• Başka bir kadını seviyor. Titreyip ellerini kasıyor,gözlerini kapıyor işte,ona acı verdim. İnsan en büyük acıyı sevdiklerine tattırırmış, sevmenin yasası bu. Öyle üzgün ki şu anda, ağlamıyor bile.Gözyaşının kudretsiz kaldığı büyük bir acı vardır, diye düşünüyor. Ah, ben neden o sevdiği kadının yerinde değilim. Ruhumu,vücudumu neden o kadınınkiyle değiştiremiyorum? Hiçbir şeyi,kendimden hiçbir şeyi esirgemeksizin verirdim kendimi yalnız gözlerine sahip olabilseydim ötekinin. Ölümünden önceki bu gece,benim için de son gece demektir; çünkü onun artık var olmamasıyla benim için de önemli bir şey kalmayacak,her şeye karşı kayıtsız olacağım. Ah, sadece kirpiklerine sahip olabilseydim o kadının, bütün benliğimi verebilseydim kirpiklerine karşı.
    Heinrich Böll
    Sayfa 135 - bilgi yayınevi
  • Âdemî kan yutmadan hâlî değil ol demde kim/
    Ana rahminde vücûdün câmesin pür-hûn giyer

    Hayâli Bey

    (İnsanoğlunun bu dünyada kan kusmasında şaşacak ne var? Dünyaya ilk adım attığı yer olan ana rahminde kandan ibaret olan bir elbise giymiş değil midir?)
  • Akşehir’in beyleri Hoca’yı yemeğe davet etmişler. Hoca nereden bilsin; davete, günlük kıyafetiyle katılmış. Katılmış ama ne hoş geldin, ne sefa getirdin diyen var. Herkes, allı pullu kıyafetlilere el pençe duruyormuş. Hoca, bir koşu evine giderek, sandıktaki işlemeli kürkünü giyip yemeğe geri dönmüş. Az evvel hoş geldin bile demeyenler, önünde yerlere kadar eğilmişler. Hoca’yı, yere göğe sığdıramayıp başköşeye oturtmuşlar. Kuzunun en hasını önüne koymuşlar. Herkes Hoca’nın yemeğe başlamasını bekliyormuş. Hoca, bir taraftan kürkünün kolunu sofrada sallamaya, bir taraftan da “Ye kürküm ye, ye kürküm ye!” demeye başlamış.

    -İlahi Hoca, demişler, kürkün yemek yediğini kim görmüş?

    Hoca taşı gediğine koymakta gecikmemiş:

    -Kürksüz adamdan sayılmadık… İtibarı o gördü, yemeği de o yesin.
  • "Yanacak ve yanarak tükeneceksin; iyileşecek ve yeniden geleceksin."
    [Karamazov Kardeşler]

    Ah, güzel Dostoyevski! Ey yüce acıların bahşettiği olağanüstü güçleri bünyesinde barındıran Dostoyevski! Sun bize karanlığın göğsünü delip geçen ışıklarını! İnsanoğlunun saplandığı bataklığa gökyüzünü indir ve bizleri ay'a tutunarak çıkar göğe! Sevginin yıldızlarıyla sar benliğimizin en tutulmaz yerlerinden! Ah, güzel Dostoyevski! Yaşamın ve insanın her şeyini görünür kıldın, ama sen de sadece yaşadın. Bir insandın. Yalnızca bir insan...


    Suyun, dünyayı sarması ve her boşluğu doldurması. Ne anladınız? Düşünün. Muhtemelen çok büyük saçmaladığımı ve boşa attığımı düşünüyorsunuz. Size bir hikâye anlatayım. Gezegenimizin içi, dışı ve üzerindeki her şey milyarlarca yıldır değişiyor. Kim bilir neler neler oluyordur. Fakat bir tane maddenin yaptıkları hep aynı olmuştur. Sonuçları da zamanla anlaşılabilmiştir. Su, bu dünyada ne yapmıştır peki? Önce gezegendeki her boşluğu doldurmuştur. Bunu hem saf varoluşu ile yapar, hem de içinde barındırdıklarıyla yapar. Havayı içinde barındırdıkları oluşturur ve döngülerini sağlamaya sürekli devam eder. Karaları içinden doğurmuştur ve kendi üzerinde tutmaya devam eder. Bir de kendi olduğu gibi neredeyse her yerde varolmaya devam eder. Ve en önemlisi hayatın oluşmasını sağlamıştır. Tüm bunların Dostoyevski ile alâkası ne peki? O da bizim saf suyumuz olmuştur. İnsanın bünyesinde barınan her hücreye girmiştir ve boşlukları doldurmuştur. Derinliklerde ne varsa içlerine girmiş ve onları yüzeye çıkarmıştır. Hatta onları anlamlandırmış ve aynı zamanda ait olduğu yeri de çözümlemiştir. Hayatı üflememiş olabilir, ama onun sunabileceklerine götürmüştür. Hem her şey olabilmiştir, hem de basit ve şeffaf kalabilmiştir. Saf gücü ile herkesi kendi çevresinde birleştirebilmiştir. Velhasıl kelam, su gibi aziz olmuştur.


    Okurken Yazdığım Not 1:
    "Mahpusların karmaşık karakterleri ve tekdüzelikten uzak eylemleri. Daha doğrusu farklılıkları ile sıyrılabilmişlerdir. Toplumun dayattığı çizgilerden yürümeyi reddetmişlerdir ve bunları çoğunlukla sadece kendileri yürümek istemedikleri için yapmışlardır. Peki ya bizler? Hâlâ suç işlememiş ve dışarıda gezebilenler ne yapıyoruz? Kafamızın üstünden ipe bağlanmış et parçasının peşinden koşturuyoruz. Bizi koşturan da eti arzulatan da ve ikisinin sonunu getirecek olan da ipin ucunu tutanlardır."


    Düşünebiliyor musunuz mahpuslar da insanmış. Dostoyevski, onları tıpkı insanlar gibi çeşit çeşit ve birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Ve bunları da anlatıyor. İşin garip yanı, kitaba yakından baktığımız zaman dışarıdaki topluluk ile içerideki topluluk arasında çok fazla ilginçlik farkı var. Bu farkın oluşturduğu terazide de ağır olan taraf içeridekilerdir. Dışarıya çıktığınızda görecekleriniz hep tekdüzedir. Her şey insanı bütünüyle -somut ve soyut- saran bir görünmez perdenin arkasında gerçekleşir. Hep bir şeylerin peşinde koşturan insanlardır. Ya para için işe yetişirler, ya para kazanmak için okula giderler, ya para için karınca sürüsü gibi kalabalık ortamlarda dururlar, ya para için paralı olanların karşısında acınacak hâlde dururlar, ya para için rastgele birilerini kendi ağlarına çekmeye çalışırlar vs. binlerce farklı eylemlerde tek amaç uğruna hareket ederler. Ama görünmez perde yüzünden bu sebep saklanmış olur. Bu sayede de arkada yatan sebebi saklayabilir ve sanki kendisi de diğerleri gibi sadece varolma çabasındaymış izlenimi verir. Diğerlerinin bakış açısından ayrılmadığı sürece her zaman onlar gibidir. Ne çizginin dışına çıkmaya çalışır, ne de herhangi bir şekilde çizginin dışında görünmek ister. Her şeyi ve herkesi birbirine benzetir. Sonunda kendisi de onlara tıpatıp benzer. Dışarıdan bakan biri, hepsini tek sıra halinde giden karıncaları algıladığı gibi algılar. Ne fiziksel farklılıklarının farkına varabilir, ne de öznelliklerinin. Sadece karıncalardaki kusursuz düzenin yerini alan kaosu fark edebilir. Çünkü neredeyse her şey rastgele oluyor havası verir. Fakat bir şekilde her şey yine de birbirine benzemektedir. İçerideki hayatta ise bambaşka Dünya vardır. Orada nesnel bir sınır vardır, fakat fizikselliğin ve metafiziksel durumun sınırları ortadan kalkar. Eylemler azalır. Sonuçlar neredeyse ortadan kaybolur. Tüm bunlara rağmen nedenler her zaman artar. Her birinin farklı arzuları olur. Bunu takiben izledikleri yol da farklılaşır. Aynı olsa bile ilerleme şekli farklılaşır. Dışarıdan her şey bellidir ve sınırlıdır, ama içeriden her şeyi siler geçerler. Sadece kendilerine odaklanırlar. Böylece sıyrılırlar dışarıdaki herkesten. Önce kendileri olurlar. Sonra birlik olurlar. Ne kadar düzgün, yamuk, anahtar, kilit vs. farklılıklara takılmadan bir uyum yakalarlar. Hepsini içine alabilen ve aynı zamanda hiçbirinin yanlış ya da bozuk olduğunu hissettirmeyen bir çoklu yaşam formu oluştururlar. Ancak öznelliğinin getirdiği arzular ve özellikler kaybedilmez. Dışarıda ise kendine dair neredeyse her şeyi silmeden bütüne karışamazsın. Şimdi, içeridekilere dışarıdan bakıldığında bu öznellikler anında görünürler. Orada kimse herhangi bir 'insan' değildir. Bir ismi vardır. Kimse söylemeden aklımızda doğar bu isim. Onu ismiyle anlamaya başlarız. Ne yaptığı eylemle ne de arzularıyla. Uzun lafın kısası, vay arkadaş! Mahpuslarda da gerçekten insanlar varmış. Hem de bizlerden daha ilginç insanlar. Şaşılacak şey doğrusu!


    Okurken Yazdığım Not 2:
    “Ah, ikiyüzlü insanoğlu!
    Ezilir ve yadırgarsın.
    Yükselir ve ezip gülmeye başlarsın.
    İhtiyaç duyarsın ve hor görülürsün.
    Öfkelenir ve nefret kusarsın.
    Sahip olursun ve paylaşmazsın.
    Umursamaz ve tiksinirsin.
    Sen sadece gücü istersin ve gücün kucağında kendini gösterirsin.”

    Yukarıdaki sıralama alttan başlayarak yukarı doğru giden ve bürokrasi içeren yükselişte insanın izlediği yol. Tevazu, anlayış ve sevginin izlerini silen her yola mirketler pislesin!


    Bir taşın tepesine çıkın ve başınızı göklere çevirin. Bedeninize sürtünerek kendi yolunda ilerleyen hava ve bulutları tasavvur edin. O akışa karşı duyumsadığınız aidiyet ve rahatlama hissini anlamaya çalışın. İşte, Dostoyevski de böyle etkiler yaratan bir üsluba sahiptir. Sanki sizin fazla varlığınıza rağmen her şey yerli yerindedir ve yollarında doğal bir sükunet içinde kayıp gitmektedir.


    Özgürlük nedir? Neredeyse her bireyin farklı cevaplar verebileceği bir soru değil mi? Kelime tek başına orada dururken, taşıdığı anlamların uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa gitmesi ne kadar garip değil mi? İşin aslı, bugün yaşayan insanlar için özgürlük kavramının hiçbir yere vardığı yoktur. Ne hapishanelerde, ne dışarıda, ne de doğanın kucağında yoktur. Onu sadece ararız. Ama Kafka'nın dediği gibi yanımızda taşıdığımız kafeslerimiz vardır. Bunlardan kurtuluş var mıdır, yok mudur burada tartışmam yersiz olur. Kafeslerimizin giderek büyümesi ve diğerlerini de hapsetmesini kısaca ele alacağım. Aklınızda herhangi bir hayvanı canlandırın. Sonra onun nerede olduğunu düşünün. Daha sonra ne yaptığını düşünün. Şimdi de onun yerine kendinizi koyun. Sonra da onun gibi yaşadığınızı tasavvur edin. Sonucunu da aklınıza, yorumlara ya da boş bir kağıda yazabilirsiniz. Kendiminkini buraya yazıyorum. Çita. Afrika'nın neredeyse insan boyuna ulaşan otları arasında taşın üzerinde yatan bir çita. Karnım tok ve susuzluğum yok. Öylece etrafa bakıyorum. Tehlike yaratma ihtimali olmayan canlıların geçişlerini izliyorum. Sonra da bir aslan sesi duyuyorum. Ürperti geliyor. Kendime daha güvenli bir yer bulmak için kalkıyorum ve yürümeye başlıyorum. Otların arasında kayboluyorum. Güvenli bir yer bulduğumu hissedene kadar da gideceğim. Çünkü gidebiliyorum. Tüm bunları yapabilecek kadar çitayım ve özgürüm. Pat diye bir kafesin içine hapsediliyorum. Korkuyorum. Ama hareket edemiyorum. Gitmek istiyorum, ama kapana kısılmış durumdayım. Yaşıyorum, hâlâ bir çita olmalıyım. Fakat özgür değilim. Özgürlüğü elinden alınan çita ne olur? Artık bir isim ve canlı olmaz. O sadece kavramdır. Hepsi bu. Tıpkı ilkokul fişlerinde geçen "Ali, ata bak." gibidir. Ne Ali diye biri, ne at, ne de Ali'nin bakma yetisi vardır. Hepsi boş bir kelimeler ve kavramlardan başka bir şey değildir. İnsan da böyledir. Özgürlüğünü aldıktan sonra sadece bir kavram olarak varolmayı sürdürür. Öteye gidemez diye düşünürüz. Fakat insan bir şekilde kavramın kendisini doğuran kozalığını yırtar ve ondan çıkabilir. Çünkü her durumda umut besleyebilir. Kendine ve hayata bağlayacak bir şeyi bulabilir. İçeride de bulabilir, dışarıda da. Özgürlüğünden, yani kendi özünden yoksunluğuna direnebilir ve hatta onun üzerinden geçebilir. Bunu kendi kendini özgürlükten mahrum bıraktığında bile yapabilir. İnsanın özündeki güç öyle ya da böyle bir şekilde özgürlüğün ve/veya hayatın meyvelerine ulaşabiliyor. Kendini değiştirerek de olsa ulaşıyor. Nereye gideceği de bizlere bağlı. Demir bir kafeste de yaşayabiliriz, kafatasımız içindeki bir kafeste de. Ya da varoluşun ait olduğu her yerde...


    "Genel olarak mahpuslarımız hayvanları severdi; izin verilse, hapishanede seve seve birçok ev hayvanı ve kuş beslerlerdi. Hem bence mahpusların sert, vahşi yaradılışlarını bu kadar yumuşatıp inceltecek başka bir meşgale yoktur. Ama buna izin vermezlerdi. Buna yönetmelik de, yerimiz de elverişli değildi."

    Varoluş bir felakettir, dostlarım! Hem de sadece insanlar için değil, tüm canlıları içine alır. Felaketimizin getirdiği ortaklığı ve oluşturduğu birlik ile samimiyeti koruyalım, dostlarım! Çünkü her an bedenimizden geçip gidebilecek hayatı bile güvenilir ve seçilebilir kılar. Sevginin yolunuzu ve Dostoyevski'nin aklınızı aydınlatması dileğiyle hoşçakalın.
  • Her yerde gördüğüm Arda Erel ismi... Bende bi "aaa bu kim kitabını alayım da bakayım." İsteği uyandırmadı aksine "yine mi?!" Diyorum. Sanki her konuda bilgisi, bir birikimi var gibi(!) Hem de böylesine küçük bir yaşta. Ha mesela Alişan Kapaklıkaya'yı da çok okuyan, bilen, paylaşan var ama "vay be!" diyorsun. Bir sıkkınlık olmuyor.
  • Senden öncem olmadı hiç,
    Ama senden sonram olacak.
    Ne kadar güzel olursan ol,
    Ya da çirkin,
    Bir kör gibi seviyorum seni.
    Yani dokunarak.
    Yaşayarak hissediyorum hayatın çirkinliğini.
    Ve bileklerimde kelepçesi hayatın,
    Ayaklarımda zinciri,
    Gözlerim mıhlanmış,
    Dudaklarım mühürlü,
    Yanaklarım ıslanmış.
    Seni sevdiğimi söyleyemem,
    Ama gör de anla şu çaresizliğimi.
    Özgürlüğüm senden sonrası,
    Öncesi köleliğim.
    Ki göreceğim çok şey var daha,
    Ve göremeyeceğim,
    Bir kör gibi.
    Kaç yüz eskittim kim bilir,
    Güzel mi çirkin mi bilmediğim.
    Yani bir seni seviyorum,
    Senden başkasına kör gibi.
    Bir seni dört açıp kulağımı,
    Bir seni dört gözle bekler gibi.

    Ahmet Ekinci