• Şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir. İlk bakışta insana bir kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır. Çünkü dünyada bir insanın başka bir insanın yardım ve alakasına muhtaç olmadan yaşaması mümkün olamayacağına, hatta en kötü hayvanlarda bile birbirlerine yardım hissi mevcut bulunduğuna göre, sadece kendini düşünmek ve başkalarının da böyle yapmasını istemek kendi kendisinin kuyusunu kazmaktır. İnsan başkalarına yardım ettiği, başkalarını sevdiği kadar yükselir. Dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. Hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek.
  • 'Sevmek, güzel birinde aşkı aramak değil, o kişide bilmediğin bir zamanın, beklenmedik bir anında kendini bulmaktır.'

    Dostoyevski
  • 156 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Üniversitede çocuk edebiyatı dersine giren hocamız bize birkaç kitap tavsiye etmiş daha kapağına dahi bakmadan “Aman, bunlar da ne ki ben -tabiri caizse- tuğla gibi kitaplar okuyorum deyip burun kıvırmışlığımız olmuştu.

    Sakız Sardunya ve bu alanda yazılmış hangi kitabı okudumsa yüzüme yayılan tebessüm beni uzun bir süre terk etmedi.

    Hayatı sevmek, okumayı sevmek küçük yaşlarda başlar. Aslında yaşadığımız hayatın önemli bir kısmı çocukluğumuzun nasıl geçtiğinde gizli. Bu dönemi sağlıklı şekilde geçiren her birey zemini sağlam bir geleceğe kucak açıyor kanaatimce.

    ‘Küçükler için yazılmış eser’ diye bir kavrama kesinlikle katılmıyorum. Hepimizin içinde -klasik bir deyişle- büyütemediğimiz veya büyümesini istemediğimiz bir çocuk gizli.

    O sebeple;
    Her sayfasında ister açık ister kapalı bir şekilde ifade edilmiş olsun, envai çeşit öğütler içeren bu tür kitapları herkesin okuması gerekir.

    *Sakız Sardunya sorgulayan, öğrenen öğrendikçe mutlu olan bir kızımız.
    Fakat bir sorunu var: Adını pek sevmiyor.

    -Hayatı deneyimleye deneyimleye öğrenen bu tatlı kız, etrafa kulak asmamayı başardığı bir vakit her şeyin yoluna girdiğini ve aslında adının hiç de fena olmadığını anlıyor. Bu da hayatı tespih yapıp sallamanın çocuk versiyonu olsa gerek. (Çoğumuzun yapamadığı gibi!)

    - Dünyayı verelim çocuklara diyesim geliyor şairin dediği gibi. Hayat rengarenk aslında onlar gibi bakabilmesini bilene...

    *Velhasıl kelam en büyük sanat; ruh sağlığı yerinde, kendini ve dünyayı seven iyi bireylerin yetişmesini sağlamak ve kendini yetiştirmeyi öğrenebilmektir.

    Kendini yetiştirmeyi, puzzle’ı bozup en baştan başlamak isteyenlere küçük bir notum olacak: Sakız Sardunya ve Sakız Sardunya namına bu alanda ne varsa okuyun...
    Esen kalın...
  • Anlatıldığına göre;bir gün Abdullah ile Ahmed İbni Hab bir yerde birlikte bulunuyorlardı.Bu arada Ahmed ibni Hab yerden bir ot kopardı.Bunun üzerine Abdullah ona dedi ki:"bu hareket sana beş şeye mal oldu:
    Bu hareketle kalbini Allahı tesbih etmekten alıkoydun.
    Bu hareketle kendini Allahın zikrinden başka bir işke oyalanmaya alıştırdın.
    Bu hareketinle başkalarınında aynı davranışta bulunmalarına ön ayak oldun.
    O ot parçasını Allahı tesbih etmekten alıkoydun.
    Bu hareketinle Kıyamet günü Allaha kendi aleyhinde bir delil meydana getirdin.
    (Revmak- ül Mucaniste böyle anlatılmıştır.)
  • Duygular insana ne denli yakın ne kadar da uzak. Hisler cümle ile ifade edilmeyebilir. Neyse ki dilin söylemediğini o beş parmak nasıl da güzel anlatır.
    Müzik doğanın eşsiz sesi; ağaçların, yaprakların, rüzgârın çalmış olduğu solo, bunu duymamak… İşte burada başlar asıl sağırlık. Doğanın sesini duyamamak, şarkılarına eşlik edememek; yaşanacak bir dünyadan ne kaldı geriye?
    Bizler ruhumuzun derinlerinde ne aradığımızı bilmediğimizden her durağı doğru zannederek inip kayboluyoruz. Neden mi kayboluyoruz? Çünkü ruhumuzun derinlerinde insan olduğumuzu hatırlatan müziğin sesine sağır olduğumuz için. Müzikten ve sanattan uzak kaldığımız için, insanlara sevgiyi, merhameti, sevmenin ne kadar kutsal olduğunu hatırlatan seslere kulaklarımızı tıkadığımız için; kendine yabancı insan topluluğundan farkımız kalmadı.
    Okuduğumda hoşuma giden bir metin vardı. O metinde müziğin vazgeçilmez ve en etkili insan modeli olduğu şu şekilde anlatılır:
    Hindistan’da kabilelerde bir çocuk dünyaya geldiğinde doğadan buldukları bir ritmi ona ait ederlermiş. Her insanın kendine ait bir ezgisi olur, böylelikle o insan tüm yaşamı boyunca o ezgi ile gelişimini sağlarmış ve kabilelerde insanlar suç işlediğinde ezgiler hatırlanıp, suç işleme oranını azaltırlarmış.
    Yani bir insana bir ezgiyi, bir müziği hatırlatmak ona insan olduğunu kendi öz benliğindeki o temiz duyguları hatırlatmaktır. Duymasını dinlemesini bilmeyen, bunlardan kendini uzak tutan birey bir müddet sonra kendi iç sesine de sağırlaşır. İşte bu iç ses insanın kendisine ait müziğidir. Yani yaratılış sesidir.
    Peki, nedir yaratılış sesi?
    Ömer Hayyam der ki: “Yüce varlık bize bir beden verince, sevmesini öğretti her şeyden önce.”
    Yaratılış sesimiz yaratılış sebebimizi yansıtır. Doğayı sevmek, bir çiçekten bahar duygusunu tatmak, insanın insana sevgisini sunmak…
    Bu hislerin bu sevginin dili yok, lisanı yok ama ezgisi var. Bazen elin mızrapta gider gelir “Si ile La” arasında, doğaya sevgini dile getirirsin devam edersin bir parmağın Re diğer parmağın Mi, kokladığın çiçeğin misk ü amberliğini yansıtırsın ve beş parmağın tüm notaları gezer ne Do kalır ne de Fa; insanın insana duyduğu sevgiyi anlatır.
    Benim lisanım yok, benim cümlem yok fakat benim bir ezgim var, bana o ezgiyi çalma fırsatı verin; insanın insana duyduğu sevgide eksik nota belirtmeyin.
    Ne sazımın teli kırık ne kemanımın yayı
    Ne elimde vurduğum erbanim kayıp
    Üfle sarsın her yanı sihirli nefes
    Ezgisini kaybetmiş varlık
    Ne bekler!
    Azaları duyguları kilitli bir kafes…
    Kulaklarınız çınlasın çınlasın diyorum, birbirimizi andıkça o güzel duygularımızda son ses açtığımız müziğin sesinde ezgilerimiz birbirine benzercesine söylediğimiz şarkılarda çınlasın.
    Çınlasın ki müziği duyalım, müziği duydukça insan kalalım…
    Yaratılış ezgimizi bulmamız dileğiyle...
    Alıntı
  • Daha önceki tarihsel dönemlerde, yaşlanmakta olan egemen bir erkek, statüsünü, genç ve dinç görünümünden çok, sosyal gücüne dayanarak sürdürürdü. Genç ve güzel bir kadının ardında dolaşıp onun gönlünü çelmek diye bir sorunu yoktu - dilerse onu satın alırdı. Şişman bir senyör, ya da harem sahibi bir efendi, koskoca göbeğinden ötürü kaygılanmaz, göndermekte olduğu itici cinsel işaretlere fazla kafa yormazdı. Haremlerde, bu sorun, "göbek dansı" olarak adlandırılacak raksın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu raksın kökeni, dişinin efendisinin yağlı hareket olanağı hayli kısıtlı bedeni üzerinde kalçalarını oynatarak çiftleşme yardım etmesidir. Bu git-gel hareketlerini kendisi yapamayan efendiye, çiftleşme olayında erkeğin rolünü üstlenmek üzere yetiştirilmiş kızlar hizmet ederdi. Önce efendilerinin cinsel organını kendi cinsel organları içine yerleştirir, ardından da kalça kıvırarak onun cinsel bir doruğa erişip boşalmasını sağlarlar. Bu tür çiftleşmeler bir çeşit kendini tatmin olarak nitelenebilir ancak. Bu kızların şişman ve statü sahibi efendilerini uyarmak için zekice geliştirdikleri kalça hareketleri Doğu'ya özgü göbek dansının temelini oluşturur.