyorlar.” (…) “Bunlardan kurtulmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar…” kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. “Ne adamlar be. Güldüysem güldüm, size ne?” Duramadı orda, yürüdü. Eve gitmeyecek. İçindeki ‘sinemadan çıkmış kişi’yi öldürdüler. Sağ kalan sıkıntılı, kızgın. Hep ölçülü-biçimli mi davranmak gerek? Kim demiş? Başkaları eve gidecek sanırken o gidip bir meyhanede içecek.