bu suskunluğu, onun ne biçim duygular içinde olduğunu anlatıyor bana; anlamak için başka bir şeye gerek yok. kendisinin çoğu zaman sinirli, kaygılı bir hali olduğunu söylüyorsun. huzur içinde olduğunu buradan mı anlıyorsun? kafasında her şey karmakarışık diyorsun: içinde bulunduğu o korkunç yalnızlık ortasında, başka türlü olabilir mi, söylesene?
öyle oldu ki, artık kesinlikle çıldırdım, aklım başımda değil dedim. Başım şu masanın ayağına dayalı, orada yattığım yerde, ağaran pencereyi ayırt eder gibi oluyor, kendimi evde, meşe yaratığın içinde sanıyordum. korkunç bir üzüntü içimi eziyordu; ama uyandığım anda, bunun ne olduğunu bir türlü anımsayamadım. acaba nedir, diye kafamı zorlayıp iyice düşündüm. işin tuhafı, yaşamımın son yedi yılını hiç anımsamıyordum! o yılları yaşayıp yaşamadığımı bile anımsamıyordum.
Benim sarayımı yerle bir ettikten sonra, şimdi de onun yerine bir baraka kurmaya ve bunu, bana bir yuva diye vererek iç rahatlığıyla bu el açıklığına hayran olmaya kalkma.
yer yüzünde her şey yok olsa da yalnız o kalsa, ben var olmakta devam ederim; başka her şey yerinde dursa da yalnız o yok olsa, evren bana tümüyle yabancılaşır. Ben artık bu evrenin bir parçası değilmişim gibi olur.
şimdi artık, heathcliff ile evlenmek, kendimi de o düzeye indirmek olur; o kendisini ne kadar sevdiğimi hiç bilmeyecek; hem onu yakışıklı filan diye hiç sevmiyorum, nelly; benden daha çok bana benziyor da, onun için seviyorum. ruhlarımız her neden yoğrulmuşsa, ikimizin ki de aynı. linton'ınki ise, ay ışığının şimşekten, buzun ateşten ayrı olduğu kadar bizimkinden ayrı.