• 244 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Çok güzel bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bir arsa için iki çetenin verdiği mücadeyi anlatıyor. Pal Sokağı Çocukları ve Kırmızi Gömlekliler...
    Pal Sokağı Çocuklarının Kahramanı Nemecsek davranışlarıyla herkese örnek oluyor. Dostluk , ihanet ,fedakarlık, bağlılık...
  • 118 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Saygıdeğer çokomeller nasılsınız diye sormayacağım .. Ben hastayım.. Ondan kelli işe de gitmedim bugün .. Kavun karpuz misali serildim bostanlara yatmaktayım .. Alayınız iyi olsa ne yazar ?!?!? Tuco yataklara serilmiş ... Yansın ortamlar !! Bu incelemeyi yapmayı pek istemiyordum .. Yine de yapmazdım .. Ta ki 5-10 dakika öncesinde mailime gelen bir mesajı görene dek .. Çok ağarıma gitti okuduklarım .. Bir arkadaşımız işbu kitabı merak etmiş .. Yazdıklarını noktasına virgülüne dokunmadan aktarıyorum ..

    Dedi ki bana , " Merhaba sizden bişey rica edicek tim bana kitap larınız dan birkaç tane verir misiniz yada sadece kitaplar ve sigaralar verir misiniz korgo ücretini ben öderim ?"

    Anlayamadım ilkten ne demeye getirdiğini .. Dedim ki , "Ben kitaplarımı satmam !"
    Satmam ama hakikaten .. Doğruya doğru .. Yazdım gönderdim .. Sonrasında öyle bir cevap geldi ki beni maziye , çocukluğuma geri döndürdü .. Noktasına dahi dokunmadan aktarıyorum ..

    -Zaten alacak param yok diye istedim. Orjinal kitaplarımı korsan la deyiştirdim geçen gün.

    Şu cümleler öyle acı ki !! Kitap alamadığım günleri , elimde olanları yok pahasına değiş tokuş ettiğim günleri gel bir de bana sor ... Yokluktan gazete ile kapladığım Aziz Nesin kitaplarını döndür döndür onlarca kere okuduğum günleri gel bir de bana sor .. Parasızlık ayrı acı , elindekilerden olmak ayrı bir acı .. Bunu çok iyi bilen bir insanım .. 24 sayfa saman kağıt bir dergi almak için 2 gün okuldan eve yürümüş bir insanım .. Sen istersen şeytan de .. Ona da kabul .. Ama bugünleri yaşadım ben ... O yüzden incelemeyi Tuco adıyla , "OKUMADAN" BEĞENENLERİN aksine OKUYUP YORUM YAPACAKLARA, KENDİ İÇİNDE VİCDAN MUHASEBESİ YAPACAK OLANLARA SESLENİYORUM !!! Bu arkadaşımıza kitap göndermek isterseniz özelden yazın bana .. Adı , adresi ve gereken tüm bilgileri vereceğim .. Bunu , yani arkadaşımızın ismini ifşa edecekleri de, ÖZNEYE ATAYACIĞIMIZ anneleri ile beraber kuracağımız SİN KAF lı cümlelere katık edeceğimizi de MUHAKKAK BİLİN !! UYURALDINIZ !! Duyarsam cidden canınızı YAKARIM !! KALBİNİZİ KIRARIM !!! Sadece sözlü değil , aynı ortama denk düşersek FİZİKİ olarak da ! DEMEDİ DEMEYESİNİZ !! ALENİ "TEHDİTTİR" YAZDIKLARIM !! HEE!! ŞİKAYET EDİN TUCO ANAMIZA KÜFRETTİ DİYE !! KABUL EDECEK ADMİNE DE BURDAN ROKETLİ BİR GÜL !! KAN KIRMIZISINDAN !!

    Kitaba gelecek olursak .. Orwell esasen büyük bir şahsiyet edebiyat adına.. Çok büyük hem de ! Kitabı okurken sinirlerimi zıplatmış olsa da öyle .. Kitabın isminin , KİTAPLAR VE SİGARALAR olması çok manidar .. Orwell , kitapların pahalı olduğunun belirtildiği bir dönemde sigaraya verilen aylık tutarı kitaplara verilenle karşılaştırmış .. O dönem için doğru olabilir .. Ama günümüz Türkiyesi için hiçte doğru değil .. Size şöyle bir örnek vereyim .. Cengiz Özakıncı çok sevdiğim bir yazar .. Muhalifinden .. Medyanın tekelleşmesi yüzünden kendi yayınevini kurdu .. Reklamı yok ! Ardında kendini destekleyecek tek bir isim yok .. İşbu Cengiz Özakıncı, Otopsi Yayınlarını kurduğunda piyasadaki en pahalı kitapları satmaktaydı .. O zaman - çok iyi hatırlıyorum - kitapları 35 lira civarındaydı ve sayfa sayısı 750 civarındaydı .. Bugün ? Bugün kitapları 65 - 70 tl civarında .. SİGARA İÇMEYEN , ASGARİ ÜCRETLE geçinen bir birey bunları nasıl alsın okusun ? Bunları yazdım ama sanmayasınız ki Cengiz Özakıncı'ya karşıyım .. Her türlü desteği alan , en iyi çevirmenlerle çalışan Can ve İthaki gibi yayınevlerine ne demeli ? 180 sayfa kitaba 30 lira fiyat biçen Kırmızı Kedi'ye ne demeli ? !?!? Çıkış yolu esasında Orwell ' in bir dönem geçimini sağladığı ve bu kitap içerisinde bahsettiği bir müesseseden geçiyor .. Nedir o ?

    SAHAFLAR !!

    Burda sazı elime almak zorundayım .. Kimse kusura bakmasın !!
    Bilir kişi miyim ?
    EVET !!
    Bana daha önce sahaflarla alakalı yaz diyenler ... Bugüne kısmetmiş .. İŞTE YAZIYORUM !!

    Sayın çokomeller .. Evet kitap pahalı .. Evet aldığınız ücret de düşük !! Hepsine kabul !! Çare ne ?!

    Çare sahaflar ! Şimdi aranızdan birkaç tipleme diyecekler ki sahaflar VAMPİR ! Evet var böylesi de.. Ama cidden yaptığı işe saygısı olan insanlar da yok değil ..İstese her hafta bana 100 - 150 liralık kitap satacakken tam aksi istikameti tercih eden ,bana, kitap satmayanlara ne demeli ?!? Böylesini de gördü bu gözler ... "GÜLDEN ABLAM sen BİR tanesin !!!!" İlkin şu kavramın bilincine varın.. Sahaflar kurt ise siz ise bir kuzusunuz ! Bu her açıdan doğru .. Bu adamları kazıklayamazsınız., kandıramazsınız .Neyin ne fiyatla verileceğini bu adamlar teee siz ana rahmine düşmeden önce biliyorlardı .. Lakin pazarlık sünnettir ... Kesinlikle ilk fiyata teslim olmayın .. UCUZ BULSANIZ BİLE !!1 LİRA OLSA DAHİ !!PAZARLIK ELZEM ! Ve bilmediğinizi belirtmekten asla ama asla geri durmayın.. Her sahaf aslında kitap satıyor olsa dahi gideceği kitabın layığına gitmesini ister içten içe .. Buna birinci ağızdan canlı şahidim ..O yüzden kitaba dair düşüncelerinizi muhakkak aktarın ... Yaşar Kemal mi alıyorsun , Kemal Tahir mi? Ne varsa aklında söyle .. bilmiyorsan merak ettiğini belirt .. Bir kazık yersin, iki kazık yersin ama bu işe gönül verdiğini anlarsa karşındaki, sana tutumu değiştirir ... Biz bu yollardan geldik caniko ... Sahafların da bir insan olduğunu unutmayın ... Sabah alıp dükkana götüreceğeniz 2 poaça size ne kapılar aralar tahmin dahi edemezsiniz!! Budur olayın özü ... Değer verirsen , değer görürsün ... ÇOK NET!!

    Geri kalana bakarsak Orwell , siyasal eleştirileri de yapmış kıyasıysa... HAKLI MI ? Evet kendince haklı ...Alexey Tolstoy ve İlya Ehrenburg için söylediği "iktidarın fahişesi" kavramları sonuna kadar doğru... Peki kendisinin soğuk savaş döneminde aldığı CIA desteği ?!?!?

    Dönemin İngiltere' sinde kabul edilebilir bir liberalizm .. Ve çocukluğunun geçtiği özel okulun sansürsüz bir iletisi...
  • 260 syf.
    ·8/10
    Kitabın içeriğinden bahsetmeden önce neden böyle uzun bir inceleme ekleme gereği duyduğumu yazacağım. Bu kısım için daha önceki incelemelerimde belirttiğim gibi "bu kısmı atlayabilirsiniz" türünden bir şey demiyorum çünkü kitap ve içeriğiyle bağlı bir kısım olacak. Yine de sadece içerik hakkında bir şeyler okumak isteyen olursa "KİTABIN İÇERİĞİ VE YAPISI" yazılı başlıktan itibaren okuyabilirler.

    Gezegenler hakkında bir kitap okumak bize ne katabilir gibi aklı başında görünen sorular olduğu gibi astronot veya bilim adamı mısın da bu kitabı okuyorsun şeklinde sorulan ve dalga geçtiğini zanneden, kendi önemli sorularının cevabını bulan bazı kişiler için verilecek cevaplar var. (Kendilerine önemli görünen bazı sorular şunlar: tuttuğu takımın maç kazanıp kazanmadığı, burcunda ne yazdığı, hangi ünlü kişinin ne giydiği veya kimin kimle tartıştığı...)

    Öncelikle bizim gibi boyu iki metreyi zor gören bir türün kendisi için oldukça büyük gelen bu gezegen, atmosferinin dışında kendisini bir toz zerresi konumuna düşürecek bir evrenin içinde bulunuyor. Dünyamızdan dışarı çıkıp önce Güneş Sistemi'ne baktığımızda -ki kitap bunu sayısal verilerle gösteriyor, gezegen olarak varlığımız, diğer gezegenler gibi farklı tonlarda ve yoğunlukta renkler bulunan, Güneş çevresini belli bir sürede kat eden sıradan bir gezegen olarak görünüyor (üzerinde yaşam olduğu istisnasını saymazsak). Güneş Sistemi ise onun dışına çıkıldığı zaman içindeki gazlar, asteroidler, yıldızlar ve diğer parçalar gibi yine belli bir merkez etrafında -ama bu sefer kolları olan bir dönüş içinde kayboluyor. Olağan dönüşüyle var olan Güneş Sistemi işte bu kolları olan Samanyolu Galaksisi'nde. Devam ettiğimizde de galaksimizin evrende diğer astreoidler, doğan-ölen yıldızlar, gezegenlerle dolanan olağan galaksilerden biri olduğunu görüyoruz...

    Her ne kadar sayıları buraya tahmini olarak belirlendiği haliyle yazmasam da (milyon, milyar ve trilyon kilometreler, ışık yılları) bu koca evrenin varlığı birkaç soruyu akıllara getiriyor. Bu koca evrende bizden başka bir yaşam var mı sorusu ilk akla gelen ve en merak uyandıran, üzerine çokça yazıp çizilen sorulardan biri. Bu soruyla bağlantılı olarak şunlar da sorulmaktadır: Yaşam nasıl başladı? Başka yaşam formalarının varlığı olanaklı mı, olanaklıysa nasıldır? Başka bir gezegende bizim yaşam koşullarımız var mı? Evrende yalnız olup olmadığımız sorusundan ve yaşamla ilgili sorulardan başka bir de evrenin durumu var. Evren nasıl oluştu? Evren kaç yaşında? Evrenin sınırları neler? Ve evrenin bir sonu var mı, varsa nasıl olacak?

    Bu kadar ilgi çekici ve merak uyandırıcı soru var fakat bu sorulara verilen cevaplarda adımlarımızı yeni yeni atmaya başladığımızı bu kitapla birlikte bir defa daha gördüm (kitabın yazıldığı yıldan bu yana yine gelişmeler var fakat onlar da adımlarımızın dengeli olmaya başladığını ve hızlanmamız gerektiğini gösteriyor).

    Bu kadar küçük olduğumuzu ve şu an için sisli, puslu bir bilinmezlik okyanusu içinde küçük bir salda olduğumuzu görmemiz neyi değiştiriyor peki? Bu kitapla birlikte bir yanıt vermiş mi oluyoruz? Veya ikinci tür soruyu soranların dediği gibi biz bir astronot muyuz? Elbette ki bir kitapla bu tür sorulara cevap vermiş olmuyoruz veya anladıkları şekilde bir astronot da olmuyoruz. Ama bu koca okyanus içinde üzerinde olduğumuz ve giderek zarar verdiğimiz salda bu sorular, astronot olup olmadığımızı kendi soruları kadar merak edenlerin sorularından çok daha büyük bir önem arz ediyor ne yazık ki! Ayrıca böyle bakmayıp farklı bir ilişki kuracak olursak ilgi alanları kişiden kişiye göre değişir. Üstelik bu sorulara verilecek cevaplar onların da hayatını etkileyeceğinden evren hakkındaki sorular daha önemli hale gelmiş oluyor. (Evren ve yaşam hakkındaki sorular üzerine konuşulan bir iki ünlüden çok daha eski ve kapsamlı...)

    Bu tartışma üzerine söylenebilecek daha çok şey, bakılacak çok perspektif var fakat bunları burada kesiyorum. Bu kitap bize bu soruların cevabını vermiyorsa neden okuyoruz sorusunun cevabına gelelim. Kitap, daha üçüncü paragrafta anlattığım dünyamız dışındaki ilk adımla ilgili: Güneş Sistemi ve gezegenler. Matematik ve fizik formüller, kimyasal yapıların çözümlemesi gibi şeylerle uğraşmıyor olabiliriz ama bu durum bu tür hesaplarla uğraşanların neler ortaya koyduklarını okumamıza engel değil. Evren ve yaşam için sorduğumuz sorularda nasıl adımlar atıldı, yapılan çalışmalar neler, gelinen nokta ne? Bu soruların cevabını işte kitaptan biraz da olsa alabiliyorsunuz.

    KİTABIN İÇERİĞİ VE YAPISI

    Kitap sırasıyla ( ilk dört bölümdeki başlıklar şunlar: Gezgin Yıldızlar - Gezegenlerin Doğuşu - Gezegenlerin Hareketleri - Gezegenlere Gönderilen Roketler) Merkür, Venüs, Dünya, Ay, Mars, Küçük Gezegenler, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton'dan bahsediyor. Bu gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları, eksenel eğiklikleri, uyduları, yapıları gibi bilgilerle beraber bu gezegenler için kimlerin nasıl çalışmalar yaptığı, hangi uzay araçlarının nasıl veriler topladığı kitapta yer alıyor. Bütün bunlardan sonra açılan son iki başlık da şunlar: Gezegenlerin Ötesinde - Gezegenlerde Hayat. Son olarak belirtilen altı ek var ve bu eklerde derli toplu ve biraz daha ayrıntılı sayısal veriler var.

    Kitabın dili için iyi olduğunu söyleyebilirim. Çevirisi tekrar yapılabilir çünkü bazı kelimeler için yeni ve daha anlaşılır karşılıklar kitabın anlaşılırlığı için iyi olabilir, Yazar kendi çalışmalarından ve gözlemlerinde de ara ara bahsetmiş. Bazı yerlerde yazarın esprili bir dil kullanması iyi olmuş. Gezegenler hakkında şöyle bir bakılabilecek bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

    Kitabın önsözünde yazarın umduğu gibi ben de bir teleskop edinip gezegenleri kendimce izlemek istiyorum. (Yazar amatör gözlemcilerin öneminden sürekli bahsetmiş ve amatör düzeyde gözlem yapacaklar için de öneriler vermiş) Her ne kadar gezegenlere seyahat yapamasak, onlar hakkında pek bir şey bilmesek-mesela nasıl oluştukları- vegezegenlere gönderilmiş-gönderilecek olan uzay sondaları olsa da onları teleskopla izlemek de ayrı bir keyif verir diye düşünüyorum.

    Kitap bazı yerlerde sıkıcı oldu benim için. Çok teknik şeylerden bahsettiği zaman mesela. Ama her gezegen için 10-20 sayfa ayrıldığını ve çizimlerle/fotoğraflarla desteklendiğini gördüğünüzde bu aşılabilir.

    Son olarak ilgimi ayrı olarak "Gezegenlerde Hayat" başlığındaki kısa yazı çekti. Dünyamızın sonu için çizilen bir senaryo var. Güneş milyarlarca yıldır parlıyor ve uzun bir süre de parlamaya devam edecek. Ama hidrojen yakıtı tükendiği zaman Güneş bir kırmızı deve dönüşecek iç gezegenler büyük olasılıkla parçalanacak şeklinde anlatılmış. Bu sona rağmen bir de bu sonu görüp göremeyeceğimizden bahsedilmiş. Çünkü üzerinde yaşadığımız dünyaya zarar veriyoruz. Ayrıca insan neslinin de kendi arasındaki savaşları da sayarsak zor görünüyor. Bu yüzden evrenin başka yerlerinde neler olduğunu araştırmak önemli. Başka yaşam yerleri ve oraya gidiş... Ömrümüzün on yıllarla ölçülebildiğini düşünürsek bu çok zor görünüyor. Kat edilecek mesafelerin uzunluğunu, gidiş hızını, gidiş sırasındaki yaşam koşullarını şu an eriştiğimiz düzeyimizle düşünürsek olmayacaktır sanırım. Işık bile saniyede 300.000 kilometre hızla ilerliyor. (Işık var olan -bilinen- en hızlı şey ve genel görelilik kuramı ışık hızının geçilemeyeceğini söyler.) Örneğin Güneş ışıkları bize ulaşana kadar 8 dakika geçiyor. Biz aslında her baktığımızda Güneş'in 8 dakika önceki halini görüyoruz... Böylece bitiriyorum...

    İyi bir kitaptı. İyi okumalar.
  • Benim bütün siyasetim şu: Müzik , resim severim; iyi bir kitap benim için çok önemlidir..
    Stendhal
    Sayfa 280 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Babam her zamanki gibi sakin ve dalgın yürüyüşüyle evin bahçe kapısını açtı ve içeri girdi. Annemin, duvarın kenarına sıraladığı içi su dolu testilerden birini ayak ucuna yaslayarak ellerini yıkadı. Arka cebinden hiç eksik etmediği mendiliyle kurulanarak eve girdi sonra.

    Sırtımı anamın kendi dokuduğu çeyizlik yastığına yaslamış, salonun dibindeki somyada kitap okuyorum. Bahçedeki havuza su dolduran santrifüjün sesi geliyor. Annem mutfakta. Havada kızartma kokusu var.

    Sınav sonuçları gelmiş, Siyasal’ı kazanmışım. Kulağımda bir gün önce Demokratik Kültür Derneği’nde dinlediğim Cem Karaca’nın şarkısı:

    “Küçük kardeş bu yıl Siyasal’a gidecek,
    Paltoya para yok ki, o da parka giyecek.”

    Aklımda, “İyi bir parkayı nereden bulurum” düşüncesi, kucağımda, sürekli sürgün yemekten usanmamış Ecevitçi dayımın okuyup bilinçleneyim(!) diye verdiği bir kitap. “Deniz, Yusuf, İnan Darağacında Üç Fidan.”

    Babam Philips radyomuzu açarken hafif alaylı bir edayla konuşuyor: “Sizinkilerden bir şey olmaz.”

    Devrimcilerden söz ettiğini anlıyorum, ama sesimi çıkartmıyorum.

    “Dün gece kulüpten gelirken rastladım, açık hava sinemasının duvarına yazı yazıyordu sizinkiler... İki kişi. Birini hemen tanıdım, bizim Ethem’in oğlu Kadir. Yanında bir oğlan daha. Onu tanıyamadım. Zelveli Faruk’un oğluna benziyordu. Biri kovayı tutuyor, öbürü de yazıyor. ”Kahrolsun Faşizm” yazmışlar. Yalnız faşizmdeki “z” ile “m”nin arasına da “i” koymuşlar. Neyse, söyledim, düzelttiler.” Oraya “i” konulmaz” dedim. Daha imla kurallarını bilmiyorsunuz oğlum, nasıl devrim yapacaksınız?”

    “Ne alâkası var baba!”

    *

    Gri ile siyah arası bir rengin içine dalar gibi girdim Ankara’ya. İç Cebeci Süngü Bayırı Sokak’ta, küçük ve sefil bir apartmanın giriş katında kalacağım. İki Avanoslu hemşerim kalıyor evde. İkisi de abimin arkadaşları. Biri Mamak’ta askermiş, yedek subay, hafta sonları geliyor, diğeri Kara Yollarında mühendis. Kapı tam açılmasa da, girişteki küçük hole somyayı sığdırdık. Evin yanında Kütahya Öğrenci Yurdu var. Ülkücülerinmiş. Yurdun karşısındaki bakkal, birkaç parça eşyamı Avanos’tan Anadol kamyonetle taşıyan abime, sigara alan orta yaşın üzerinde, fazla makyajlı bir kadını çenesiyle işaret ederek,

    “Akşam olsa da yatsak,” diyor. Abim kıkırdayarak gülüyor. Bakkal Tokatlıymış ve abimin tahminine göre solcu...

    “Bunlar kurtçudur,” diyor bakkal, yurttaki öğrencileri kastederek. Biraz yüzümüze bakıyor, abimin neci olduğunu kestirmeye çalışıyor sanki, sonra da “Boşver” der gibi elini sallayarak arkaya, makarnaların olduğu yere doğru gidiyor. Sesi geliyor ama:

    “İster kurtçu isterse Ecevitçi, benim için fark etmez. Biz ekmeğin peşindeyiz.”

    Babamla birlikte Siyasal’ın merdivenlerini tırmanıyoruz. Kapıdan girinceye kadar, yedi kez arıyorlar üzerimizi. İçimde hastalıklı bir heyecan. Babam kuşku ile etrafına bakınıyor. Duvarlar boydan boya slogan ve duvar gazeteleriyle dolu. Dernek temsilcisi olduğunu söyleyen biri geliyor yanımıza:
    “Hoş geldin arkadaşım.”

    Birlikte yürüyoruz kayıt masasına doğru. Babam şaşkın, arkamdan gelip gelmeme konusunda kararsız. Temsilci çocuk, babam yokmuş gibi davranıyor. Bir ara babam, bir şey söyleyecekmiş gibi çocuğa doğru eğiliyor.

    “Amca sen istersen git. Beklemene gerek yok... Oğlun artık bize emanet. Merak etme. Tamam mı?” diyor babamdan önce.

    Kayıt bitinceye kadar babam bir kenarda bekliyor. Yanına varıyorum sonra. Cebinden para çıkartarak, uzatıyor bana. Sonra biraz duruyor ve güçsüz bir şekilde, mırıldanır gibi konuşuyor:

    Oğlum, kendine dikkat et. Her şeye karışma... Bir de bu çocuklar nasıl böyle, anlamadım ki? Yani hiç büyüğe saygı, hürmet yok. Kendi bildiklerini okuyorlar. Nasıl devrimcilik bu anlamadım?”

    “Baba ne alâkası var Allah aşkına!”

    Sonra İzmir... Tıbbiyede okuyorum. Babam Bornova’da inmiş otobüsten, beni görecek, anam pekmez göndermiş, onu getirecek... Yurtlar devrimcilerin elinde.

    “Güvenliği kendimiz sağlıyoruz!”

    Nöbetçiler zor almışlar babamı içeri. Şaşkınlıkla bakıyor yüzüme. Yurtlar bizim ya, babamı misafir ediyorum o akşam. Duş alıyor, üzerini değiştiriyor, kantinde yemek yiyoruz. Etrafa bakınıyor sürekli. Sabah otobüsle tekrar dönecek Avanos’a. Yurtların ana kapısına kadar uzanan zeytin ağaçlarıyla sıralı uzun yolda yan yana yürüyoruz giderken. Aklındakini biliyorum: “Oğlu sağ salim doktor olacak mı?” Sıkıntılı. Elini öpüyorum. Kucaklıyor. Duramıyor yine, konuşuyor:

    “Oğlum bu nasıl iş? Bu çocuklar öğrenci mi, asker mi anlamadım. Hepsinin de beti benzi sapsarı. Üstleri başları perişan. Kendilerine hiç bakmıyorlar. Bir de devamlı çay, sigara. Bunlar nasıl değiştirecekler memleketi, nasıl devrim yapacaklar?”

    “Baba ne alâkası var!”

    Darbe oldu sonra. Neye uğradığımızı bilemedik. Hepimizi yurtlardan attılar. Kalacak yerimiz yok artık. Arkadaşlarımın evlerine gidemiyorum. İki üç ay şehirlerarası otobüs terminalinde yatıyorum. Bir süre sonra da eve dönüyorum. Avanos’taki evimizde babam pencerenin kenarındaki yatağımın yerini değiştiriyor. Yoldan geçen biri rahatça ateş edip öldürebilir diye düşünüyor. Artık geri dönülmez yollara girmişiz. Kırmızı görmüş boğa gibi saldırıyoruz diğerlerini gördüğümüzde. Yoldan geçen biri bana ateş etmiyor ama arkadaşlarımın her zaman oturduğu kahvehane, yine başka bir hemşerimizin kılavuzluğunda silahla taranıyor. Bütün iyi filmlerin makinisti Orhan ölüyor. Arkadaşlarımın çoğu kaçak. Yuvasız kuşlar gibi olmuşuz.

    “Biri kara tahtaya taş sözcüğünü yazmış ve avludaki tüm kuşlar havalanmış,” sanki.

    Toz duman içinde mezuniyet ve mecburi hizmet yılları. Babam mutlu ama, doktorum artık. Yedinci yılım Anadolu’da. İstanbul’a gitmem lazım. Tayin istiyorum, yapmıyorlar. Babamın düşüncesi belli: “Oğlum dosyan kabarık. Bakanlık bilmiyor mu senin neci olduğunu? Bırakmadın gitti bu işleri oğlum.”

    İstifa edip ayrılıyorum. İstanbul’da Piyalepaşa’dayım artık. Tamirhaneden hastane yapmışım. Babam çok yaşlanmış ve parkinsonlu. Artık annemle birlikte yanımdalar. Hastanemdeki odamda oturup, kahve içip, benimle konuşmayı çok seviyor. O günlerde politikaya bulaşmışım. “Reel politika” yapıyorum güya. Gece gündüz koşturuyorum. Yemekler, törenler, davetler. Odam insanlarla dolup taşıyor. Reis bey olacağım!..

    Bir gün babam odamdayken, partili delegeler gelmiş ziyaretime. Babamı tanımıyorlar tabii ki. Ben yan odada başka birileriyle konuşuyorum. Bir süre sonra da odama dönüyorum. Delegeler gittikten sonra, babam canı sıkkın konuşuyor: “Oğlum sen yan odadayken, buradakiler sehpanın üzerindeki bisküvileri kapışarak yediler.” Bir yandan da, “yiyin lan yiyin doktorun bisküvilerini. Öyle kolay mı Belediye Başkanı olmak? Masrafa girmesi lazım,” dediler. Oğlum bunlardan bir şey olmaz. Bunlar kendileri aç. Vatandaşı nasıl doyuracaklar?”

    “Baba, ne alâkası var,” demedim artık.

    Babam vefatından önce zor aylar geçirdi. Hep yanında olmaya çalıştım. Yakında kaybedeceğimi biliyordum. Sorular soruyor, onun sevdiği konuları açmaya çalışıyordum.

    “Ne diyorsun baba bu işlere? Nasıl görüyorsun durumu?”

    “Bilmiyorum ki oğlum. Unutkanlık başladı bende. Aklıma bir şey gelmiyor.”

    “Baba, sence ne yapmalıyım? Nasıl davranmalıyım? Ne dersin?”

    “Sen ne yaparsan iyisini yaparsın oğlum... Sana güveniyorum ben... Hiç yanlış yapmadın ki zaten... Sen bilirsin.”

    Kısa bir süre sonra kaybettim babamı... İçim yandı... Yıllarca itiraz cümlem olan kelimeleri asıl şimdi söylemeliydim...

    “Ah babam! Ne alâkası var Allah aşkına... Ne biliyorum ki ben? Asıl şimdi ihtiyacım var söyleyeceklerine...”
    Ercan Kesal
    Sayfa 27 - İletişim Yayınları, 8. Baskı (2014)
  • 96 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Haftalık kitap çekilişi yaptığım youtube kanalımda Sınıf kitabı için yaptığım inceleme; https://www.youtube.com/watch?v=BAySsgosKdo

    Sınıf… İlk defa sıkıyönetimin olduğu 1944 yılında basılan bu kitap ülkemizde bir dönem yasaklanmış ve yazar-şair Rıfat Ilgaz 6 ay hapis cezası almıştır. Sebeplerinden biri kitabın ismiydi. Toplumsal sınıflara atıfta bulunduğu düşünülmüştü. Dolayısıyla sol görüşü temsil ettiği ve komünizmi simgelediği sanıldı. Ayrıca kitap kırmızı renkte devrim kitabevi tarafından basılmıştı. Tüm bunları tehdit olarak gören sıkıyönetim 25 gün sonra kitabı toplatmıştır. Tutuklanacağını anlayan Rıfat Ilgaz bir süre kaçmak zorunda kalır ve bu dönemi Karartma Geceleri romanında anlatır. Bilirkişinin hazırladığı rapora göre Şiir kitabında suç unsuru olmamasına rağmen Rıfat Ilgaz 6 ay hapis cezası alır ve eksiksiz bir şekilde bu cezasını hapiste çeker.