Yalnız olmak böyle bir şey… Normalde aklına gelmeyen düşünceler büyür, büyür ve içinden taşar. Gün içinde yaptığı basit bir muhabbet için bile kendine sorular sormaya başlar insan. Hangi yanıtı verseydim akıllıca olurdu ya da öyle değil de böyle yapsaydım daha iyi olurdu, diye uzun uzadıya düşünür, ölçüp tartarsın. Böylece sana sorulan türlü sorulara verdiğin cevaplar seni alternatif cevapların denizine salar. Olmuş bitmiş bir zaman dilimine ait cevapların gereksiz çelişkileri, sürekli tekrarlanan müzmin bir çaresizlikle tıpkı bir virüs gibi beynini ele geçirir.
Hele ki azıcık hassas ve takıntılı biriysen düşünceler seni alıkoymak için fırsat kollar durur. En çok da uyku öncesi işbaşındadır akıl çelen kemirgen düşünceler. Bir kere hareket etmeye görsün, durmak bilmeden kafanın içinde dönüp dururlar. Kaleydoskopik imgeler. Her zaman farklı bir yerden yakalarlar. Hep başka türlü biçimde ortaya çıkarlar. Aslında baktığında hepsi aynıdır. Hem de birbirinin tamamen aynısı… Ötesi ise kendi yarattığın boş kuruntudan ibarettir sadece. Uykunda bile peşini bırakmaz, yalnızlığın çektirdiği bu hain işkenceler.
Saatin yelkovanı gibi titrek ve ağır adımlarla sessizliği durmadan kat eden içsel bir yalnızlığın başlangıç hapishanesi...
Geceler artık benim için karanlığın çöküp her şeyin solgun ışıklarla aydınlatılmasından başka bir şey değildi. Oysaki geceler önceden benim nazarımda hareketin ve eğlencenin gong sesiydi. Sarayın ağır havasını terk edip yüreğimi coşturan heyecanları kovaladığım, izbe mekânlara dadandığım...