• Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı:

    Dağdan, kırdan koşup gelen küheylan
    Serin bulak suyunun tadını bilir.

    Yiğidi serinleten yar dudağıdır
    Her lezzeti, her sevinci onda bulur
    Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken.

    Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi.

    Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada esen rüzgâr gibi serseri, savruk bir hayat sürdüğünü söyler, eleştirirlerdi onu.

    Raymalı-Aga bir toya varıp tamburunu çalmaya başladı mı, herkes susup onu dinler, gözünü kulağını ondan ayıramazdı. Yalnız sevenleri değil, onun serseri bir hayat sürdüğünü söyleyip eleştirenler de büyülenirdi o tamburunu çalarken. Gözlerini onun ellerinden ayıramazlardı, çünkü bu eller tamburun tellerine dokununca gönüllerdeki en güzel duyguları uyandırır, coştururdu. Gözlerini onun gözlerinden de ayıramazlardı, çünkü ruh ve düşüncelerinin bütün gücü, alev alev gözlerine, bakışlarına yansır ve durmadan değişirdi. Gözlerini onun yüzünden de ayıramazlardı, çünkü o ilhamlı güzel yüzün hatları, çok rüzgârlı bir günde deniz yüzeyi gibi dalgalanır, değişirdi...

    Evlendiği kadınlar onun yolunu gözlemekten, gelmesini beklemekten bıkar, umutsuzluğa düşer ve onu terkedip giderlerdi. Nice kadınlar da vardı ki, gece-gündüz onun aşkıyla yanar, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde onu görür, gizli gizli gözyaşı dökerlerdi.

    İşte böyle geçiyordu onun hayatı.. türküden türküye, toydan toya, eğlenceden eğlenceye koşarken koca bir ömür geçti gitti. Farkına varmadan ihtiyarlık gelip çattı. Önce bıyıklarında birkaç kıl beyazlaştı, sonra saçı-sakalı ağardı. Sarala bile çok değişmişti: Yelesi, kuyruğu seyrelmiş, vücudu çökmüş, beli bükülmüştü. Ancak, yürüyüşüne bakanlar, onun bir zamanlar harika bir at olduğunu anlıyorlardı. Raymalı-Aga, gururlu yalnızlığında, dalları kuruyan koca bir çınar gibi, ömrünün kışına gelip çatmıştı... Bir gün ansızın anladı acı gerçeği: Ne çadırı vardı ne yuvası, ne koyunu vardı ne kuzusu, ne eşi vardı ne işi! O zaman küçük kardeşi Abdilhan onu yanına aldı. Ama önce yakın akrabaların ve kabile ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda ondan şikâyetlerini bildirdi, acı sözler söyleyip artık aklını başına toplaması gerektiğini anlattı. Sonra, ağabeyi için ayrı bir çadır kurdurdu. Burada, çamaşırının yıkanması, yemeğinin hazırlanması gibi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri de aldı.

    Raymalı-Aga bundan sonra ihtiyarlık üzerine türküler söylemeye, ölümü düşünmeye başladı. O günlerde hüzünlü ama ölümsüz güzel türküler besteledi. Artık gezip dolaşmadığı için, derin konuları düşünüyordu. Bütün çağlarda bütün düşünürlerin aklına takılan düşünceyi o da soruyordu kendisine: İnsanın dünyaya geliş sebebi nedir? Niçin yaratılmıştır?

    Artık vaktini toylarda, şenliklerde değil çadırında geçiriyor, bu yüzden de daha çok üzüntülü türküler söylüyordu. Anılarla yaşıyor, yaşlı insanlarla bu ölümlü dünyanın boşluğu üzerinde sohbetler yapıyordu.

    Allah şahittir ya, ömrünün son mevsiminde onu allak bullak eden o olay olmasaydı, hayatını huzur içinde bitirip gidecekti.

    Bir gün dayanamadı, emektar Sarala’yı eyerleyip, biraz oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için, büyük bir şenliğe gitti. Ne olur ne olmaz diye, tamburunu da almıştı. Onu toya çağıranlar köyün ileri gelenleri ve çok saygıdeğer kişilerdi. Tambur çalmasa bile şeref konuğu olarak bulunması için ısrar etmişlerdi. Raymalı-Aga da bu rahatlıkla ve çabucak dönmek niyetiyle yola hazırlanmıştı.

    Raymalı-Aga’yı büyük bir saygı ile karşıladılar. Onu ak kubbeli en güzel yurt(çadır)a götürüp başköşeye oturttular. Saygıdeğer insanlarla sohbet edip onlarla birlikte kımız içti, yakınları için en iyi dileklerini bildirdi.

    Avılda (köyde) toy töreni büyük bir neşe içinde sürüp gidiyordu. Gençlerin şen kahkahaları, şarkıları duyuluyordu her tarafta. Yeni evlenenlerin şerefine düzenlenen at yarışı için büyük hazırlık yapılıyor, aşçılar ocak başlarında koşuşuyor, uzaktan yılkıların kişnemesi duyuluyor, kaygısız köpekler oynaşıyordu. Ve bozkırdan esen bir rüzgâr çiçek açmış otların kokusunu getiriyordu... Ama, öbür yurtlardan yükselen müzik sesleri, şarkılar, Raymalı-Aga’nın fazlasıyla dikkatini çekiyor, hele arada bir genç kızların kahkahaları duyulunca onlara kulak kabartmaktan kendini alamıyordu.

    Yaşlı ozan, hüzünlü bir özlem, heyecan içinde kalıyordu onları dinlerken. Yanındaki yaşlı insanlara bir şey söylemiyor, belli etmemeye çalışıyordu ama, geçmişe, gençlik günlerine dalıp gitmişti. Genç, yakışıklı olduğu, çevik Sarala’ya binip yollara düştüğü günlere... O zamanlar geçtiği yerlerde otlar Sarala’nın toynakları altında ezildikleri için ağlar ya da güler, onun türkülerini dinleyen güneş ona doğru koşar gelirdi. Esen rüzgârı bağrı ile karşılar, tamburunun sesini dinleyenlerin yüreklerinde odlar tutuşurdu. Ağzından çıkan her şey havada kapılırdı. O zamanlar sevmeyi de, acı çekmeyi de, ölüp ölüp dirilmeyi de bilirdi. Üzengide doğrulup vedalaşırken gözyaşı dökmeyi de bilirdi. Niçindi bütün bunlar? Şu ihtiyarlık çağında pişman olmak, boz küller altında korların sönüp gitmesi gibi, gençlik yıllarının geçip gittiğini görerek acı duymak için mi?

    Raymalı-Aga gittikçe mahzunlaşıyor, suskunlaşıyor, düşüncelere dalıyordu. Birden çadıra yaklaşan ayak sesleri duydu. Kulaklarına konuşma sesleri, gerdanlık şakırtısı, ancak kadın elbiselerinin eteklerinden çıkan hışırtılar geliyordu. Derken, çadırın işlemeli kapı örtüsü tâ yukarıya kadar kalktı ve eşikte, tamburunu göğsüne bastırarak tutan bir genç kız göründü. Kızın yüzü ay gibi, kaşları yay gibiydi. Ok gibi saplanan bakışı ve bir meydan okuyuşu vardı. Kömür kara gözlü, selvi boylu, Tanrı’nın özenerek yarattığı bir güzeldi. Boyuna bosuna, yüzünün hatlarına, giyim kuşamı da pek iyi düşüyordu. Arkasında kız arkadaşları ve birkaç yiğit de bulunan genç kız, çadırdaki saygıdeğer konuklardan, ansızın gelip rahatsız ettiği için özür diledi. Sonra da onların tek kelime söylemelerine fırsat bırakmadan, tamburunun tellerine dokunarak Raymalı-Aga’ya hitap etti:

    “Vahaya can atan bir kervan gibi, selama geldim ben, selamlar olsun. Gürültü patırtı yaparak geldik, bizi kınama. Toy-düğün olanda coşku olmaz mı? Coşuyoruz..

    “İçimde gizli bir korku, bir ürperti ile okuyorum bu türküyü... Bu türkü ile aşkımı açıklıyorum diye sakın şaşırma, cüretimi de bağışla. Bir tüfek nasıl barutla dolarsa, ben de öyle cesaretle dolduruldum..

    “Günlerimi hür yaşadım toylarda, şölenlerde. Ama arı gibi damla damla biriktirdim balımı.. bugün için sakladım. Vaktim gelince açmak için gonca oldum, bekledim, işte vakit geldi, goncanın açtığı gündür bugün...”

    Raymalı-Aga, şaşakalmış, dona kalmıştı. Eğilip selamını almıştı ama, “Kimsin sen güzel yabancı?” diye soramıyor, onun şarkısını kesmek istemiyordu. Yalnız, hayran hayran bakıyordu. Kınamasalar, kolunu kanadını açıp koşacaktı ona. Ruhu allak-bullak olmuştu. Kanı kaynamaya, yüreğini tutuşturmaya başlamıştı. Eğer oradakilerin özel bir görme yetisi olsaydı, her şeyi görebilselerdi, onun yüreğinin canlanıp çırpındığını, sonra büyük bir kartal gibi kanatlanıp yükseldiğini görürlerdi. Gözleri yeniden canlanmış, parlamış, uzun süreden beri beklediği o sesi gökyüzünden duyunca kulak kesilmişti. Raymalı-Aga, şimdi geride bıraktığı yılları, kocamışlığını unuttu ve başını dikleştirdi.

    Genç kız şarkısını söylemeye devam ediyordu:

    “Derdimi bilesin ey ulu âşık, adımımı nasıl attım, ayağına nasıl geldim ben bugün. Küçüklüğümden beri seviyorum seni Raymalı-Aga, ey Tanrı vergisi, ey Hak âşığı! Seni her yerde izledim, sesin nerden gelse oraya koştum, atını nereye sürsen oraya gittim. Senin gibi, senin bugün de olduğun gibi ünlü bir ozan olmak idi emelim, bu emelimden dolayı beni kınama Raymalı-Aga, ey türkünün eşsiz ustası. Gölge gibi ardına düştüm senin, ezgilerini ilâhî gibi, dua gibi, manilerini sihirli sözler gibi ezberledim. Güzel bir günde huzuruna çıkıp aşkımı itiraf etmek, hayranlığımı belirtmek için yaktığım türküleri sana okuma cesareti, sana ulaşım gücü versin diye, gece-gündüz Tanrı’ya yalvardım. Tanrı cüretimi bağışlasın, senin gibi bir müzik ustası ile atışmak, yarışmak istedim. Ey Raymalı-Aga, ey eşsiz üstad, başkalarının gerdek gecesini beklemesi gibi bekledim ben bu günü. Yenilsem ne çıkar, ram olsam ne gam! Ama ben çok küçüktüm, sen ise çok büyük, çok ünlü ve herkes tarafından sevilen, sayılan idin. Şan-şeref kuşatmıştı çevreni. O büyük kalabalıkta, toylarda, şölenlerde, benim gibi küçücük bir kızı nasıl farkederdin? İçimden utanç duysam da, türkülerinle sarhoş oluyor, senin aşkınla yanıp tutuşuyordum. Gizli gizli hep seni düşledim ben, seni sevdim, senin karın olmayı istedim hep. Buna cüret ettim işte. Söz sanatında senin kadar usta olmak, müziğin sırrını senin kadar bilmek ve senin gibi çalabilmek için, yemin ettim ey üstadım.. Tâ ki senin bakışlarından korkmayayım, sana bu övgüleri söyleyebileyim, aşkımı önüne serip, sana meydan okuyayım. İşte geldi o gün, karşındayım. Gör beni! Yargıla beni! Bugüne ulaşmak için bir an önce büyümek istiyordum, vakit benim için çok yavaş geçti ve ancak büyüdüm. Sonunda, bu baharda erdim on dokuzuma. Ve sen, ey Raymalı-Aga, seni düşlediğim çocukluk çağımda nasıl idiysen yine öylesin. Yalnız saçların biraz kırlaştı, ne gam! Saçlarına ak düşmemiş olanları sevmek zorunda olmadığım gibi, ak saçlıları sevmeme de kimse engel olamaz.. Ve işte karşındayım! Benden hiç çekinme, apaçık söyle. Beni eş olarak, karın olarak kabul etmeyebilirsin, ama seninle yarışmaya gelmiş yırcı olarak reddedemezsin!. Sana meydan okuyorum, büyük üstad, haydi, söz senin! Konuşsun tambur!.”

    Raymalı-Aga ayağa kalktı:
    - Kimsin sen? Nerden geldin? Adın ne?
    - Benim adım Begimay.
    - Begimay demek? Peki, bugüne kadar nerdeydin? Niye geciktin? Nereden çıkageldin?.
    Bu sözleri istemeden kaçırmıştı ağzından. Üzgün, karamsar, başını eğdi.
    - Az önce söyledim Raymalı-Aga, küçüktüm, büyümeyi bekledim...
    Raymalı-Aga başını sallaya sallaya cevap verdi:
    - Her şeyi anlıyorum da, yalnız bir şeyi anlamıyorum. Benim kaderim, alın yazım, niçin böyle yazılmış? Senin gibi baharını yaşayan bu kadar güzel bir kızı, felek niçin ben kışa girerken, son günlerimi yaşarken çıkarıyor karşıma? Bugüne kadar gördüklerimin bir hiç olduğunu, boş bir hayat yaşadığımı, bir gün senin gibi bir güzeli görünce anlıyayım diye mi? Kader bana niçin böyle acımasız davranıyor?

    - Acı acı sitem etmene hiç gerek yok Raymalı-Aga! Talih beni karşına çıkardı diye, benden şüphe etme! Benim için en büyük mutluluk seni mutlu etmektir. Genç kız sevgisiyle, şarkılarımla, tertemiz aşkımla, en tatlı okşayışlarımla mutlu kılacağım seni. Bana inan, bana güven Raymalı-Aga. Eğer şüphelerini yenemezsen, sevgi yolunu, gönül kapını yüzüme kapatsan bile, sana olan aşkım kalbimden çıkmayacaktır. Senin gibi bir söz ustası ile yarışmayı, sınanmayı da şereflerin en büyüğü sayacağım.

    - Ne diyorsun Begimay? Sen ne diyorsun? Sözde, sazda yarışmak, sınanmak da neymiş ki! İçinde yaşadığımız düzenle pek bağdaşmayan aşk gibi korkunç bir sınır varken, sazda sözde sınanmak neymiş ki! Hayır Begimay, hayır, seninle güzel söz söylemede yarışmam ben. Yarışacak gücüm kalmadığı için değil, kelime hazinemin kurumuş olmasından değil, sesimin kısılmasından, körleşmesinden değil, sana hayran olmaktan başka bir şey istemiyorum. Hayranım sana! Seninle ancak aşkta yarışırım Begimay, sevgide yarışırım!.

    Raymalı-Aga bu sözleri söyledikten sonra tamburunu aldı, tellerini yeniden akord etti ve usta parmaklarıyla dokundu. Eski günlerde olduğu gibi coşkulu, duygulu, çalmaya başladı. Bazen, otları hışırdatan hafif bir yel oluyor, bazen ak bulutlu gökyüzünde uğuldayan bir fırtına. O günden beri yeryüzünde söylenegelen “Begimay türküsü” işte böyle doğdu:

    “.. Uzaklardan bulak başına susuzluğunu gidermek için gelmişsen, ben de rüzgâr gibi eser gelir, ayaklarına kapanırım Begimay!
    Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmemek için direnirim Begimay!
    Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay!
    Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay!
    Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır...”

    Raymalı-Aga “Begimay Türküsü”nü böyle okudu.

    O günü, Raymalı-Aga ve Begimay’ın karşılaştıkları o günü, insanlar hiç unutamadılar. Herkes onlardan sözediyor, başka bir şey konuşmuyordu. Bütün oba toy şenliğindeydi. Beyaz çadırlar süslenmiş, herkes bayramlık elbiselerini giymişti. Atlılar da, atlar da pırıl pırıl idiler. Ve gelin alayı güveyin evine doğru yola çıkmıştı. Raymalı-Aga ve Begimay alayın en önünde idi. Tambur çalıyor, kaval çalıyor, şarkı okuyor, yanyana, atlarının üzengileri birbirine değerek ilerliyor, Tanrı’dan Peygamber’den genç evliler için mutluluk diliyorlardı. Biri bırakıyor, biri alıyordu. Biri bırakırken öteki çalıyordu...

    Onları dinleyen insanlar hayran kalıyor, mutlu oluyorlardı. Onların ayakları dibinde otlar açılıyor, gülüyor, kır ateşlerinin dumanları çevreye yayılıyor, yanlarında kuşlar uçuşuyor, cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Küçük çocuklar taylara binmiş, iki âşığın etrafında fır dönüyorlardı...

    Raymalı-Aga, bu yaşlı ozan, tanınmaz olmuştu. Sesi eskisi gibi çınlıyordu, hareketleri eskisi kadar çevikti ve gözleri, yeşil çayırın ortasına kurulmuş beyaz bir çadırın ışıklı iki penceresi gibi parlıyordu. Emektar atı Sarala bile canlanmış, gençleşmiş, çevikleşmişti. Başını gururla, dimdik kaldırıyordu.

    Ama, o coşkulu sahneyi nefretle karşılayanlar, Raymalı-Aga’nın yüzüne tükürmek isteyenler de vardı kalabalığın arasında. Bunlar daha çok onun yakın akrabaları, onun mensup olduğu Barakbay aşiretinden idiler. Toyda bulunan Barakbaylılar bunu bir çılgınlık, yüz kızartıcı bir davranış olarak görüyorlardı. Ömrünün kışında, saçı sakalı ağardıktan sonra çıldırmış mıydı bu adam! Bazıları hemen Raymalı-Aga’nın kardeşi Abdilhan’a haber saldılar ve ona kafa tuttular: “Raymalı denen bu kocamış köpek bizi böyle rezil ederse, seni nasıl bucak başkanı seçeriz? Seçim sırasında öbür aşiretler bu olayı ortaya alıp bizimle alay etmezler mi? Onun toyda, genç bir tayın kişnemesi gibi bağıra bağıra türkü söylediğini, kahkaha atıp güldüğünü işitmedin mi? Ya yanındaki o kıza, o körpe kancığa ne demeli! Herkesin gözü önünde birbirlerine neler diyorlar, neler! Ne utanç verici, ne yüz kızartıcı bir şey! Kız onun aklını başından almış, iyice baştan çıkarmış. Nasıl katılır böyle bir kaltağa! Olay bütün avıllara yayılmadan Raymalı’yı yola getirmelisin!”

    Abdilhan kocayıncaya kadar, eğlenceden eğlenceye koşan, serseri bir hayat yaşayan ağabeyine zaten çok kızıyordu. Ama artık iyice yaşlandığına göre aklını başına toplamıştır diye düşünüyordu. O böyle düşünürken Raymalı’nın Barakbaylar’ı rezil etmesi onu da çileden çıkardı. Atına atladığı gibi, kalabalığı yara yara düğün alayına yaklaştı. Bir yandan da kamçısını havada sallayarak bağırıyordu: “Aklını başına topla! Yaşını başını bil! Dön eve!”

    Raymalı-Aga coşkular içindeydi, yüreğinden gelen manileri okuyor, melodiler içinde yüzüyordu. Kardeşini ne duydu ne de gördü. Ona hayran atlılar çevresini kuşatmış, genç kızla karşılıklı deyişlerini zevkle dinliyor, her sözünü kapmaya çalışıyorlardı. Raymalı’ya engel saygısız kardeşini durdurup sıkıştırdılar, atına ve kendisine kamçılarıyla vurmaya başladılar. O kalabalıkta kimin sıkıştırdığı, kimin vurduğu belli olmuyordu. Abdilhan, kurtulmak için atını sürüp kaçmaktan başka çare bulamadı.

    şıklar türkü söylemeye devam ediyorlardı. Ve işte yepyeni bir türkü daha doğmuş, dudaklarda dolaşmaya başlamıştı:

    “.. Aşk oduna düşen maral, sabah erken melemeye başlayınca sesi dağlarda, boğazlarda yankı yankı duyulur..” diyordu Raymalı.

    “.. Kuğu kuğusundan ayrı düşende, güneş bile gözüne kapkara bir leke olarak görünür...” diye cevap veriyordu Begimay.

    Böylece, genç evliler şerefine türküler, maniler söyleniyordu. Biri bırakıyor, öbürü alıyor, biri söylüyor, öbürü cevap veriyordu...

    Abdilhan’ın atını sürüp uzaklaşırken duyduğu öfke ve kinden Raymalı-Aga’nın haberi yoktu. Barakbaylar’ın ona niye kızdıklarından, ona nasıl korkunç bir ceza hazırladıklarından da haberi yoktu.

    şık ozanlar çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı...

    Abdilhan, eyerin üzerine yatıp fırtına habercisi kara bir yel gibi esti, kendi avılına geldi. Hısım akrabası kurt sürüsü gibi etrafını sarmış, onu kışkırtıyorlardı:

    - Ağabeyin aklını oynatmış! Çıldırmış! Bu ne rezalet! Bu ne kepazelik! Hemen yola getirmeli onu!

    şıklar ise çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı! şıkların müziğine uyarak güvey evine doğru ilerleyen düğün alayı bir yere gelip durdu. Burada uğurlayıcılar ayrılacaktı. Mutluluk dileklerini tekrarladılar. Raymalı-A- ga, kalabalığa dönerek şunları söyledi:

    - “... Bugünü gördüğüm için mutluyum. Şükürler olsun, talih bana kendim gibi bir akın (âşık-ozan) olan bu genç, güzel Begimay’ı bir ödül olarak gönderdi. Ancak çakmak taşı, çakmak taşına sürtününce kıvılcım çıkar; güzel söz söyleme sanatında da ozanlar ancak birbiriyle yarışarak bu sanatın sırrını kavrayabilir, ona ulaşabilirler. Ama daha da önemlisi, batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum...”

    Begimay da cevap verdi ona:

    - Raymalı-Aga, ben de dileğime kavuştum, rüyalarım gerçek oldu. Artık senin izinden ayrılmayacağım. İstediğin zaman, istediğin yere çalgımı alır gelirim; türkümü türküne katmak, seni sevmek ve senin tarafından sevilmek için koşar gelirim. Bugün hiç tereddüt etmeden, hayatımı kaderime bırakıyorum. Korkmadan, istekle, coşkuyla...

    Bu sözleri türkü oldu ve böyle okundu.

    Düğün alayını oluşturan kalabalığın karşısında, iki âşık, iki gün sonra başlayacak büyük bir panayırda buluşmak, her taraftan toplanacak kalabalığın önünde çalıp söylemek için sözleştiler.

    Düğün alayı işte bu güzel haberi alarak dağıldı. Haber bir anda ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ulaştı. Haberi sevinçle karşılayanlar da vardı, nefretle karşılayanlar da...

    - Panayıra! Panayıra gelin!
    - Atınızı eyerleyin ve hiç durmadan panayıra gidin!
    Haber, yankı yankı yayıldı:
    - Ne büyük bir şenlik olacak!
    - Ne eğlence! Ne eğlence!
    - Çok güzel şey! Bulunmaz bir olay!
    - Yüz karası bir şey bu!
    - Çok güzel! Çok!
    - Neresi güzel? Utanç verici! Ne saçmalıktır bu!
    Raymalı-Aga ve Begimay yolun ortasında birbirinden ayrıldılar:
    - Panayırda görüşürüz Begimay!
    - Panayırda görüşeceğiz Raymalı-Aga!.
    Biraz uzaklaştıktan sonra başlarını çevirip yine bağırdılar:
    - Panayırda buluşuruz Begimay, hoşça kaaal!
    - Buluşuruz Raymalı, hoşça kaaal!

    Güneş batmak üzereydi. Uçsuz bucaksız bozkıra, akşamın sisli beyaz bulutu çöküyordu. Mevsim yazdı. Otlar kuruyup sararmaya yüz tutmuş, kokuları çevreye yayılmıştı. Dağlara yağmur yağmış, hava hafif bir serinlik getirmişti. O güzel yaz akşamında, güneş iyice batıp kaybolmadan önce, çaylaklar alçaklardan uçuyor, yavru kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlardı...

    Raymalı-Aga, atı Sarala’nın yelesini okşadı:

    - Ne güzel bir sessizlik, Cennet kadar güzel bir hava, dedi. Ah Sarala, emektar yoldaşım, sanlı atım! Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek?

    Kocamış da olsa, Sarala, pofurdaya pofurdaya, sürçmeden, yavaşlamadan gidiyordu. Bütün gün eyer altında dolaşmıştı. Şimdi efendisini bir an önce çadırına ulaştırdıktan sonra, dereden serin bir su içmek, bacaklarını dinlendirmek ve ay ışığında otlamak istiyordu.

    Derenin dirseğini döndüler: İşte avıl, işte beyaz çadırlar, ocaklardan kıvrıla kıvrıla yükselen dumanlar.

    Raymalı-Aga çadırına gelince attan indi ve hayvanı bir kazığa bağladı. Hemen çadıra girmemiş, dışarıda, ocağın başında oturup biraz dinlenmek istemişti. İşte bu sırada bir komşu çocuğu geldi yanına:

    - Raymalı-Aga, sizi çadıra çağırıyorlar, dedi.
    - Kim çağırıyor?
    - Bizimkiler, Barakbaylar.

    Raymalı-Aga çadıra gitti, eşikten içeri adımını atar atmaz aşiretin ileri gelenlerini gördü. Yarım ay şeklinde sıralanıp oturmuşlardı. Kardeşi Abdilhan da vardı bunların arasında. Biraz kenarda kalmış, asık suratını yere eğmiş, öylece duruyordu. Gözlerini kaldırıp bakmadı bile. Belli ki bakışlarında gizlemek istediği bir şey vardı. Raymalı-Aga çadırında toplananları selâmladı:

    - Selamünaleyküm. Hayır ola? Bir şey mi var?
    - Seni bekliyorduk, dedi meclisin aksakalı.
    - Beni bekliyor idiyseniz, işte geldim, geçip aranıza oturayım bari..
    - Dur orada! Kapının ağzında kal, oraya diz çök bakalım!
    - Bu da ne demek oluyor? Bu çadırın sahibi benim!
    - Hayır, artık sen değilsin! Aklını yitirmiş bir ihtiyar hiçbir şeyin sahibi olamaz!
    - Ne demek istiyorsunuz siz?

    - Şunu istiyoruz: Artık toydan toya, şölenden şölene gitmeyecek, serseri hayatına son vereceksin. Toyda, yaşına başına bakmadan, birlikte yüz kızartıcı şarkılar söylediğin o kızı aklından çıkarıp atacaksın. Bizi rezil-rüsva ettin. Şimdi diz çöküp pişmanlık duyduğunu söyleyecek, bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair yemin edeceksin! Bir daha asla, asla görmeyeceksin onu!

    - Siz boşuna nefes tüketiyor, boşuna konuşuyorsunuz. Yarın değil öbürgün onunla panayırda buluşacak, bütün halkın karşısında çalıp söyleyeceğiz!

    Aksakallar öfkeyle bir ağızdan bağırdılar:
    - Bizi rezil edecek!
    - Daha vakit varken sözünü geri al!
    - İyice bunamış bu adam!
    - Aklını oynatmış!
    Aksakalların başı bağırdı:
    - Susun! Bir ağızdan konuşmayın! Ey Raymalı-Aga, bütün söyleyeceklerin bu kadar mı?
    - Evet,
    - Duydunuz değil mi Barakbaylar, bu günahkâr kardeşimizin cevabını?
    - Evet, duyduk.
    - Pekâlâ! Şimdi benim söyleyeceklerimi dinleyin! Önce sana söylüyorum talihsiz Raymalı! Ömür boyu dolaşıp durdun, bir baltaya sap olamadın, tek varlığın şu kocamış atın oldu. Toydan toya, şölenden şölene koştun, tambur çaldın, herkesin maskarası oldun, yalnız başkalarını eğlendirmekle geçti günlerin. O zaman seni hoş gördük “Gençtir, zamanla aklını başına alır” dedik. Ama bugün ne görüyoruz!

    Senin yaşında bir insanın artık köşesine çekilip ölümü düşünmesi gerekirdi. Sen öyle yapmıyor, başkaları için alay konusu, bizler için yüz karası olduğunu düşünmeden, yaşına başına bakmadan, bir genç kızla düşüp kalkıyor, çapkınlık ediyorsun. Geleneklerimizi, törelerimizi hiçe sayıyor, bizim öğütlerimizi de kabul etmek istemiyorsun. Bundan dolayı Tanrı senin cezanı verecektir. Suç senin, ceza da senin. Şimdi sana sesleniyorum Abdilhan. Ayağa kalk! Sen bu adamın ayni anadan, ayni babadan doğma kardeşisin; bizim de desteğimiz ve umudumuzsun. Biz bütün Barakbaylar seni bucak başkanı olarak görmek istiyoruz. Ama ağabeyin çıldırmış olacak, ne yaptığını kendisi de bilmiyor ve bu davranışlarıyla da senin seçilmeni zorlaştırıyor. Bu kaçık bizim haysiyetimizi beş paralık etmeden, onun yüzünden başkaları yüzümüze tükürmeden ve Barakbaylar’ı gülünç duruma düşürmeden, onu yola getirmek için gerekeni yapmak sana düşer. Buna hakkın vardır. Onun davranışları yüzünden sana bu hak verilmiştir.

    Raymalı-Aga, Abdilhan’dan önce atıldı ve şunları söyledi:

    - Hiçbirinizin peygamberlik, hakimlik taslamaya hakkınız yok! Burada bulunan herkese acıyorum. Burada bulunmayıp sizin gibi düşünenlere de acıyorum. Tartışması bile yapılamayacak bir konu hakkında karar vermek, hüküm vermek gibi bağışlanmaz bir hata ediyorsunuz! Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Sizler bana şarkı söylediğim için, geçkin yaşımda başıma gelen aşkı, o yüce sevgiyi geri tepmediğim için, çıldırmış, bunamış diyorsanız, ben de sizin yanınızda bir dakika durmam, çeker giderim. Herkese bir yer vardır bu dünyada. Atım Sarala’ya biner, sevgilimin yanına giderim. Ordan da onunla birlikte başka dünyalara göçeriz, tâ ki şarkılarımız, türkülerimiz ve bizim davranışlarımız sizi rahatsız etmesin.

    O âna kadar konuşmadan duran Abdilhan yerinden fırladı ve bağırdı:

    - Hayır, hiçbir yere gitmeyeceksin! Adım bile atmayacaksın! Panayır, toy, düğün yok artık. Aklın başına gelinceye kadar bırakmayacağız seni!

    Bunları söyledikten sonra yaşlı âşığın elinden tamburu kaptığı gibi yere çaldı. Azgın boğanın bakıcısını ayakları altına alıp üzerinde tepinmesi gibi, zıplaya zıplaya parçaladı o nazik âleti:

    - Al sana! Al işte! Çalgı-malgı yok artık. Hey siz, şuradaki o kocamış atı, Sarala’yı getirin buraya!

    Dışarıda bekleyen birkaç kişi biraz ileride bağlı duran Sarala’yı çözdüler.

    - Eyerini çıkarıp atın şuraya!

    Söyleneni yaptılar. Abdilhan, daha önce oralarda bir yere sakladığı baltayı aldı ve bununla eyeri parça parça etti.

    - İşte böyle! Şimdi hiçbir yere gidemezsin!

    Eyeri parçaladıktan sonra öfkesi geçmemiş, atın kolanını, gemini, üzengi kayışlarını da parçalamış, etrafa savurmuştu.

    Zavallı Sarala da korktu, titremeye, olduğu yerde tepinmeye başladı. Kendi başına da ayni şeyin geleceğini hissetmiş gibiydi.

    - Sarala’ya binecek, panayıra gideceksin ha! Git bakalım! Gör şimdi ne oluyor?

    Göz kapayıp açıncaya kadar bir zamanda o birkaç kişi Sarala’yı yere devirdi, ayaklarını bir araya getirip sımsıkı bağladılar. Abdilhan hayvanın başını tutup geriye kanırdı ve elindeki keskin bıçağı savunmasız kalan hayvanın gırtlağına dayadı.

    Raymalı-Aga vargücünü kullanarak kendisini tutanların kollarından sıyrıldı ve ileri atılıp bağırdı:

    - Dur! Öldürme hayvanı!

    Fakat geç kalmıştı. Bıçağın altından fışkıran sıcak kan, yüzüne çarptı ve gün ortasında bastıran karanlık gibi gözlerine doldu. Sarala’nın kanına bulanmış olarak sendeleye sendeleye ayağa kalkan Raymalı-Aga aşağılanmış olmanın mahzun sesiyle ve gömleğinin ucuyla yüzünü gözünü silerek:

    - Ne yaparsanız yapın, engel olamazsınız! Yürüyerek de, sürünerek de olsa gideceğim!

    Abdilhan, atın kesik boğazı üstünden başını kaldırdı ve sırıtarak:

    - Hayır, yaya da gidemeyeceksin! dedi, hiçbir yere adım atamayacaksın. Hey! Yakalayın onu! Görmüyor musunuz, delirmiş! Bağlayın elini kolunu, yoksa birimizi öldürür!

    Bağrışmalar, çağrışmalar oldu. Herkes birbirine girdi.

    - İpi ver!
    - Kıvır kollarını!
    - İyice sık!
    - Aman Tanrım! Delirmiş gerçekten!
    - Vallahi oynatmış!
    - Şu kayın ağacına götürün!
    - Çek, çek! Sürükle!
    - Çabuk olun, çabuk!

    Ay tâ yukarılara kadar yükselmişti. Yeryüzü, gökyüzü sessizlik içindeydi. Bu sırada birtakım şamanlar çıkageldi. Ortaya bir meydan ateşi yaktılar ve bu ateşin etrafında vahşi danslarını yaparak büyük yırcının aklını karıştıran, zihnini karartan kötü ruhları kovmaya çalıştılar.

    Raymalı-Aga ise elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Sonra molla geldi. Delirdiği söylenen Raymalı-Aga için dualar okuyarak onu selamete erdirmesini diledi Tanrı’dan.

    Raymalı-Aga, elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Öylece, ağaca bağlı dururken, kardeşi Abdilhan’a şu türküyü söyledi:

    “.. Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
    Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
    Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
    Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
    Abdilhan!

    “.. Beni, ömrümün kışında Tanrı’nın lütfettiği o aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
    Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
    mutluluğu,
    Sen ne bilir, ne anlarsın Abdilhan!

    “.. Ellerimi, kollarımı şu ağaca sımsıkı bağladın
    Ama orda duran ben değilim, sadece bedenimdir,
    Zavallı kardeşim Abdilhan!

    “.. Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti,
    Sonra yağmur olup toprağa karıştı,
    Sevgilimden asla ayrı değilim,
    Ben onun saçlarıyım, nefesiyim..

    “.. Sevgilim gün doğarken uyandığında
    Bir dağkeçisi olup ineceğim dağlardan..
    Bir kayaya çıkıp dikilecek,
    Onun çadırdan çıkmasını bekleyeceğim.

    “.. O ocağı yaktığı zaman ateşinin dumanı olacağım,
    Çevresinde dolanacağım!
    Atını dörtnala sürüp giderken
    Dere geçidini geçerken
    Su olup atının toynakları altında sıçrayacağım.
    Yüzüne, ellerine serpileceğim..
    Sevgilim türkü söyleyende
    Onun sesi, türküsü olacağım...”





    Şafak sökerken başının üzerindeki ağaç yapraklarının hafif hışırtısını duydu. Sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Raymalı-Aga’nın aklını oynattığını işiten komşu ve akrabaları merak edip geldiler, atlarından inmeden, biraz uzağında durup ona baktılar.

    Raymalı’nın elbisesi lime lime olmuştu. Kolları arkasına, gövdesi kayın ağacına sımsıkı bağlıydı.

    Karşısında durup kendine bakanları görünce, sonradan büyük bir üne kavuşacak, dilden dile dolaşacak olan şu şarkıyı söyledi:

    Kara kara dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan.
    Morlu morlıı dağlardan göç inende
    Bırak beni gideyim kardeşim Abdilhan.

    Ah... nerden bilirdim, nasıl bilirdim
    Ellerimi senin bağlayacağını!
    Ayaklarımı senin bağlayacağını!
    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan
    Ben göklere çıkacağım o zaman...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Panayıra gelemedim Begimay!
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Beni panayırda bekleme Begimay
    Seninle birlikte panayırda
    Mani söyleyemeyeceğiz...
    Ne ben geleceğim oraya ne Sarala...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Panayırda beni bekleme Begimay,
    Ben uçmağa varacağım Begimay...

    İşte Raymalı-Aga efsanesi budur.
    Yedigey, Ana-Beyit yolunda Kazangap’ı son yolculuğuna uğurlarken, nice anılarla birlikte bu efsaneyi de hatırlamıştı.
  • Muradına Eren Dilber

    Yıllar yıllar önce ihtiyar dul bir kadının, al yanaklı, gül dudaklı biricik kızı varmış. Kız odasında kanaviçe işlerken penceresine bir kuş konmuş ve kuş;

    Sultanım, küçük sultan!
    Bir ölü başında duracaksın,
    Kırk gün bekleyeceksin,
    Muradına ereceksin!

    Demiş. Kız ve anası bir korkuya kapılıp bu diyardan göç etmişler. Yolda giderken uyuya kaldıkları sırada kuş gelip kızı kaçırmış ve bir sarayda ölü gibi yatan genç bir adamın yanına bırakmış. Kız, kuşun sözlerini hatırlayıp kaderinin böyle olduğunu kabullenmiş ve ölünün başında beklemeye başlamış. Kırkıncı gün gelip çattığı sırada boğazdan bir gemi geçmekteymiş. Kız, bu gemiye bir kese altın atarak can yoldaşı olması için bir cariye satın almış. Cariyeye “adamın başında beklemesini sarayı bir dolaşıp geleceğini” söyler. Tam gittiği sırada şehzade uyanır ve cariyeye “kırk gün başında bekleyenin kim olduğunu” sorar. Cariye de kendisinin beklediğini esas kızında bir cariye olduğunu” söyler. Bunun üzerine yalancı cariye ile şehzade düğün dernek yapar ve evlenir. Zavallı kızcağız da bu oyuna sessiz kalmıştır. Şehzadenin içi karısına bir türlü ısınamamaktadır fakat aklına bu oyunda gelmemektedir. Günlerden bir gün Yemen’e sefere gideceğinde karısına ne istediği sorar, karısı ondan çok pahalı bir elmas küpe ister. Cariye kılığındaki kıza sorduğunda kız ondan bir” sabır taşı istediğini” söyler. Şehzade, bu kızın tok gözlülüğünden çok etkilenir. Şehzade, karısının isteği küpeleri alır fakat cariyenin istediği sabır taşını unutur. Dönüş yoluna çıktıklarında denizde fırtınalar olur, kapkara bulutlarla yolları kapanır. Şehzade sabır taşını unuttuğunu hatırlar ve kızın kalbinin temizliğini düşünür. Taşı almak için dönerler. Karısına küpeleri verir. Cariyeye de taşı verir. Gece gözüne uykuya dair bir damla girmez. Kalkar cariyenin odasına gider ve aralık kapıdan içeri baktığında kızın sabır taşına başından geçen her şeyi anlatır. Sabır taşı, şişer şişer çatlar. Kız taşa; “sen bile dayanamadın, ben nasıl dayanayım” der ve kendini asmak üzereyken şehzade yetişir ve kurtarır. Yalancı cariyeyi idamla cezalandırır. Esas kızla da kırk gün kırk gece düğün yapar. Kızın anasını da yanlarına alıp bir ömür boyu mutlu mesut yaşamışlar.

    Muradına Eremeyen Dilber

    Çok eski zamanlarda yoksul bir aile varmış. Bu ailenin bebeği olacakmış fakat ev doğuma hiç uygun olmadığı için kadıncağız köyün hamamında doğurmaya karar vermiş. Doğurmuş doğurmasına ama duvarlar yarılmış içinden dervişler çıkmış. Dervişler, bu kızın bileğine bir bilezik takmış ve bunu asla çıkarmaması gerektiğini söylemiş.” Gülünce; yüzünde güller açılsın, yıkandıkça; başından altın düşsün, ağladıkça; gözünden inciler dökülsün, bastığı yerlerde; çimler bitsin” demişler ve gitmişler. Kadın, bebeği yıkarken başından su döktüğünde gerçekten altınlar dökülmüş. Bebek ve ailesi sarayları aratmayan bir konağa taşınmış, uşaklar ve hizmetçiler tutup rahata ermişler. Derken, yıllar yıllar geçmiş kız büyüyüp güzelleşmiş ve ünü yedi diyara yayılmış. Zengin bir ülkenin prensi bu kızla evlenmek istemiş ve anasını yollamış. Anası, kızın ailesinin konağına vardığında pek güzel ağırlanmış. Kızın, gerçekten de güldükçe yüzünde güller açarmış, oğlanın anası kızın koluna bir çimdik atmış ve kızın gözünden gerçekten de inciler dökülmüş. Oğlanın anası kızı istemiş, kızın anası da vermiş. Kızın, gelin gitme günü gelmiş çatmış. Anası, kızın yanında gitmesi için sütninesi yollamış. Sütninesi, kendi kızını da almış gemi yolculuğuna çıkmışlar. Yolculukta kıza pastırma yedirmişler kız çok susamış ve su istemiş; sütninesi, karşılığında kızın gözlerini istemiş. Zavallı kız, dirense de gözlerini vermek zorunda kalmış. Bir diyarda kızı bırakmışlar; zavallı kız, ağlaya ağlaya yoldan geçen bir adamcağızdan yardım istemiş. Sütnine ise planını uygulamakla meşgulmüş. Kendi kızını gelin diye şehzade ile evlendirmiş. Şehzade, gülünce açılan gülleri görmeyip sorunca da ona; “her zaman olmadığını, yılda bir kere olduğunu söylemişler”. Şehzade, mecbur inanmış. Zavallı kızı yolda bulan adam, eve götürmüş ve kız sayesinde zengin olmuşlar. Kızı da çok sevmişler. Kız, babasına yanağında açan çiçekleri vermiş, “bunları sarayın bahçesine gir sat, karşılığında da iki çift göz iste” demiş. Babası gitmiş, karşılığında da gözleri almış. Zavallı kız, gözlerini yerine takmış. Sütninenin kızı da aldığı gülleri şehzadeye verip “yanaklarında açan güllerin bunlar olduğunu” söylemiş. Şehzade, gülleri öyle içli koklamış ki içinde eremeyen dilber türbesi” olmasını istemiş. Sütnine ve kızı da zavallı kızı öldürme planları yapmış ve kızın kolundaki bileziği çalmanın bir yolunu bulmuşlar. Zavallı kız, ölmüş ve türbeye yatırılmış. Şehzadenin yolu, şans eseri bu türbenin yanına düşmüş. Türbeden bir ağlama sesi gelirmiş. Şehzade, türbeye girdiğinde erkek bir bebekle karşılaşmış. Bebeği pek sevmiş ve almış saraya getirmiş. Bebek, oyun oynarken sandıkta anasının bileziğini bulmuş. Şehzade, bileziği görünce türbede gördüğü kızın bilezik izini hatırlamış ve bileziği yanına alarak türbeye gitmiş. Bileziği kızın koluna takınca kız uyanmış ve bütün gerçekler ortaya çıkmış. Bebek de şehzade kızın güllerini koklayınca oluşmuş. Sütnine ve kızı idam edilmiş. Şehzade ve kız evlenip bir ömür boyu mutlu olmuşlar.

    Tasa Kuşu

    Ülkelerden birinde padişahın biricik kızı varmış. Üstüne öyle titrenirmiş ki dert tasa nedir bilmezmiş. Günlerden bir gün hoca hanımla otururken hoca hanım “bir derdinin olduğunu” söylemiş. Kız gülüp dalga geçmiş. Hoca hanım öyle kinlenmiş ki, kıza bir tasa kuşu satın alıp, hediye etmiş. Sultan, bir gün bahçede dolaşırken kuşu da çıkarmış. Kimsenin görmediği kuş kızı alıp götürmüş, bir dağ başına bırakmış. Kızcağız bir çobandan erkek kıyafetleri almış ve kasabaya inmiş. Bir çaycıdan iş istemiş, geceleri dükkân da kalırmış. Bir gece derin uykulardayken kuş gelmiş. Bütün bardakları kırmış, dükkânı dağıtıp gitmiş. Sabah ustası gelince kızı evire çevire dövmüş ve dükkândan kovmuş. Kızcağız bu seferde bir terzinin yanında işe başlamış. Terzi kızı işe almış gece olmuş kız dükkânda uykuya dalmış, kuş yine gelmiş. Dikili elbiseleri, top kumaşları yırtmış, ortalığı bir güzel dağıtıp gitmiş. Sabah olunca ustası kıza bir güzel dayak atmış ve kovmuş. Kız bir avizecinin yanında işe başlamış ki kuş gelip gece bütün lambaları, kandilleri kırmış, dökmüş. Sabah olunca kandilci gelip kızı bir güzel dövmüş ve kovmuş. Zavallı sultan başını alıp dağlara gitmiş. Dağda onu sarayın şehzadesi görmüş, almış saraya getirmiş. Saray da sultanın güzelce bir kız olduğunu gören şehzade kıza âşık olmuş. Kırk gün kırk gece düğün yapmışlar. Derken kızın bir bebeği olmuş. Tasa kuşu gece yine gelmiş ve sultanın bebeğini kaçırmış ağzına da kan sürüp gitmiş. Padişah kızı idam etmek istese de şehzade kabul etmemiş. Doğan diğer iki bebeğe de aynı şey olunca kızı celladın eline vermişler. Cellat kıza acımış ve onu serbest bırakmış. Kuş yine gelmiş kızı almış büyükçe bir saraya varmışlar. Sarayın bahçesindeki suya girmiş ve bir delikanlıya dönüşmüş. Kuş annesinin ona ilenci yüzünden tasa kuşuna döndüğünü, sultanın kuşu hiç ele vermemesinden dolayı lanet bozulmuş. Kız sarayın bahçesinde 3 tane küçük çocuk görmüş, bu çocuklar kaçırılan çocuklarıymış. Sultan çocuklarına sarılmış, ağlamış. Şehzadenin sarayında görevli afyoncunun, kullukçu başının ve hazinedar ağanın yolu bu saraya düşmüş. Delikanlı, türlü türlü oyunlar etmiş bunlara da üçünün de aklı hayali karışmış, olup biteni şehzadeye anlatmışlar. Şehzade varmış bu saraya gitmiş. Orada sultanı ve evlatlarını görünce sarılıp, ağlamışlar. Köleye dönüşen delikanlıyı azat etmişler. Şehzade ve sultan yeniden güzel bir düğün yapmışlar. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    İğci Baba

    Bir şehrin kenar mahallesinde üç kız kardeş yaşarmış. Yün eğirip, örgü örerek geçimlerini sağlarlarmış. Bir gün iğci baba kapılarını çalmış ve kızlara iğlerini göstermiş. Kızlara evde başka iğlerinin olduğunu gelip onlara bakmalarını söylemiş. En büyükleri iğci babanın peşinden gitmiş bir de ne görsün bir sürü insan parçası asılı evinde. İğci baba kıza bu parçalardan pişirtirmiş. Kız yemeyince parmağından bir parça vermiş. Kız bunu camdan dışarı atmış. Parmağıyla konuşan iğci baba kızın parmağı yemediğini öğrenince kızın kafasını kesmiş. Ortanca kardeşi ablan zengin koca buldu sana da bulurum diye kandırmış ona da aynı halleri etmiş. Küçük kardeşi almış götürmüş. Küçük kardeş parmağı kediye yedirmiş. İğci baba bu kızı sevmiş ve kız ona normal yemekler yapmış, iğci babayı insan etinden soğutmuş. Sarayın 41 anahtarı varmış. İğci baba 41’inci odayı açmamasını söylemiş. Kız, merakına yenik düşmüş ve odayı açtığında ne görsün; tavana saçlarından asılmış bir delikanlı. Delikanlı kıza iğci babanın saçından üç tel koparmasını onun 41 gün uykulara dalacağını sonra da beraber kaçmalarını söylemiş. İğci baba uykudayken kaçmışlar. Evlenip yuva kurmuşlar. İğci baba, uyandığında intikam peşine düşmüş. Varmış gitmiş yaşlı bir seferi rolünde evlerine gitmiş. Delikanlı, şüphelenmiş fakat uyku büyüsüne yakalanmış. İğci baba kızı döverken, büyü bozulmuş. Delikanlı uyanıp cadıyı bir güzel dövüp, ateşe atmış. Böylece cadının gazabından kurtulmuşlar. Kırk gün kırk gece mutlu yaşamışlar.

    Hırsız ile Yankesici

    Bir kadının iki kocası varmış biri hırsız biri yankesiciymiş. Hırsız gündüz gelir, yankesici gece gelirmiş. Böylece ikisini de idare edermiş. Bir tesadüf eseri gerçek ortaya çıkmış. Kadın ve iki kocası kadıya gitmişler. Kadı, “marifetini en iyi sergileyen kadının alır” demiş. Hırsız, bir gerdanlık bulmuş. Gerdanlığı, bozdurmak için kuyumcuya her gittiğinde gerdanlığı bulamaz. Yan kesici her seferinde gerdanlığı çalar. Marifetini böyle gösterir. Hırsız, yankesiciyi yanına alır. Gece saraya giderler, sarayın en etli butlu kazını çalar. Padişaha uykusunda hikâyelerini anlatır, padişahın hikâye çok hoşuna gider fakat hırsızı lalası sanmaktadır. Hırsız, padişaha sorar, sizce kadını kim hak eder diye. Padişah tabi ki sarayımdan en gözde kazı çalan hak eder der. Hırsız ve yankesici eve dönerler, kazı hep birlikte bir güzel yerler. Öteki gün padişah başında duranın gerçekten hırsız olduğunu anlar. Hırsızın evini buldurur ve kapısına gider. Kadını hırsızın hak ettiğini söyler. Hırsızı yanına alır ve onu çırak yapar. Yankesici bu diyarlardan çekip gider. Hırsız ve karısı da mutlu mesut yaşar.

    Sefa ile Cefa

    Ülkelerden birinde bir padişah ile lalasının çocuğu olmazmış. Bir derviş bunlara bir elma verir ve ortadan bölüp yemelerini söyler. Elmadan sonra padişah ve lalanın birer çocuğu olur. Derviş gelir adlarını “Sefa ile Cefa” koyar. Bahçede dolaştıkları sırada bir kuş Sefa’ya güzeller güzeli bir kızın fotoğrafını getirir. Sefa, kara sevdadan yataklara düşer. Kimse Sefa’nın hastalığının sebebini bilemez. Padişah, Cefa’dan sebebini bulmasını yoksa onu idam edeceğini söyler. Sefa, kendine gelince Cefa ‘ya her şeyi anlatır. Kız Yemen padişahının kızından başkası değildir. Sefa ile Cefa beraber yollara düşerler. Yemen’e vardıklarında şans eseri kızın hocasına rastlarlar fakat şöyle bir sorun vardır. Sultan hanım, Hint padişahının oğluna gelin gitmek üzeredir. Hoca hanım oğlanları alır eve getirir, yedirir, içirir. Onlar oradayken saraydan görevliler kadını ve misafirlerini saraya davet ederler. Oğlanlar, kadın kılığına girer. Sarayda bir güzel eğlenirler hep beraber sohbet ederler. Diğer gün Cefa, kıza olan biten her şeyi anlatır. Kız, Sefa’ya kaçmayı kabul eder. Cefa’yla plan kurarlar. Gelin kılığına Cefa girecektir. Hint padişahıyla gidecek sonra da kaçacaktır. Planı gerçekten de uygularlar. Cefa, gelin kılığında Hint padişahının sarayına gider. Davetliler, yemekler, eğlenceler içerisinde kimse Cefa’nın erkek olduğunu fark etmez. Hint padişahının kızı ile cefa şans eseri tanışırlar ve âşık olurlar. Onlarda saraydan kaçmaya karar verirler. Yolda bir derviş onlara rastlar ve önlerine çıkan büyülü hayvanlara bir avuç toprak atmalarını söyler. At sırtında koşarak Sefa ve sultan hanımın yanına giderler. Dört kişi yolculuğa başlarlar. Derken yollarına irice büyü gibi bir geyik çıkar. Sefa bu geyiği saraya babasına hediye götürmek istese de Cefa geyiğe bir avuç toprak atar ve geyik ölür. Sefa buna çok kinlenir ve saraya varır varmaz Cefa’nın idamını ister. Cellat, Cefa’ya kıyamaz ve onu serbest bırakır. Biz gelelim Sefa’ya… Sefa, yaptığından çok pişman olmuştur, hele ki Hint padişahının kızı dervişin söylediklerinden bahsedince kardeşini aramaya dağlara çıkar. Bari mezarı belli olsun der. Dağda bir dere kenarında ölmek üzere olan Cefa’ya rastlarlar. Cefa’yı alıp saraya getirirler. Bir güzel bakar iyileştirirler. Ömürleri boyunca da dört kişi pek mutlu yaşayıp gitmişler.

    Alicengiz Oyunu

    Bir padişahın canı çok sıkılır yüzü hiç gülmezmiş. Bütün saray eşrafı onu eğlendirmeye çalışsa da bir fayda etmezmiş. Padişahın canı alicengiz oyunu izlemek istemiş. “Bilen var mı?” Diye sormuş fakat ses çıkaran olmamış. Zayıfça bir oğlan, çıkıp padişahın izni olursa en kısa zamanda öğreneceğini söylemiş. Padişahın bu fikir hoşuna gitmiş, oğlana bir kese altın vermiş. Oğlan yollara düşmüş ki yolda bir derviş ile karşılaşmış. Derviş oğlanı almış, alicengiz oyunu öğreteceğim diye bir dağ başına götürmüş. Mağaraya sokmuş, mağarada oğlan bir kızı görmüş kız ona bir takım tembihlerde bulunmuş ve dervişin kötü niyetli olduğunu söylemiş. Oğlan, kızın tavsiyesi üzerine dervişi alt etmiş ve kaçmış. Oğlan koç kılığına girip saraya satılmış, at kılığına girip giderken derviş oğlanı yakalamış. Oğlan, kuş olup kaçmış. Derviş de atmaca olmuş. Saraya varmışlar. Oğlan, elmaya dönüşmüş, mısıra dönüşmüş; derviş tavuğa dönüşmüş, mısırları yerken; oğlan sansara dönüşüp dervişi boğmuş. Daha sonra da insan haline geri dönmüş. Bütün bunlardan etkilenen padişah, oğlanı çok beğenmiş. Yanına almış, yüksek rütbeler vermiş. Oğlan, mağaradaki kızı kurtarmış ve evlenmişler. Bir ömür boyu mutlu yaşamışlar.

    Saka Güzeli

    Ülkelerin birinde bir padişahın ve vezirin kardeş gibi büyüyen güzeller güzeli kızları varmış. Bahçede dolaştıkları sırada yoldan geçen saka güzeline “hangimiz daha güzel?” diye sormuşlar. Saka güzeli, “vezir kızının daha güzel olduğunu” söylemiş. Padişah kızı buna pek sinirlenmiş. Türlü oyunlarla kızın başını vurdurtmayı babasından istemiş. Vezir, biricik kızına kıyamamış ve bir köpeğin kanını götürmüş. Kızını da sandığa saklayıp bitpazarına yollamış. Saka güzeli Allah’ın işiyle bu sandığı satın almış ve evine götürmüş. Vezir kızı bin bir maharet ve güzellikle saka güzelinin kalbini çalmış, evlenip mutlu olmuşlar. Günler geçerken kızın anne ve babasına özlemi artmış. Gitmiş varmış anne babasının kapısına. Annesiyle hamama gittikleri gün, padişahın kızı da oradaymış. Kızın güzelliği hamamdaki herkesi büyülemiş de kimse dönüp padişah kızına bakmamış. Padişah kızının aklına yine bir kötülük düşmüş. Saka güzeline karısının kötü yola düştüğünü yazmış. Saka güzeli mektubu alır almaz, eline bir bıçak alıp kızın kapısına dayanmış. Kız akıllılık edip kaçmış ve kendini dereye atmış. Akıntı bunu üç balıkçının karşısına çıkarmış. Balıkçılar kız için kavga ede dursun kız oradan da kaçmış. Yolda bir Yahudi kızın başına bela olmuş. Kız elindeki gümüş şamdanı verip yine kaçmış. Dağda bir çeşme başında uykuya dalmış. Onu gören şehzade çok beğenmiş ve kızı sarayına gelin etmiş. Kız şehzadeden tanıştıkları çeşmenin başına onun resmini yaptırmasını istemiş. Böylece gelen geçen herkesten hayır duası alacağını söylemiş. Şehzade çeşmeyi yaptırmış. Tesadüf çelmenin başında üç balıkçı, Yahudi ve saka güzeli toplanmış. Kız hepsini toplattırıp saraya götürmüş ve şehzadeye ettikleri kötülükleri bir bir anlatmış. Şehzade üç balıkçıya falaka, Yahudi’ye ölüm cezası vermiş de saka güzeline kızın kıyamadığını anlayıp; onları yeniden evlendirmiş. Saka güzeli ve vezir kızı çoluğa çocuğa karışmış. Mutlu mesut yaşayıp gitmişler.

    Karayılan

    Ülkelerin birinde bir cihan padişahının hiç çocuğu olmazmış. Padişah dertlenir, buna bir çözüm ararmış. Lalası ile taşraya çıkmışlar ve bir derviş ile karşılaşmışlar. Padişah, dervişe; “bir oğlum olsun da isterse yılandan olsun” demiş. Derviş, padişaha bir elma vermiş; “bu elmayı karınla ikiye bölüp yiyin” demiş. Padişah, dervişin sözünü tutmuş. Günler, aylar sonra sultan hanımın doğum vakti gelmiş çatmış. Çatmış ama yılandan bebek bir türlü doğmazmış. Elini uzatan ebeyi de sokarmış. Diyarda ebe kalmayana kadar hepsini kırmış geçirmiş. Padişah, adamlarını şehre salıp “doğum yaptırabilen var mı?” diye aratmış da korkudan kimse ağzını açamamış. Şehir de üvey anası ve kardeşleriyle zavallı bir kız yaşarmış. Bu kızcağızı üvey anası zorla saraya yollamış. Yolda giderlerken kız anasının mezarına uğramak istemiş. Anası kıza; “bir süt kazanı koymasını yılan bebeğin böylece doğacağını” söylemiş. Kız, anasının sözünü tutmuş ve yılan bebek sütün içine akıvermiş. Kıza bir sürü hediyelerle evine gönderilmiş. Yılan bebeğin okuma zamanı gelmiş çatmış. Nice hocalar ön kapıdan canlı arka kapıdan ölü çıkmış da kimse okutamamış. Kızı, evinden yine almışlar. Kız, anasının mezarından geçerken anasından öğüt almış. Kırk bir tane gül çubuğu ile vura vura okumayı da öğretmiş. Yine bir sürü hediye ile gitmiş varmış. Yılan şehzadenin evlenme zamanı gelmiş. Civardaki bütün gelin kızlar kaçmış, kaçamayanda yılanla evlendirilip, ölüvermiş. Yine bu kızın kapısını çalmışlar. Kız, anasının mezarına uğramış. Anası; “kırk bir kirpinin derisinden vücudunu kaplamasını, yılan soyun derse de önce onun soyunmasını söyle derisini de al yanan ateşlere at” demiş. Kız, anasının dediğini aynen yapmış. Derisi yanan yılan, gencecik bir delikanlıya dönüşmüş. Herkes buna çok sevinmiş. Gelin kız ve şehzade mutlu mutlu yaşarlarken; şehzade gezip görmek umuduyla sefere çıkmış. Seferden biricik eşine aşk mektubu yazmış yollamış. Cariyeler merakına dayanamamış ve mektubu açmışlar. Güzel cümleler, derin hasretler karşısında kıskançlıktan kara yürekleri kabarmış. Mektubu değiştirip, karısının öldürülmesini emrettiği bir mektup yazmışlar. Karısının ise mektuptan haberi olunca kaçmış, gitmiş dağlara. Mağaranın birinde bir delikanlıyla karşılaşmış. Bir kuş bu delikanlıyı esir etmiş, kuşun korkusuna kaçamazmış. Kızı gizleyerek bir süre yaşamışlar ve kız hamile kalmış. Oğlan, kızın burada doğuramayacağını gitmesi gerektiğini söylemiş. Kız, çeşme başında yaşlı bir kadınla karşılaşmış ve yardım istemiş. Kadın, kızcağızı alıp konağına getirmiş. Kızı pek güzel ağırlamışlar ve kız bebeğini sapasağlam doğurmuş. Bebeğin babası her gece bebeğini görmeye gelirmiş. Konaktaki kızlardan biri bu konuşmaları duymuş. Delikanlının yıllar önce kuş tarafından kaçırılan kardeşleri olduğunu düşünmüş. Ertesi gece büyük ablası da öyle düşününce ortaya çıkmışlar. Bahtiyar, kardeşleri ve anası ile bir güzel sarılıp hasret gidermiş ama kuşun ailesine edeceklerinden korkmuş, gitmek istemiş. Bahtiyar’ı zorla tutmuşlar. Kuş, gelmiş; konağın bahçesinde bir oraya bir buraya vurmuş ve çatlamış ölmüş. Mutlu mesut yaşarlarken karayılan şehzade kızı bulur ve götürmek istediğini söyler. Kız da onunla gitmek ister. Bebek babasıyla kalır. Bu masalda kimine mutluluk kimine hüzün düşmüş.

    Mercan Kız

    Ülkelerin birinde haylaz mı haylaz bir şehzade varmış. Oku ve yayıyla bütün gün zarar ziyan edermiş. Çeşme başından elinde testi ile giden yaşlı bir kadıncağızın testisini vurmuş. Yaşlı kadın sinirlenmiş ve “Mercan kıza âşık olasın” diye beddua etmiş. Oğlanın içine bir ateş düşmüş ki yerinde durması imkânsız. Babasının iznini alarak mercan kızı aramaya çıkmış. Dağ, dere, tepe aşmış da bir kaya dibinde dinlenmiş, durmuş. Aşağıya uçuruma bakınca bir ormanda dev çıkagelmiş. “Mercan kız uzat saçını da al ananı yukarı” demiş. Mağaranın kapağı açılmış ve güzellikte bir numara bir kız sırma gibi saçlarını uzatarak anasını yukarı çekmiş. Gündüz olup dev ormana gidince şehzade kıza numara yapmış ve dev anasının sesini taklit edip kendisini yukarı çektirmiş. Derken birbirlerine alışmışlar hoş sohbetler etmişler. Devin gelme vakti gelmiş çatmış. Kız, delikanlıyı kapı arkasında bir süpürgeye çevirmiş. Ertesi gün olmuş dev anası gitmiş. Kız ve oğlan kaçmaya karar vermişler. Atlarına atlayıp üç günlük yol gitmişler de devin haberi olunca bu üç günlük yolu bir çırpıda koşuvermiş. Kız, cebinden iğne çıkarıp yere atmış her yer iğne tarlası olmuş. Dev, bu yolu üç günde geçmiş ama kız ile oğlana yine yetişmiş. Kız, devin yoluna sabun atmış. Dev yine üç gün oyalansa da yine yetişmiş. Kız, bu sefer de bir su atar ve devle aralarına azgın sular girer. Dev, bu suları geçemez ve kızın arkasından” yedi yıl hasretlik çekiniz” diye ilenir. Saraya üç adımlık mesafe kaldığında kız çeşme başında durur. Oğlana, “anam bize ilendi, daha sonra ilenci çekeceğimize şimdi başımızdan savalım, burada yedi ay seni bekleyeyim” demiş. Oğlan, çaresiz kabul etmiş. Saraydan bir cariye çeşmenin başına gelmiş, ağacın tepesinde kızı görünce kıskançlığından kara kalbi kabarmış. Kıza yalvar yakar yanına çıkmış. Aylardır ağaç başında olan kız, can yoldaşı bulmanın sevinci ile başından geçenleri bir bir anlatır. Hem kalbi hem yüzü çirkin olan bu kapkara kız kızın tılsımını sorar. Saf kızcağızda başındaki üç iğneden, birçok şeye hükmedebildiğinden ve üçü birden çıkarsa kuş olacağından bahseder. Kara kız bir yolunu bulur bunları alır ve kız bir kuşa dönüşür uçar gider. Kavuşma günü geldiğinde şehzade kara kızı görünce şaşırır ama ağaç tepesinde yaşamaktan böyle olduğunu yıkandıkça ağaracağını düşünür. Derken evlenip bir de bebek yaparlar ama kız bir türlü düzelmez. Sarayın bahçesindeki ağaçlara bir kuş gelir her gün aynı saatte konar ve ağaçları kurutur. Şehzade, bu kuşu yakalatır ve altın kafese koyar. Kuşunu da pek sever herkesten korur. Kara kız şehzade seferdeyken kuşu kestirir, bir güzel yer ama gel gör ki kuşun bir damla kanından bir selvi ağacı yükselir, büyür. Kuşunun acısını bu üç günde yükselen selvi ağacı ile unutur. Kara kız bu selvi ağacını da kestirip, bebeğine beşik yaptırır. Kesim sırasında biraz yongayı evine götüren koca karı; bir de ne görsün, yoncanın içinden güzeller güzeli bir kız çıkar ve beraber yaşamaya başlarlar. Padişah sefere çıkmadan saraydaki hayvanları halka dağıtacağını söyler. Herkes kapıya gider padişahtan hayvan ister. Koca karıda gider ama onun yaşlılığına bakıp bir kötürüm tay verirler. Mercan kız, padişah seferden dönene kadar tayı bir küheylana çevirir. Atı almaya gelen görevliler şoka girer ve atı ahırdan çıkaramaz. Bunu duyan padişah merakına yenilir ve ahıra gelir. Atı kim bu hale getirdiyse ahırdan da o çıkarsın der. Mercan kız çıkar gelir. Padişah ve mercan kız tekrar evlenir, mutlu mesut yaşarlar. Kara kız ise kırk katır ile cezalandırılır.
  • "...öldürme makinası insanoğlu, şu yeryüzünde önüne ne gelirse, kim çıkarsa öldürüyor, havada uçan kuşu, denizde yüzen balığı, öldürecek hiçbir şey bulamazsa kendini öldürüyor."
  • "kendini öldürme arzusu, daha derinde; başkalarını öldürme arzusunun projeksiyonudur."
  • III
    madem arkandan ağlamamı bile çok gördün bana
    al bu taşlar senin olsun...o halde ve bundan böyle
    bütün davullar vursun, telleri kopsun sazların
    boşluğa bağırsınlar, birlikte;
    kan kusacağız.
    kan kusacağız.
    madem dünya bunca zalim
    madem yakışmıyor kalbimize.

    bütün davullar gümlesin
    boşluktan gelen, boşluğu dolduranı
    boşluğa böğüreni
    vursunnnn.

    bak! nasıl kan kusuyor külde uyuyan
    dünya görsün.

    VI
    ben seni hep sevgilim ben seni hep
    yüzünden geçen dalgalardan okudum.
    ellerine sevgi okudum gözlerine şefkat okudum
    annen seni inkar etmişti 
    aldım etime dokudum.

    V
    Yanmamı bekleme benden
    Ben ne çok yandım, biliyorsun.
    Yanamam ben yanamam
    yanamam küllerim uçuyor.
    Rüyamda sapladığın jiletler etimde
    Kanamıyor acımıyor.
    Acımıyor
    Bu dünya buz, bu buzzzzz
    zzzzzzzzzzzda
    Hiçbir şey acımıyor.

    Bunlar yalan, 
    Yalan söylediklerim
    Yalan söylediklerin 
    Bunlar ancak dünyaya yakışıyor.

    Küldüm ben zaten
    Küldüm zaten küldüm zaaaateeeen
    Kalmışsa eğer
    Külün içinde şimdi insanım 
    uyanıyor.

    Dünya görsün şimdi.
    Bembeyazzzz 
    dünyaaaaaaaaaaaa
    Yoluna baş koyup buzzzdaaaaaaa
    Kan kusanı.

    VII
    Dünya ne ki sevgilim,
    Benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak, 
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.

    VIII
    Kırdım, evet, o yalan mekânı kırdım 
    Çıksın diye ortaya 
    Çırrrrrrrıııllçıpplaaaaaaak:

    Sen benim yuvamsın
    Yuvanım ben senin.

    IX
    Beni bilmediğim bir dünyaya attı...

    Bir cümlem yok, darrrrğğmadaaaaaaanıım, bundan.

    Bir düşümüz vardı, "birlikte yaşamak" koymuştuk adını,
    çok acıyor, belki bundan. Aşkî bir cümle mi bekliyorsun benden.
    Beklemeeeeeeee.
    Mutfakta reçel yapan iki kadın. Kırmızı biberleri filan. 
    Rüzgâr alan biraz tepe bir yer. Bakınca, iki yandan
    uffffffffffffuk filan.
    Dünya yuvarlak değil de hafif elipsmiş gibi.
    kaldı ki iki kadın, dünyanın yuvarlağını zaten anlamayan.
    böyle. kendime inandığım gibi inanmıştım ona da.
    aşk olanın ötesinde bir aşktan söz etmek, aaaaaaah
    bir inançtı desem.
    bu kadar dağılmam kendimi şimdi
    bu dünyaya fırlatılmış gibi hissetmem, bundan.
    ne söylememi bekliyorsunhava aldıkça sızlayan bir diş var içimde.
    susmam bundan, konuşmam bundan.
    ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    insan olmuştum ilk o zaman.
    ya da bozmuşlardı ben yenidoğandan.
    kendimi acıya teslim ettiğimde hatırladım,
    ölünmüyordu, hatırladım.
    ölünmüyoooooorrrrrrrrrrrdu.

    XI
    acı çekerken de adil ol, diyor bana.
    adil ol. sen değil misin inanan
    hayatın büyük bir kader olduğuna,
    kaderi yönlendirmek bile o büyük kader' in
    içindedir filllllllllllan.
    o yüzden şimdi adil ol.
    sus. söyleme böyle şeyler! adil ol.

    inanmıyorsun değil mi?
    beni bilmediğim bir dünyaya attı,
    diyyyyyyyorum.

    diyorum ki,
    sözde kalır her şey. sözzzzzzzzde kalıyor.
    bir de bana adil ol, diyorsun.

    X
    ey duymayan insanı,
    ey hayat dedikleri büyük kusur.
    ...

    ey kimselere değişmediğim
    ayrılığın neden bunca ağır?

    hani adalet?
    bir kasım' dan öteki kasım' a
    bir yanım kör bir yanım sağır.
    XV
    ben başka bir şey olmak istememmm
    istemedim başka şey.

    sabırla sevgilim sabırla
    acılarımız eşitlensin bu şehirde
    diye diye.
    bu şehirde etten geçip kalbe erişene
    dek sabırla. tek, sabırla.

    kaç kişi var bu şehirde
    ruhunu sana kubbe,
    kubbeeeeeeeeeeeeeeeee
    etmiş!

    XIV
    büyük keder içerirmiş, gördüm, anladım
    etten geçip aşka varanın sevgisi.
    bunun yanında sevgilim bunun yanında
    etin ihaneti, kısaca
    hiçbir şeydir.

    XII
    şimdi bir masaldan bir peri
    sessizce dinlesin beni,
    alsın yorgun başımı

    alsın cümlemi
    usulca kalbine koysun.

    benim cümle taşıyacak halim
    yooooooğğğğğğğ.

    XXXI
    Katlanan, insanın birbirine yapışan yaralarından
    bir yuva inşa etmektir aşk da, varla yok arasından
    Ve ahşabı kemiren de ahşaba dahildir,
    değil dışarıdan.
    Beyhude insanın yuva arayışı ama
    yine de yuva arar insan.

    dışarısı sevgilim, dışarısı senin
    kendini sürekli kaçak kılacağın yollardan başka nedir?
    yollar ki hep gider, hep yatay.
    ah ben bu kubbe fikrine o yüzden
    takılmışım; kubbe ki yüzseksen derece bir şey,
    büyük bir arzuyla mümkün.
    gayret' in bildiğimiz ve unuttuğumuz anlamıyla örülen.

    XVI
    in ordan, in ordan
    innnnnnnnn, diyor bana
    zamanın ensesinden.

    ay adalet' ten söz eden zalim
    şimdi bi dur, düşün:
    ev ki, en büyük mahremiyetti
    kimdi vuran, kimi, en mahreminden?

    XVIII
    en acısını sevgilim en acısını
    tadayım istedin:

    en acısı buydu.

    XVII
    omurgamı aldın benim.
    omurgamı aldın.
    omurgamı aldın.
    omurgamı.

    niye?

    XIX
    Varla yok arasındayım 
    Varla yok arasındayım
    Hep, varla yok arasındaydım.
    Zaten.
    Ben bilmedim ki 
    niye teyelliyim, niye?

    Varla yok arasında
    Varla yok arasında
    Elimde bir kırık testi

    Elimde bir kırık testi
    Nereye bırakayım!

    XX
    Gitmek mi yitmektir kalmak mı artık bilmiyorum
    yerini yadırgayan eşyalar gibiydim ya ben hep
    ve inançlı, gitmenin bir şeyi değiştirmediğine.

    bilemem, belki bu yüzden
    ben sana yanlış bir yerden edilmiş
    bir büyük yemin gibiydim.
    beni hep aynı yerimden yaralayan o eve
    yine de döneyim döneyim istedim.

    XXI
    ah benim sesimle
    söylesem de, inanmazlar
    benzemiyor çünkü bir dile.

    döndüğüm, döndüğüm ama döndüğüm
    döndüğüm bu sema sensin. dönnnnnnnnn
    düğüm.

    sen benim kara ömrüme vuran
    suyumu harelendiren sevincimdin.

    XXXV
    onu sevebileceğinin en yücesiyle sevdin.
    titreme daha fazla kalbim.

    bağışla kendini artık onu da
    bırak gitsin.
    bırak gitsin.

    o senin en ezel gününden kaderin
    sen onu nasılsa bin kere daha
    seveceksin.

    XXII
    günler öylece kendi kendine geçsin diye
    bir camın arkasında durdum
    bana dokunmasın hiçbir şey
    hiçbir şey yarama merhem olmasın
    iyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye
    bir camın arkasında durup
    akan hayata ve zaman baktım.

    bilirdim, biliyordum, biliyorum,
    bittiğinde, geçtiğinde,
    azaldığında sızı, iyileştiğimde,
    o saman tadıyla karıştığında;
    her şey daha acı olacak.

    XXXIII
    ne sanıyorsun?
    ne sanıyorsun?
    benim olan artık
    senin de kaderin:

    dağbaşı,
    oradaki yaralı ıssızlık.

    XXIII
    biz iyileşmeyiz diyor ilhan
    biz iyileşmeyiz bunu bil, diyor.
    biliyordum: ağırdı
    biliyordum: çok ağrıdı
    biliyordum: adım adım
    ...

    ben seninle sevgilim 
    mutsuz ama bahtiyardım.

    XXIV
    bir masal
    bir taş ağırlığında olabilir mi?
    olurmuş meğer.

    birlikte bir masala inanmak istedim
    ben seninle, sadece bu.
    sen beni tek
    tek
    tek
    bıraktın.

    benim artık taş taşıyacak,
    taş kaldıracak, taş atacak
    halim mi var!

    XXV
    evet kara bir ömür bu benimki.
    kara bir toprak.
    gerçekle değil, hakikatle değil,
    kalbimin aklıyla kurduğum
    kara bir ömür.

    yalnız değilim, biliyorum
    binlercesi var, onbinlercesi vardı.
    kara bir ömürle buradan geçen.

    sen bundan böyle
    gerçeğin yan yana getirilmiş
    yamalarıyla yaşayacaksın.
    ben çoktan çıvdırılmış bir şeydim
    sevgilim.

    XXVII
    gözlerimde bir çita oturuyor birazdan deppppp
    parrrrrrrrrrrrrrrrrr.

    içimdeki çilekeş fuji' yi tırmanıyor sana
    eski bir mektuptan gözlerime yağma
    dünyanın bütün neonları yanıyor sönüyor
    ve bir fotoğraf iki jiletle paramparça.

    bir su aygırı kadar yaralıyım dünyadan
    anlıyor musun?
    içimde uzağa bakan bir zürafa var 
    hayat orda burda her yerde kaynıyor.


    birazdan öleceğim, içeceğim su nerde?

    XXX
    kar şiddetle rüzgârla büyük bir kırgınlıkla
    vardı gece yarısı dağlarına. gelemem artık yanına.
    ben kaybettiğime ağlayayım sen kaybettiğine ağla

    XXVIII
    ömrümü adadımdı. 
    elimden aldığın ve parçaladığın şey bu! 
    adaletin adını neden anmıyorsun burada da? 
    o yüzden büyük yaram 
    o yüzden büyük öfkem 
    o yüzden dinmiyor 
    içimde hepsi, hınca hınç.

    hıncahıııııııııııınnnnnç.

    XXVI
    o kadar uzun yol geldik ki seninle
    şimdi, sen ayrı ben ayrı olan o yolu
    nasıl yürüyeceğiz?

    (biz seninle yoldayken
    yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
    rüzgârlar akmıştı. bir yolumuz olduğunu,
    yol kazalarını, yol yorgunluğunu
    o zamanlar biliyor muyduk?)

    XXXII
    ömrü gurbette geçenler gibiydim senin yanında
    duymadın mı, çok söyledim?
    o uzun gurbette,
    ben senin "adalet" diye diye nasıl unufak olduğunu
    gördüm.
    göre göre, duya duya,
    yine de bigâne olarak her şeye.

    bilmedin ki; ben senin gurbetinde delirmemek için
    kalbimin aklıyla ördüğüm bir yıldızlı kubbede
    yaşadım.

    tecellinin içinde ecel durur sevgilim, görmedin mi?

    adaletin içinde bir zalim oturur.

    XXIX
    sonra, çoook sonra, bu parçaların sonunda
    sen beni kızını çok seven
    bir anne olarak hatırla.

    ben ki hiç kavuşamamıştım sana.

    XXXXII
    ve huzurla, içerde bir yumuşak ışık
    dışarda dağların etrafını saran kızıllık vardı.
    durmak için dünyanın dışında iyi bir sebep
    ve bir ana enstrüman;
    incecik bir müzikle piyanonun tuşlarına vuran.
    yüzünde yeryüzünü gördüğüme duyduğum bir şükran.
    her şeyin sertliğini gömen ve uyutan bir kış,
    sen ki, de ki grand teton' a kar yağdı.
    o karın ortasında önümüzden bir nehir
    karla karışık akardı.

    sarartma beni
    sarartma beniiiiiiiiiiiiiiiiiii..sarartma.

    XXXXIII
    fazla insansın sen sevgilim fazla insan
    bir barbarım ben oysa, bir hayvan
    dilim bağışlamaktan söz eder benim
    seninki adalet ve intikam.

    söylemeye gerek var mı sevgilim
    söylemeye gerek var mı şimdi
    yetiştirdiğim en iyi nişancı vurdu beni
    klimanjaro' nun karları sevgilim
    klimanjaro' nun karları
    innnniiiiiyor aşağı.

    XXXIV
    birini seviyorsan onu öldürme! demek kolay
    oysa her âşık önce kendine sonra yanındakine cellat.
    ve aşkta ölümün bir anlamı vardır, görklü kılınan
    bozulsun diye im
    her ateş önce yanını yoklar sevgilim.

    bundan böyle ne vakit bir yangından artakalan
    isle kararmış bir şair gölgesi görsen
    başıboş, duran, susan, içinden yanan:
    ya da bir kızkardeş, ağlayan kekliğine,
    uzak ve göğsüne klarnet sesiyle dolaşan.

    XXXVI
    bunca zaman sonra, neden ona dokunmadığımı
    neden çekmediğimi silahlarımı kınından
    olanı biteni kalbime koyup kendimi çektiğimi
    soruyorsan...
    ona dokunmadıysam,

    dokunmadıysam tek bir sebepledir...

    bir barbar ancak eşitine dokunur.

    XXXVII
    akan sokaklarda yan yatmış otlara benziyorum
    rüzgârla yana savrulan dallara.
    aşk için ihanetle vuran aşk aşkm'ola?
    ah ciğerimin köşesi, kavrula kavrula
    kopuyor gönülbağım, sen bağla.

    XXXXI
    Bir nefeslik can kalsaydı sana üflerdim canımdan 
    Diyecekler; çok yüksekti ondaki zindan 
    Görmeli, eline almalı, sıvazlamıydın, öğretemeden
    Yazgına kanat ol kol ol diyemeden ayrı düştüysem senden.
    Buna yanarım çok, en çok buna yanarım inan.
    Onaramazdım kırdığım yerleri 
    Onaramazdın kırdığın yerleri 

    Son bir nefesle sana sarıldımdı.
    En acısı buydu. 
    En acısı buydu. 

    XXXIX
    aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.
    ben bir divan şairi değilim ki sevgilim
    sana bercesteler düzeyim
    yine de giderayak, gözlerine, ellerine, ayaklarına
    tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    ben bu çıldırmış vaktin, ben bu yılan zamanının
    paramparça edilmiş şairiyim.ne diyeyim!
    yine de içimde, çooook eskiden kalma bir
    ya leyl...ya leyyylllllllllle
    bir çöl gecesine ismini bırakayım.

    XXXVIII
    bir dalda iki kiraz gibi
    aşk ile öfke arasında
    yanayana,
    dursun bu aşk. aşk, mola!
    ey yaban!
    ayaklanacağım
    ayaklanacağım!

    dizlerimin bağını bağla.

    XXXX
    sözde kalır sevgilim
    sözde kalır bütün sözler
    aşk çünkü, aşk çünkü kendine
    bir yol, bir ideoloji ister.

    bilirim, çöl rüzgârında çalıdır bazı yaşlar.
    sen sevgilim ilerde, biraz daha ilerde
    bir tarihe başlayacaksın, orası işte
    benim tarihimle başlar.

    ve say, geriye doğru, tek tek
    sende kalsın şimdi al bu taşlar.

    Birhan keskin
  • Tevrat’ın 10 emrinden altıncısı: ’Lo tir’tsach.’ Ve yine, tüm ilahi dinlerdeki o büyük çağrı: “Öldürmeyeceksin”




    Öldürmek kan dökmeden ibaret değil…

    “Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnız o aptalca savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında ve idam sehpalarında gerçekleştirmiyor, adım başında bu cinayeti işliyoruz. Çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorladığımız yetenekli gençleri öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz.”


    Hesse, Doğu mistisizmi ile Batı’yı; iki kutbu birbiriyle harmanlayarak uzak diyarları öylesine birbirine yakınlaştırır ki, uzaklık bir mesafe, yalnızca bir rakam oluverir. Her yapıtında bu ‘yakınlaştırma’nın izleri görülür. Siddartha romanıyla kendini bulmak, iç seslere kulak vermek gibi alt mesajlar ile gerçek bilgeliğin münzevi bir yaşam biçiminden geçtiğini anlatır. Doğu klasiklerinden, Hayy Bin Yakzan ve özellikle Mantık’ut Tayr (Kuşların Dili) eserinin yansımaları görülür Siddartha’da. Sembolize edilen kuşların fani alemde uzun bir süre yaşamalarından sonra Varlık alemine geçmeleri, Siddartha’nın kendi gerçeğini bulma yolculuğu ile hayli benzer nitelik taşır. Olanı kabullenmez Siddartha, kimliğini, arzularını, hırslarını geride bırakır veya bu umudu yaşamı boyunca yüreğinde taşır. “Kader gayrete aşıktır.” Sözü, gelişim süreci boyunca kahramana şiar eder. Nitekim bir diğer romanı Bozkırkurdu’nda da aynı unsurlar görülür; anlam arayışı içerisinde olan kahramanın ruhu ikiye bölünmüştür, bir Harry Haller vardır, bir de Bozkırkurdu. Haller, düşkünlüğün temsili iken, Bozkırkurdu faniliğin ve geçiciliğin etkisinde, uzlete çekilerek gerçeği düşleyen bir yaşam felsefesini ortaya koyar. Hesse’nin iki romanında da farklı hamurlardan yoğrulmuş kahramanın kişilik bölünmelerine gelişim sürecinin de eklenmesiyle ortaya muazzam bir döngüsellik çıkar.

    Her kitabında uygarlığın arkaik kalıplarını kırmaya teşvik eden Hesse’nin samimi anlatılarını her bitirişimde, çizdiğim satırlara zaman zaman göz gezdirmek ve tekrar okumak üzere kitaplığıma kaldırırım. Nitekim Öldürmeyeceksin’i de aynı düşünceyle bitirdim. Cümleler öylesine sıkı ve güçlü ki, altını çizdiğim birçok yer tek okumayla geçilemeyecek kadar derin ifadelerle donatılmıştı. Değerlendirme ölçütü yalnızca kitabın akıcılığına dair klişe sorgulamalar olan bir okur için çok da uygun bir tercih olmayabilir Hesse, -ki bu düz bir okumadan öteye gitmez. Alman Edebiyatını bu derinlik yüzünden seviyorum. Goethe, Schiller, Mann, Böll, Schopenhauer, Rilke gibi sayamadığım birçok ekolü bünyesinde barındıran; felsefe, mitoloji ve halk hikayeleriyle çevrili bir edebiyat, bir düşün şöleni Alman Edebiyatı.

    Çelişki ve zihninde türettiği karşıtlıklarla mücadele içinde olan bir yazar Hesse. Siyah ve Beyazı, zayıflık ve gücü, çocukluk ve erişkinlik gibi ayrı kutuplarla etkileşim içinde olduğu görülür çok kez.- Hatta bir cümle bile karşıtlık kazanarak yeni düşünceler doğrurur dilinde.- Ancak, bu çelişkiler ve ayrımlar o kadar güzel vücut bulur ki cümlelerde, eseri güzel yapan işte bu çelişkiler, bu ayrımlar dedirtir insana. Tıpkı Raskolnikov’un ironik çelişkileri gibi.
    “Rastgele bir sözü alıp tersine çevirdiniz mi, sözcük üzerinde harf harf böyle bir işlem uygulandınız mı, çokluk iyi ve güzel düşüncelerden öğretici ve eğlendirici bir pınarın ansızın fışkırdığını görürsünüz.” (sf, 111.)

    Bir eğitmen edası görülür satırlarda. Ancak Coelho ve Sharma gibi kendi doğrularının penceresinden bakılmaz. Kapitalizmin beşiğinde olup, zorluklara ve zor olana dair yüksek perdeden klişe haline gelen nasihatler gibi değildir bu.
    “Kendini ve çevrendeki herkesi sev, geçmişi unut, geleceğe umutla bak” türünden hepimizin bildiği Polyannacılık mesajları içeren eserleri geride bırakarak Hesse’nin somut dünyasına girmem çok uzun sürmedi. Gerçek karşısındaki fazla iyimserliğin algısını kırarcasına, kendisinin savaş karşıtı olarak lanse edilmesine dem vurur, barış içinde olan bir dünya ancak hayal edilebilir ona göre. Görüntü bombardımanı ve fikir kirliğinin çepeçevre sardığı günümüz dünyasında, bunalımların getirdiği psikolojik yıkımlar insanın kendi kendisiyle olan savaşımını gözler önüne serer. Sahteliğin değerli olduğu bir zamanda yeryüzündeki bütün karmaşalardan sıyrılıp kendi sesine kulak vermek için yeni yollar bulması şarttır insanın, bunu fısıldar Hesse, insanı sorgulamalarla baş başa bırakır.

    https://www.youtube.com/watch?v=HgeFyUu-1WM

    “Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu dünya sevimli bir yurt olamaz.” Bozkırkurdu, (sf. 145)


    Ben’likle baş başa kalmak, bu eseri okuduktan sonra çok daha değerli ve önemli oldu benim için. Sinede barınan zenginliği gün yüzüne çıkarmanın ve gelişerek serpilmenin tadını diğer tatminlerden daha net ayırt edebilmeli insan. Hesse uzaklığı öngörür hep; güçlü olmanın dayanıklılıktan geçtiğini, başarının inatlardan doğduğunu ifade eder cümlelerinde. Yunus Emre nidasıyla şu cümleyi söyler özetleyerek:
    ‘Tanrı’nın saltanatı dışınızda değil, içinizdedir.’

    “İnsanlığın bugünkü durumundan sorumlu iki manevi illet var; bunlardan biri teknolojinin, ötekisi de şovenizmin büyüklük hezeyanıdır. Her iki hezeyan günümüz dünyasına damgasını vurmakta, bu dünyanın benlik duygusunu oluşturmaktadır. Öyle hezeyanlar ki, şimdiye kadar bize acı sonuçlarıyla iki dünya savaşını buyur etmiştir, ortadan kayboluncaya kadar da benzeri daha pek çok savaşı başımıza saracağa benzemektedir.” (sf. 185)


    İnsan, seyirci kalarak öldürme eylemini gerçekleştirir, kötülüğün izleyicisi olarak. Zaman aşımına uğratarak öldürür, yerine getiremeyeceği sözler vaat ederek. Sevimli görünerek öldürür, maskenin arkasındaki çıkarı görünene dek. Dinlemeyerek öldürür, kayıtsızlığı gösterircesine. Göz yumarak öldürür, karşı koyma gücü olmasına rağmen. Susturarak öldürür, özgürlükleri hiçe sayarak. Aşağılamalarla öldürür, benliğini yüceltme uğruna. Hatta, severek de öldürebilir bir insan, diğer bir insanı…


    Bir kutsal çağrı Öldürmeyeceksin, tüm insanlığın kulak vermesi gereken bir çağrı. Ancak ölüm sadece fiili bir olay mıdır ki? Eylemden soyutlanmış biri, gün geçtikçe ölmez miydi? Neruda’nın Ağır Ölüm’ü yeryüzündeki en ezgili cevaptı belki bu soruya…

    http://www.izdiham.com/pablo-neruda-agir-olum/