Bahar Kuncir, bir alıntı ekledi.
22 May 10:41 · Kitabı okumayı düşünüyor

...
11 Kasım 1997 günü Veronika kendini öldürme zamanının -sonunda!- geldiğine karar verdi. Bir manastırda kiraladığı odasını dikkatlice temizledi, kaloriferleri kapattı, dişlerini fırçaladı ve yatağına uzandı.
...

Veronika Ölmek İstiyor, Paulo CoelhoVeronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho

Kalbini mi Yarıp Baktın :
Sinelerde olanı biteni bilen sadece Allah’tır. İnsan ise bilgi edinmede sınırlıdır. Sınırları zorlayan insan, telafisi zor sonuçlara maruz kalabilir. İnsan künhüne vakıf olmadığı olayları zahirine göre değerlendirir. Yine insan için esas olan beyandır. Bunun ötesini zorlamak yetki aşımıdır. Külfettir. Hele hele söz konusu durum bir insanın hukuku ise daha bir önem kazanır. Sorun şu, insanları yaptıklarında ve söylediklerinden değil de, kalplerinde olandan dolayı yargılamak… Birde yargılamanın akide alanında olduğunu düşünün. Bu ne cesaret! ?
Bu konuda Usame b.Zeyd'in başına gelenleri hatırla­yalım. Rasulullah (sav) düşman üzerine gönderdiği bir grup sahabi içinde Zeyd, çatışma esnasında kapıştığı hasmını tam öldürecekken, adam kelime-i şehadet getirerek Müslümanlara selam veriyor. Usame bu kişinin korkusundan, canını kurtarmak için şehadet getirdiğine hükmederek, adamı öldürüyor, sürüsüne el koyuyor. Sefer dönüşü, olay Rasulullah’a haber verilince çok üzülüyor, hiddetleniyor ve "kalbini yarıp baktınız da mı korkudan olduğunu anladınız!" di ye Zeyd'e çıkışıyor. "Usame, demek sen Rabbim Allah diyen birini öldürdün ha?" diyerek ha bire kınıyor. Usame Re sulullah' in bu ısrarlı kınayışları karşısında ne denli sıkıldığını şu sözlerle dile getiriyor: "Rasulullah bu sözü o kadar tekrarladı ki kendi kendime 'keşke bu olaydan sonra Müs­lüman olsaydım." Dedim. Daha sonra Usame'nin pişmanlık ve yakarışları üzerine Peygamberimiz onun için istiğfar edi­yor, bir köle azat etmesini emrediyor... Konu ile ilgili şu ayet nazil oluyor :
"Ey iman edenleri Allah yolunda savaşa çıktığınız za­man iyi anlayıp dinleyin, size selam verene, dünya hayatı­nın geçici menfatına göz dikerek "Sen mü'min değilsin" de­meyin. Çünkü Allah'ın nezdinde sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi an­layıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haber­dardır." (Nisa-94)
Kalplerde olanı okumaya izinli değiliz... Görevli de de­ğiliz... Bir başkasının kalbini yarıp bakma, ona göre hüküm bildirme makamında olmadığımıza göre, nerede durmamız gerektiğini iyi bilmeliyiz.... Şayet kalbe yönelik yapacak bir şeyimiz varsa, kendi kalbimizi masaya yatıralım, neşteri kendi sinemize vuralım... Herkes ancak kendi kalbini sorgu­lama mevkiindedir.
Ciddi bir karineye ve beyana dayanmaksızın, Müslü­manları bir takım şer'i değil indi gerekçelerle ceffel kalem İslam dışı görme yanılgısından kurtulmalıyız. Mezhebi asa­biyetler, grup asabiyetleri, çizgi asabiyetleri ile kendi dışındakileri din dışı görme marazına dönüşmemeli...
Tekfir hastalığı bir nevi insan kıyımıdır... Şabloncu bir yaklaşımla potansiyel muhatapları tüketmektir... Ne çağda? Haricilik, ne de çağdaş Mürcie bizim çizgimiz olmaması gerekir, diye düşünüyorum... Niyet okuyuculuk yetkisini kimse bize vermedi. Bize tanınmayan yetkiyi, hangi hakla kul­lanabiliriz?
İslam Tarihinde diğer bir kesit: İslam’ın Mekke dönemi, Müslümanların ağır baskı gördüğü bir dönemdir. İşkence, öldürme, boykot, hakaret birbirini izliyor. İnsan hassasiyeti­ni ayaklar altına alan ne varsa yapılıyor. Müslümanlar çile­lere sabrediyor, meşakkatleri göğüslüyorlar, ölümü bile gö­ze alıyorlar. Yasir ve Sümeyye bu dönemde vahşice şehit edilen ilk müslümanlar.
Oğul Ammar, baba ve annesinin gözleri önünde şehit edilişine şahit oluyor. O'ndan İslam ve Hz.Muhammed (sav) hakkında olumsuz sözler söylenmesi isteniyor. O da, işkencenin dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir an da, kendisinden istenenleri söylüyor. Sonra serbest bırakılıyor. O da doğru­dan soluğu Hz.Peygamberin yanında alıyor: "Ammar helak oldu Ey Allah'ın Rasulü" diyor. Hz.Peygamber (sav) onu sakinleştirdi, başından geçen­leri dinledi, sonra sordu:
"Senden istenenleri söylerken kalbin nasıldı?" Ammar kalbinin Hz.Peygamber'e ve İslam'a derin bir muhabbetle dolu olduğunu söylediklerini zorla söylettikleri­ni bildirdi. Ammar'a "Seni yine zorlarlarsa istediklerini söy­le" diye buyuruyor.
Bunun üzerin Ammar'ın "kalbindeki itminana" dikkat çeken şu ayet indi:
"Kim iman ettikten sonra Allah'ı inkar ederse kalbi imanla dolu olduğu halde (inkara) zorlanan başka fakat kim kalbini kafirliğe açarsa işte Allah'ın gazabı bunlaradır, onlar için büyük bir azap vardır," (Nahl -106)
Bu olayın bütün zamanlara uzanan bir değerinin olduğu bilmek, gerekiyor. Bütün zamanlarda hâkim güçler ile mü'minler arasında zorlu sınavlar olmuş, yukarıdan gelen baskılara tahammül edebilenler çıkmış, edemeyeni olmuş...
Böyle bir süreçte egemen güçlerin baskıları karşısında alınan tavırda "kalbi duruş" öne çıkıyor.
Size dayatılanlar karşısında kalbiniz nasıl?
Zilleti kanıksamak, zulmü içselleştirmek durumundamısınız yoksa kalbinizdeki öfke seli her gün kabarıyor mu? Zulme beklenen tepkiyi verememenin ızdırabı ile içiniz eziliyormu?
Ammar'ın "helak oldum" çığlığı yüreğinizde yankılanı­yor mu?
Tabi zorlukları, süreçleri bahane ederek kalblerini sa­tanlar da var...
Kur'an-ı Kerim'de Mümin suresi vardır. Bu sure ismini, Firavun'un ailesinden olup imanını gizleyen kişinin kıssasın­dan alıyor. Kalbinde imanı olup kendini gizleyen bu mümi­ni Kur'an yok saymıyor:
"Firavun ailesinden olup, imanını gizleyen bir mü'min adam şöyle dedi. Siz bir adamı, Rabbim Allah'tır diyor, diye öldürecek misiniz?. (Mümin -28)
O güne kadar gizlenen bu imanın nerede ve ne zaman yankı bulacağını nasıl bir aksiyona dönüşeceğini biz bile­meyiz ki?
Bundan dolayı biraz daha temkin, biraz daha ihtiyat...
Yalancı Peygamber Müseyleme Hz.Peygamber (sav) in ashabından iki kişiyi esir alıyor. Birine : "Benim Allah'ın Rasulü olduğuma inanıyor mu­sun?" dedi. "Evet" deyince onu bıraktı. Aynısını diğerine sordu. O da: "Hayır. Bilakis sen yalancısın" dedi. Onu öl­dürdü. Rasulullah (sav) buyurdu ki: "Serbest bırakılan ruhsa­tı almıştır. Zararı yok. Öldürülen ise, üstünü (azimeti) almıştır. Ne mutlu ona."
Anlıyoruz ki bir başkasının kalp alanı ile ilgili bir şey söyleyeceksek tekrardan bir daha düşünmemiz gerekiyor...
Biz kendi kalbimize yönelelim.
İslam'la ilişki, temelde bir kalp sınavıdır...
Kalbimize sarılalım...
Kalbimizi kaybetmekten korkuyorum...

Melis, bir alıntı ekledi.
13 May 14:55 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... kendini ve deliliğini.

Deli Kadın Hikayeleri, Mine Söğüt (Sayfa 44)Deli Kadın Hikayeleri, Mine Söğüt (Sayfa 44)
Sena, bir alıntı ekledi.
12 May 21:55 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

11 Kasım 1997 günü Veronika kendini öldürme zamanının -sonunda!- geldiğine karar verdi. Bir manastırda kiraladığı odasını dikkatlice temizledi, kaloriferi kapattı, dişlerini fırçaladı ve yatağına uzandı.

Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho (Sayfa 11 - Can Yayınları)Veronika Ölmek İstiyor, Paulo Coelho (Sayfa 11 - Can Yayınları)

Sakın harflerin yerini karıştırma! Bu kadar gerilmek için ne yaptığını düşün. Bir solukta okudum. Yazarın zamanla kendini geliştireceğini umut ediyorum.

Nesrin Ay, Düğün Evi'yi inceledi.
 10 May 16:18 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

NECİB MAHFUZ VE KİTAP YASAKLAMA HAKKINDA

1000k'dan önce yazarın hayatını öğrenme, düşünceleri ışığında eserleri ile buluşma gibi bir hedefim olmamıştı hiç. Şimdi ise kitabı okuduktan sonra ilk düşündüğüm olgu. Necib Mahfuz 1988 Nobel ödüllü, Mısır orijinli ve zamanında kitapları yasaklanmış, hakkında 'fetva' verilmiş bir yazar. Aziz Nesin'in Salman Rushdie'ye ait Şeytan Ayetleri kitabını çevirmesine ilişkin tartışmalar sonrası radyoda kendini savunduğu sırada 93 yılında çevirmek istediğini söylediği kitap da Mahfuz'un Cebelavi Sokağı'nın Çocukları Hatta Mahfuz için Cebelavi Çocukları olmasaydı Şeytan Ayetleri yazılamazdı denmiş ve yazar 1994 yılında kılpayı ölümden dönmüş. ( Şeytan Ayetleri'nin Türkçesi basıldı mı bilemiyorum.)

Türkiye’de de kitapları toplatmak, yasaklamak ya da yazarlarını yargılamak, hedef göstermek sıradan olaylar. Tüm yasaklanan kitaplar diye bir liste yapılsaydı karşımıza sadece kitap isimlerinden oluşsa bile muhtemelen bir kaç cilti bulacak bir seri çıkardı. Çünkü sadece Türkiye'de bugüne kadar olanlar 23000'i geçmiş durumdaymış.

Genel olarak bazı sebepler ön plana çıkıyor yasaklama mevzusunda. Halkı suça teşvik etmesi, halkın bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmesi, müstehcen olması, komünizm/siyonizm/..izm propagandası yapması, dine saldırı/dini değerleri aşağılaması en popüler nedenler. Mesela Bülbülü Öldürmek 'ırkçılık' içerdiği için, Alice Harikalar Diyarında 'hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı' gibi trajikomik sebeplerle çeşitli ülkelerde yasaklanmış.

Şimdi asıl soru bazı kitaplar yasaklanmalı mı ya da her kitap illa basılmalı mıdır? Bazı kısımları çıkartılması uygun mudur? Şu aralar Ankara grubunda Şibumi okunduğu için örnek ondan verilebilir, çıplak elle adam öldürme vs. (Gerçi Tuco Herrera sansürsüz ilk basımına sahipmiş :)) durması gereken kısımlar mıdır? Manevi değerleri aşağılamada bir sınır var mıdır yoksa sınırsız bir özgürlük içinde yazanlara hoşgörü mü duymamız gerekir? Şartlı, amalı cevaplarım, kırmızı çizgilerim var benim de bir çoğumuz gibi.

Kitaba gelirsek akıcı, sürükleyici, meraklandırıcı bir konusu, dört koldan bilinç akışı ile, iç monologlarla dolu, bir günümüzde, bir geçmişte seyreden bir anlatımı var. Beğenilmeyecek gibi değil. Sadece önemli bir sorun güzide ülkemizde Arapça aslından çeviren bulunamadığı için sanırım İngilizce'den çevrilmiş Kırmızı Kedi Yayınevi'nde. Lanet olsun'lar havada uçuşuyor.

Necmettin Zafer in #29041902 etkinliğiyle okudum. Nobel ödüllü yazarlara beklerim hepinizi.

G, Fedailerin Kalesi Alamut'u inceledi.
08 May 22:28 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Hayatı boyunca ne o bölgeye gitmiş ne de o bölgeden yetişmiş biri Bartol. Yarattığı kurguyu görünce hayranlığımın yanı sıra bu yaratıcılığının kaynağını bulma isteğiyle kavruluyorum. Yazdığı tek romanın bu olması da kafaları karıştırıyor. Oysaki yazar muazzam bir üsluba sahip.

Kitaba gelecek olursak, beni sarmaz diyenleri bile içine çekeceğine inandığım ve arkasında durduğum müthiş bir eser. Ne yalan söyleyeyim, yazarın İngiliz, Rus veyahut Amerikalı olmamasından ötürü popüler olmadığı kanaatindeyim. Öte yandan kitabın verdiği ilhamla naçizane bir öykü yazmıştım. Paylaşmak isterim.

YEŞİL

Hasan Sabbah’ın bir müridiyim ben. Onun için her şeyi yaparım; yeri gelir onun için ölürüm, yeri gelir onun için öldürürüm. Bazen kalenin dışında, bazen ise kalenin içindeyim… Ama her daim onunlayım. Kalbim onunla, bedenim onunla ve ruhum tabii ki onunla. O ki bize cenneti getiren, cenneti iliklerimizde hissettiren ve her istediğimizde tüm güzellikleri ayağımızın altına seren! Şüphesiz ki her daim ona inanacağım ve bu uğurda her şeyimi feda edeceğim. Söylediklerim, su götürmez bir gerçektir.

Alamut Kalesi’nin anlamı çok büyüktür. Bir başkaldırış, bir çözüm noktasıdır. Bunu dahi anlayamayan kendini bilmezler, efendimizi mütemadiyen suçlarlar ama onunla cenk edemeyecek kadar da acizdirler. Bu böyle biline ki, bu cesaretsiz mahluklar bizim inancımızdan ve yapacaklarımızdan bir köpek gibi korkmaktadırlar. Sahip oldukları aşağılık düşünceler, tıpkı veba gibi bu coğrafyayı kirletmekte ve bir an önce yok edilmeleri gerekmektedir. İşte böyle bir ortamda Hasan Sabbah tek kurtuluştur! Size bunları anlattığım mekanın yaratıcısı, gerçek sahibi olan Hasan Sabbah! Peki ben neredeyim?

Büyük bir avludayım. İzin verin size etrafı izah edeyim; size buraların havasını içinize çekme, bu güzellikleri zihninizde yaşama fırsatı vereyim. Paylaşmak, büyük bir erdemdir nihayetinde. Ağaçlarla çevrili bir avludayım. Papatyalardan, ortancalara, kasımpatılara… Bir sürü ama bir sürü çiçek var burada. Renk cümbüşü içerisindeyim. Kokuların şahaneliği burna bayram ettirir cinsten. Ağaçların gölgesi, esen ılık rüzgar ve her rüzgarda biraz daha benliğimize karışan harika kokular… Yaratıcıya minnet ettirircesine güzeller. Doyasıya koklanası, doyasıya bakılası… Peki sadece çiçekler mi var burada? Hayır! Gözlerini bana dikmiş siyah saçlı bir hatundan söz etmek isterim! Yeşil gözlü, beyaz tenli bir afetten. Çıkık elmacık kemikleri, muhteşem dudakları, tanrının bir milimetre bile yanlış çizmediği burnu olan bir afetten. Seyrederken sadece gözlerine odaklanıyorum ama bir yandan da gözün yaradılışına aykırı bir şekilde her yerini olabildiğince incelemeye çalışıyorum. Olmuyor ama deniyorum işte. Bakışlarında ölüyorum. Tekrar doğuyorum. Bakışlarında boğulurken aldığım keyfi anlayabilir misiniz? İnsan boğulurken keyif alır mı? Alıyormuş işte. Ben alıyorum. Ona bakarken yeniden doğuşu tadıyorum; ara sıra da kayboluşu. Bir insana bunu yaşatan ne olabilir? Aşk mı, inanç mı, sevgi mi? Bilmiyorum fakat yaşamaktan keyif alıyorum. Bu duyguyu seviyorum!

Sokrates’in bir öğrencisiyim ben. Her daim dinlerim, kendime dersler çıkarır, ona özenirim. Boşvermişliğine, kendisini ifade ediş biçimine hayranlık duyarım. Hayatı ele alış biçimine imrenir, ertesi gün para için yapmayacağım şey olmadığını fark edince kendimden nefret ederim. Lakin yine de giderim pazar yerine Sokrates’i dinlemeye. Mermer kaplı Atina sokaklarında çıplak ayakla yürüyüp paspal bir şekilde bir orada bir burada anlatan, erdemlik tohumlarını cömertçe etrafa serpmekte bir beis görmeyen bu adamı dinlemeye giden her genç gibi ona sorular sormaktan geri durmam. Her seferinde açık bir şekilde yanıtlar sorularımı. Sakalını okşarken diker bakışlarını bana, aşağılamaz. Zira aşağılarsa bu erdemli bir davranış olmaz. Bazen büyütür gözlerini, bazen dalar uzaklara. Ama her zaman bir cevabı olur.

İzin verin size anlık bilgiler vereyim. İşte yine sıcak bir Atina gününde pazar yerindeyim. Sokrates’in nerede olduğunu kestirmek hiç güç değil burada. Zira etrafındaki gençleri gördüğünüz anda anlıyorsunuz kendisinin görkemli varlığını, devasa düşünce bulutunun hacmini… Bir hayli popüler, bir hayli etkin Atina sokaklarında. Karısı ve çocukları pek hoşnut değil bu durumdan. Ama onun için düşünmek, hayat demek. “Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.” sözünden anlayabildiğimiz kadarıyla Sokrates’in sokaklardaki yaşamı, evdekinin pek bir üstünde. Burada bu sözün bir numaralı öznesi olan Xanthippe’den söz etmeyeceğim. Kendisini suçlamıyorum; şüphesiz ki onsuz Sokrates, bildiğimiz Sokrates olmazdı. İnsanlar, ilişkiler, anılardır bizi bizler yapan. Deneyimsiz, anısız ve macerasız bizler, boş bir levhadan farksızız.

Sokrates’in etrafını çevreleyen gençlerin arasına karışıyorum. Sokrates’in tam çaprazında! Yine o! İnanabiliyor musunuz? Burada da o var. Yeşil gözlü, beyaz tenli. Bu sefer kızıl saçlı. Tıpkı Hypatia gibi. Durun durun; kesinlikle Hypatia bu. Ama bu imkansız. Hypatia değil; Hypatia olamaz! Her yerde karşıma çıkıyor. Bu kez bana değil, Sokrates’e bakıyor. Olabildiğince Sokrates’e yoğunlaştırıyor bakışlarını. Sokrates’i ölesiye kıskanıyorum. Sokrates’i öldürmek istiyorum. Hasan Sabbah’ın Sokrates’i öldürme emri vermesini diliyorum. “Sokrates ölmeli!” diyorum sessiz haykırışlarla. Platon’u, Xenophon’u ve diğerlerini… Sokrates’ten başlayarak öldürmeliyim. Baldıran zehiriyle, belki de bir buz baltasıyla. Ama hepsini!

Zihnimdeki parçalar kayıyor. Çukurun içinde yuvarlanıyorum. İşte sonunda bana bakıyor ama bilincimi yitirmek üzereyim. Dayanamıyorum. Yeşil gözlerine tutunmaya çalışıyorum. “Tut beni.” diyorum. Duymuyor, duymadığına eminim. Sokrates bağırarak konuşuyor; sesini bastıramıyorum. “Ah lanet olası ihtiyar!” diyorum.

Stefan Zweig’in iyi bir okuyucusuyum ben. Bütün yalnızlar gibi özgür ve bütün özgürler gibi yalnız hissediyorum. Nietzsche’yi anlattığında bir başka seviyorum onu. Dehasının parıltılarını her kitabında bir ışık buklesi şeklinde bizlere sunarken verdiği ilhamı kelimelerle anlatamıyorum.

Gözlerim yarı kapalı. Neresi burası? Komodinin üstündeki eşyalardan, odanın kasvetli havasından anlıyorum; Rua Gonçalves Dias 34, Petrópolis, Rio de Janeiro burası.

Bunaltıcı odayı izlemeye dalmışken yeni fark ediyorum kollarımın arasındaki beyaz tenli yeşil gözlü kadını. Yine o! Gözleri yarı açık yarı kapalı. Bana bakıyor; ne olduğu çözemiyor.

Arka planda Sokrates’in sesi yankılanıyor.

“Hayattan uzaklaştığımız ölçüde gerçeğe yaklaşırız!” diye haykırıyor.

Ben ise gerçekliğimden her geçen saniye hızlıca uzaklaşıyorum. Hakikatin esiri olmak üzere yol alıyorum; farkındayım ama durduramıyorum. Teslim oluyorum yavaşça, en azından yeşil gözlerinde boğularak yapıyorum bunu. Göz kapaklarımın her saniye mikro santim boyutlarında kapandığını hissedebiliyorum. Bir şeylerin ters gittiğini anlıyor; görüyorum. Tam olarak bana bakıyor, üzgün bakışlar atıyor, ne olduğunu çözmeye çalışıyor ama çözemiyor. Onun üzülmesini gönlüm el vermiyor; ah dayanamıyorum. Son enerjimle ellerini tutuyorum; kaşlarını çatıyor, bilincim kapanıyor, yeşil…

Boğuluyorum. İnsan boğulmaktan keyif alır mı? Alıyormuş işte!

Edmund Spencer - Kafkas gerillası
...Kuzeyden gelen insanlar, cesarette onlara eşit olmalarına rağmen, zeki rakiplerini farklı kılan çeviklik, aklı başındalık, yaratıcılık ve kurnazlık konusunda geri kalıyorlar. Kafkas gerillaları asla tek bir hat şeklinde değil, koşullara göre belki elli, yüz ya da daha fazla kişiden olulan gruplar halinde saldırırlar. Bir kez ateş ettikten sonra dağılırlar; ardından toplanıp yeniden saldırıya geçerler ve güvenli bir pozisyon almayı asla ihmal etmedikleri için, talihsiz Ruslar toprak yarılıp içine girmiş gibi yok olan bir düşmana karşılık verme şansını bile bulamadan kurban olurlar. Bütün savaş yöntemleri arasından en çok kovalamada üstündürler; çünkü düşmanın geri çekilirken en ufak bir şekilde düzenini kaybetmesi, bu gerillaların büyün bir orduyu imha etmeleri için yeterlidir. İyi eğitilmiş bir gerilla için atının öldürülmesi nispeten küçük bir kazadır. Çünkü bütün silahlarını üzerinde taşıdığından ve meşhur çevikliği sayesinde düşmanına kendini öldürme şansı vermez. On olaydan dokuzunda, talihsiz bir Rus'un üstüne kaplan gibi atlayıp onu yere serer ve boş eğere sıçrayıp atını alarak şimşek gibi ormanda kaybolur.
Türkiye, Rusya Karadeniz ve Çerkezistan - sayfa 330-331.

S. Ali, bir alıntı ekledi.
 30 Nis 00:15 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bir devlet kendi varlığına silahlı hücum yapıldığı zaman kendini korumak için silah kullanır. Hakimin eline silah verip suçlu bulduklarını mahkeme salonunda öldürme hakkı yoktur. Amerika, Rusya ellerinde silahla dava gören ilkel hakimlerdir.

Herkese Bilim Teknoloji - Sayı 109, Kolektif (Sayfa 5 - HBT Yayıncılık - Doğan Kuban-)Herkese Bilim Teknoloji - Sayı 109, Kolektif (Sayfa 5 - HBT Yayıncılık - Doğan Kuban-)