mutluluğu özler, aynı zamanda hor görürdüm. muhtemelen mutlu kişileri de hor görüyordum, bu kederi ruhuma kim ya da neyin üflediğini bugüne kadar sorup durdum kendime, beni içine doğurdukları savaş mı yoksa annemin yaşama duyduğu katlanılmaz öfke mi, kimse bilemez.
Franz’a böyle budalaca bir soruyu onlarca yıl nasıl sorabildiğimi ne kadar uzun düşünürsem, o kadar az anlıyorum. Çünkü bu akşamı her yeniden yaşayışım, franz’ın ‘’ bir yıl önce sen kimdin? ’’ sorusuyla sona erdi.
... kırk elli yıldır hep yanıtsız kaldı. elbette bu yanıtı artık uzun süredir aramıyorum da. hayatta, en az yapabildiğimiz şeyin kendimizi tanımak olduğunu kabullendim. nasıl göründüğümüzü bile bilmiyoruz. kendi ayna görüntümüzü biliyoruz, kendimizi fotoğraflardan ya da filmlerden tanıyoruz, hepsi bu kadar. birisi çıkıp da başka birisine benzediğimizi ileri sürdüğünde, bunun nedenini bile anlayamıyoruz. kendimle tesadüfen karşılaşsaydım, kendime sempatik gelir miydim, bilmiyordum. bu yüzden, asla göremeyeceğim şeyi bize açıklayacak olan kendi fotoğraflarımıza böyle doymazcasına gözlerimizi dikip bakıyoruz: biz, hareket halinde, başkalarının arasında gülerken ya da düşüncelere dalmış, gözlerimiz kapalı, hatta uyurken, her durumda, bizim kusurlu ve aldatıcı ayna görüntülerimizden farklı kendimizi bir defacık olsun başkalarının bizi gördüğü ve bizim de onları gördüğümüz gibi görebilmek için kendimizle resimlerimiz arasındaki yabancılığı birkaç saniyeliğine aşabileceğimizi düşünüyoruz. bunu başaramıyoruz.