• Mustafa Kemal’in Samsun-Havza yolunda ve bindiği hırpani Mercedes-Benz otomobili kim bilir kaçıncı defa bozulunca, yol kenarındaki tarlasında çift süren bir köylüyle konuşması, bu bakımdan ne kadar mânâlıdır:

    “— Hemşeri! Düşman Samsun’a asker çıkaracak. Belki buraların hepsini ele geçirecek. Sen ise rahat, toprağı sürüyorsun?...

    — Paşa, Paşa! Sen ne diyorsun? Biz üç kardaştık. İki de oğul vardı. Yemen’de, Kafkas'ta, Çanakkale’de hepsi elden gitti. Bir ben kaldım. Ben de yarım adamım. Evde sekiz öksüz ile yetim, üç dul kalmış kadın var. Hepsi benim sabanımın ucuna bakarlar. Şimdi benim vatanım da, yurdum da, aha şu tarlanın ucu. Düşman ora gelinceye dek benden hayır bekleme..."
  • İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, yüzmek için değil. Ve düşünmek istememeleri doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil!
    Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir, suda boğulur.

    #HermannHesse
  • Kendini anlatabilmek diye bir hurafe var, işimize geldiği için körü körüne inanıyoruz. Bu dünyada kim kime kendini anlatabilmiş ki?
  • 295 syf.
    ·12 günde·Puan vermedi
    *spoi içerir

    Kitap güzel. Şu var ki hikaye insanın içine işliyor kitaptaki karakterlerle beraber acıyı iliklerinize kadar hissediyorsunuz tasvirler o kadar da iyi değil. olay ilgi çekici.

    Aski Sorguluyorsunuz bir insan 40 sene orf adetlere içinde tıkalı kalmış hic gelmiyecek bir kadını beklemek garip geliyor .yada ona hic okumayacak mektuplar yazmak benim gibi taş yürekli birini bile etkileyen yitik bir aşk hikayesi.
    Ölümün bile birleştiremediği iki kalp yıllarca birbirini bekliyen mükafat olarakta 40 yıllık derin bir hüzün hikayesi .
    Bu kadar şeyden sonra mutlu olmalarını istiyorsunuz ama hayatin gerçekleri .kitabın ilk sayfalarında bir kürt inanışından bahseder .
    İnanışa göre yılda bir kez yıldız olan leyla ve mecnun birleşir kim onların birleşmesini görürse o an dilediği bir şey gerçek olur .
    Ve bu dilek hakkı doğmuyan yitik bir aşk hikayesi .
    Okumanız dileğiyle
  • “N’olur gitme. Bak öldürürüm kendimi. Vicdansız mısın o kadar?”

    Vicdan da kim? Ne işi var aramızda?
  • Adıyaman`ın Akşamlarında Ruhuna Caz Ezgileri Dolduran Bir Kızın Hikâyesi

    Ben bir kitap ayracıyım ve Küçük Prens de sevgilim. Size kitap ayracı olana kadar geçirdiğim evreleri anlatacağım şimdi. Beni bir tek Küçük Prens anladı ve sevgilim olmaya hak kazandı!

    Önce radyonun sesini kısayım biraz. TRT3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Üç gün öncesine kadar niye kınandığımı, niye lanetlendiğimi merak edenleriniz olacaktır. Ben, ilk kez sekiz yaşında ölümle tehdit edildim babam tarafından. Anneler Günü için sınıfta kartpostallar hazırlamıştık ve öğretmenim en çok benim kartpostalımı beğenmişti. “Bunu annene hediye edeceksin değil mi?” diye sorduğunda, “hayır, Leyla Abla`ya vereceğim kabul ederse” dedim. “O kim?” diye sordu; “erkekken, ameliyatla kadın olan çok iyi birisi” diye cevap verdim. Cetvelle vurdu elime öğretmenim, azarladı, tek ayak üzerinde durdum sınıfta uzunca bir süre. Annem çağrıldı okula; annemin ilk yorumu şuydu, “çocuktur, ne bilsin söylediğinin ayıp olduğunu!” Bir ay boyunca okula gönderilmedim. Babam, pişman olduğumu duymak istedi benden. Pişman olmadığım için böyle bir şeyi söyleme gereği duymadım ve “seni gebertirim” dediğinde bana, “Leyla Abla, boş bir beşiğe ninniler söylüyor; o mu kötü, yoksa sen mi?” diye sordum babama…

    Dokuz yaşından itibaren birçok karga besledim; serçeleri, güvercinleri, kırlangıçları can bellediğim kadar, kargalar da canımdı benim. Arkadaşlarımın bana taktığı lakap “Uğursuz”du. Uğursuz bir kızdım ama kargalar bundan habersizdi.

    On iki yaşına geldiğimde, mahpuslara mektuplar yazıyordum. Bir dergide okumuştum mektuplara ne çok ihtiyaç duyduğunu mahpusların. Adresimi belirtmeden yazıyordum mektupları ve eminim nice mahpusun kardeşi, kızı, dostu olduğumdan.

    On dördümdeydim, mahallemize Süryani bir aile taşınmıştı ve akranım bir kızı vardı bu ailenin. Annem de, babam da yasakladı bana o kızla konuşmamı. Süryani bir arkadaşım olmuştu; aileme belli etmeden görüştüm arkadaşımla ve okul arkadaşlarım beni ispiyonladılar abime. Önce annem dövdü, “niye başka bir dinden arkadaş edindin?” diye, eve gelince de babam. Benden dört yaş büyük olan abimce ilk kez dövülmem, bu olay sebebiyle oldu.

    On beşimdeyken TRT 3 radyosunu keşfettim ve akşamları klasik müzik ve caz dinlemeye başladım ödevlerimi bitirdikten sonra. Annem ilahiler öğrenmemi istiyordu, babam dışarı çıkarken kapanmamı istiyordu, abim, kendisinin hizmetçisi olmamı istiyordu ve ben aryalar söylüyordum içimden; dayak yediğimde, aşağılandığımda, küçücük bir oda içinde kilitli kaldığımda…

    On altımda, seks işçisi bir kadınla tanıştım ve bana baktığı falda, “bir gün gelecek, hiç kimse seni dövmeyecek, hiç kimse sana bağırmayacak, özgürleşeceksin” dedi. Sarıldık birbirimize; benim bir ablam var, kendisi ailem olur. Gitmiş Adıyaman`dan bir gece yarısı; bana kendi yaptığı bez bir bebek bırakmış…

    On yedimde, “ölsen de kurtulsak senden” dedi babam. Annem,”seni doğuracağıma taş doğuraydım” dedi. “Namusun varsa al şu ipi, as kendini” dedi abim. Aşık olmuştum bir tıp öğrencisine. İdealim hukuk okumaktı. Mültecilerle ve seks işçileriyle ilgili projeler yapacaktık. Daha neler planlamıştık; ötekimiz olmayacaktı bizim… Abim, yazışmalarımızı buldu; uğursuzluğum yetmiyormuş gibi, bir de namussuz oldum!

    Üniversite sınavına girmemi engelledi ailem. İçime kapandım aylarca. Radyo dinlemem de yasaktı artık. Geceleri, el ayak çekilince, yazmaya başladım. Hikâyeler yazıyordum; kibirlere, ikiyüzlülüklere, hoyratlıklara karşı, sevgiyi, dayanışmayı, dostaneliği anlattığım hikâyeler…Ne ben incitiliyordum sözcüklerimde, ne transseksüeller, ne de seks işçileri, mahpuslar ve azınlık çocuklar…Annem buldu hikâye defterimi; okudu birkaç hikâyemi,. Sonra babama ve abime okuttu. Sonrasını anımsamıyorum; kendime geldiğimde bir kitap ayracıydım ve Küçük Prens`in sayfaları arasına saklanmıştım…

    On dokuz yaşındayım ve aynaya baktığımda bir kitap ayracı görüyorum yalnız`ca. Tek bir kitabım kaldı elimde, “Küçük Prens”. O benim canım, bir tanem, halimi ahvalimi bilen…

    Leyla Abla`nın beşiğine, seks işçisi ablamın hediyesi olan bez bebeği koymak isterdim; o bez bebeğe can katardık biz. Mahpus dostlarımla kocaman bir aile olmak isterdim ve Süryani arkadaşımla beraber Süryanice ninniler söylemek bize, aile bellediğim, dost bellediğim, sevgili bellediğim canlara…

    Üç gün önce dedim ki aileme, “bana biraz izin verin; kendimi asacağım, söz.” Yüzüme baktılar öyle uzun uzun. Babam, hiçbir şey demeden çıktı odadan. Abim, babam gibi öyle donuk, öyle umarsız, babamın ardısıra yürüyüp gitti. Öne eğdi başını annem; birdenbire yerinden kalkıp, “bekle” dedi bana. Ayrıldı yanımdan ve odaya girdiğinde, radyoyu bıraktı kucağıma. “Sözün sözse, sözümüz söz; dinle o gavur müziklerini gönlünce” dedi…

    TRT 3 radyosunu dinliyorum Adıyaman`ın akşamlarında. Caz ezgileri doluyor ruhuma; tam üç gündür babam beni kınamıyor, annemce lanetlenmiyorum ve abim beni kendi halime bıraktı…

    Bir karar aldık ben ve Küçük Prens; duyumsadığım, içime bastırdığım ailemin, dostlarımın ve canlarımın izini süreceğim pek yakında. Küçük Prens`le beraber kavuşacağız o güpgüzel can sırlarına…

    Bir kitap ayracının hikâyesini dinlediniz; Adıyaman`ın akşamlarında, ruhuna caz ezgileri dolduran bir kızı, bu geceki rüyanızda , uzun bir tren yolculuğu yolculuğu yaparken seyredeceksiniz...

    Ergür Altan
  • Öncelikle herkese Merhabalar…

    Bu site için bir liste hazırlamaya karar verdim. Peki ama ne listesi?
    Kimi okumamak gerektiği listesi :D

    Bu yazıyı daha doğrusu listeyi diyelim neden hazırladım veya hazırlama gereği hissettim?

    Şöyle ki; bu sitede geçirdiğim yaklaşık iki sene sonrasında şunu gözlemledim; birçok kişi tarih okuması yaparken kimi okuyup kimi okumaması gerektiğini bilmiyor.

    Peki kimi okuyup kimi okumamamız gerektiğine kim karar veriyor?
    Şimdilik listeyi düzenleyen ben :D Bu listeye sizler de yorumlarınızla katkı sağlayabilir, unuttuklarımı hatırlatabilirsiniz. Bu listeye sürekli ekleme yaparak güncel tutmaya gayret göstereceğim.

    Böyle bir listede doğal olarak yalnızca tarih üzerine değerlendirmeler yapacağım. Diğer yazarlar ve alanlar hakkında fikir beyan etme haddini kendimde görmüyorum.

    Her neyse uzatmadan listeye geçelim…
    Listemizin bir numarasında meşhur Maraş dondurmacısı kılıklı fesli deli kadir var :D

    1- Kadir Mısıroğlu. (Bunun ne mal olduğunu açıklamaya lüzum görmüyorum, oksijen israfı resmen.)

    Listemizin ikinci sırasında deli kadiri aratmayan bir isim var,

    2- Mustafa Armağan. (Muhtemelen şizofren, tarihçilikle uzaktan yakından alakası yok.)

    Listemizin üçüncü sırasında ise ilk ikiyi aratmayan bir başka isim var,

    3- Ahmet Şimşirgil. (Bunun da akademik unvanına aldanmayın, öğrencisinin tezini çalıp yayınlayan birisi işte, Kadir Popcornoğlu’nun akademisyen versiyonudur.)

    Buraya kadar kesinkes uzak durmanız gereken üç vasıfsız sözde tarihçiyi aldım. Bundan sonra ki sıralamaya seri şekilde devam edeceğim.

    4- Necip Fazıl Kısakürek. (Edebi eserleri hariç tarih hakkında söylediklerini nazarı itibara almayınız.)
    5- Said Nursi. (Diğer eserlerini bilemem ancak tarih hakkında ki yazdıkları önem arz etmiyor.)
    6- Yavuz Bahadıroğlu. (Tam bir kanser. Oldukça fazla kitabıyla bir nesli zehirledi.)
    7- Selman Kayabaşı. (Bu zat tarih mezunu ancak hayal dünyasında yaşıyor.)
    8- Soner Yalçın. (Tarihte olmayan torunları icat eden adam.)
    9- İsmail Bilgin.
    10- Ahmet Haldun Terzioğlu. (Haftada bir kitap yazan bu adam da bir hayli hayalperest.)
    11- Ali Çimen. (Seri halinde bir çok kitabı olsa da, genel geçer hatta yalan yanlış bilgi edinebilirsiniz.)
    12- Mustafa Necati Sepetçioğlu.
    13- Pelin Çift.
    14- Pelin Batu. (Bu hanım abla da Tarihçi güya ama işte yok yok kendisinde maşallah. Uzak durun.)
    15- Cansu Canan Özgen.
    16- Mehmed Niyazi. (Bu vatandaş yazar ve düşünür olarak kendisini tanımlıyor, bence sessizce düşünsün yazmasın.)
    17- Taha Uğurluel. (Bu abimizde hayli romantik bir adam. Gerçeklerden uzak.)
    18- Yavuz Bülent Bakiler. (Şiirleri güzel, tarih işine girmesin bence.)
    19- Taha Akyol. (Çok da kötü değil ama mecbur kalmadıkça tercihiniz olmasın.)
    20- İpek Çalışlar. (Bu ablayı da hiç tavsiye etmiyorum, ama siz bilirsiniz.)
    21- Cemal Kutay. (Tarihçiler pek severler bu abimizi ama sanıldığı gibi güvenilir bir kaynak değildir.)
    22- Hasan Cemal. (Bunun dedesini ne kadar seviyorsam kendisini de bir o kadar sevmem. Bu zat meşhur İttihadçı Cemal Paşa’nın torunudur. Sözde Ermeni Katliamının olduğunu savunan bir zavallı.)

    Not: Burada zikredilen isimler şahsi görüşlerim olup tartışamaya açıktır. Ancak tartışmam orası ayrı :D

    Not 2: Adını yazmaya unuttuklarımı veya sizin tespit ettiğiniz boşları yorumlarda belirtirseniz sevinirim.

    Teşekkürler…