• 104 syf.
    ·4 günde·9/10
    KISACA STOACILIK :
    Sokratesçi geleneğe dayanır.Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir. Doğayı derinlemesine düşünmek Tanrı’yı düşünmektir. Dolayısıyla bu felsefe bize sadece nasıl yaşayacağımızı değil yaşamın Tanrı’nın bir armağanı olduğunu gösterir. Seneca da stoacı ahlak görüşüyle tanınır.
    MUTLU YAŞAM ÜZERİNE
    Herkes mutlu olmak ister ama mutluluğun kaynağını nereden geldiğini bilmez öncelikle kendine bir hedef belirle diyor Seneca , herkesin ayak bastığı izdiham olan yoldan değil çünkü insan hatalarını bile tek başına yapmaz yanlış yönlendirme büyük hatalara sebep olabilir.
    En yüce iyi erdemdir, hakikatin yolunda erdemle olan insan mutlu olur geçici hazlara yer verilmemelidir.
    Sade bir yaşam sürmeli görkemden kaçınılmalıdır , zenginlik sana aittir sen ona ait olup kölesi olmamalısın ‘Niçin şu filozof böyle görkemli hayat sürüyor’ bu önemli olmadığını zenginliğin mutluluk getirmede bir etkisi olmayacağını düşünüyor.
    Tanrı’ya itaat etmek özgürlüktür, hiçbir şeyde zorlanmayacaksın hiçbir şeye boş yere denemeyeceksin mutlu yaşamak için erdem yeterlidir Seneca’ya göre hazlara kapılmadan insan henüz tam özgür değilsede özgür olma yolundadır.

    Bu bölümü okurken aklıma bir alıntı geldi pozitif düşünceleriyle bizi aydınlatan filozofumuz Schopenhauer’dan (!) Seneca’ya gelsin:
    "Doğuştan gelen tek bir yanılgı vardır;
    o da mutlu olmak için burada olduğumuzu sanmaktır."

    YAŞAMIN KISALIĞI ÜZERİNE
    Yaşam kısa değildir yaşadığımız yaşamın kısa bir bölümüdür bu da zamandır. Herkes yaşamın kısalığından şikayetçidir ama hayatlarını meşgul geçirmişlerdir. Meşgul insanlar birçok şeye birden uğraşmaya başlamışlardır. Ve hazlara yenik düşüp boşa vakit harcamışlardır. Gösteriş, eğlence insanları meşgul ederken insanlar bir tek kendileriyle meşgul olmamışlardır. Daima gelecek hakkında plan yapmak ve şu anı kaybetmeye sebep olur. Geçmişi düşünüp ders çıkarmalı ve anı yaşamalıdır.Yaşamayı tüm ömür boyunca öğrenmelidir ve ölmeyi de ömür boyu öğrenmelidir insan.
    Felsefe; doğrunun, erdemin, yaşamın ve ölümün çalışmasıdır. kitaplar, zamanın sayfalara sıkıştırılmasıdır. bunlardan ders çıkarın, bunlara değer verin.

    Kitap iki bölümden oluşuyor akıcı ve güzel dili var umarım çok fazla ipucu vermeden anlatabilmişimdir. Felsefe kitabı olsa da aynı zamanda kişisel gelişim kitabı olarak da okunabilir.
  • 136 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Aslında bu incelemeyi yapmayacaktım fakat özellikle bu kitabı okurken çok saçma ve kırıcı mesajlar aldım. "Yeni Tanrılar" derken Cioran'ın inançsızlığını zaten fark edeceksiniz, evet Cioran inançsız olabilir. Bu kitabı okumam onu desteklediğim anlamına gelmiyor! Onun düşüncelerine katıldığım anlamına gelmiyor!
    Her konuda kitaplar okuyabilirim, katıldığım veya katılmadığım. İnandığım ya da inanmadığım, okumada sınır koyulmasından yana değilim. Her farklı görüşten, hayattan ve farklı tarzlardan kitaplara açığım.
    Neden Cioran'ın tüm kitaplarını okudum? Ona aşık olduğum, kendimi onda bulduğumu falan zannedenler var. Öyle bir şey yok, evet bazı düşünceleri, bazı cümleleri kendine hayranlık uyandırıp defalarca okutturuyor, altını çizdirtiyor. İlgimi çekti diyebilirim. Özellikle "ıstırap" üzerine yazılarına bayılıyorum. Istırap falan çektiğimi düşününler de var. Istırap nedir? Silinmek istemeyen his, hırslı bir his. Cioran'ın tanımı ile. Herkesin hayatında silinmek istemeyen ya da silemediği anılar, düşünceler vardır. Bunları düşünmektir. Böyle saplantılı bir his yaşamıyorum.
    Kitap üzerine gelirsek, inançsızlığını belirtip sürekli cehennemden bahseden bir Cioran var. Bir kısımda dua ettiğini beliritiyor, boğulmuş düşünceler bölümünde.
    Evet işte Cioran yine anlayamazsınız! İnançsız biri için intiharın daha kolay olduğunu söylüyor kendisi inançsız ise neden intihar etmiyor? Bu sorunun cevabını bulsa, cevap veremediği başka bir soru kalmayacakmış. (Gerçekten inançsız mı?)
    Her şeyde bir anlam aramak, mazoşistin işidir diyor Cioran. Neden Cioran okudum? Mazoşist olmayalım... buna anlam verme zorunluluğu yok.
    -Acı çekmemiş kişi ile yapılan sohbet gevezeliktir.- Acılar en büyük tecrübelerdir aslında, sadece o zamanda kalmamak lazım. Geçmişin ve geleceğin acısını çekmekten, şimdi ki mutsuzluklarını ihmal ettiğini belirtiyor Cioran.
    Son kitabıydı, okumak isteyen kişilerde en sona bırakabilirler bu kitabı.
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Her türlü şehvet çağrışımının köreltildiği, bir iltifatın bile cezalandırıldığı ve hatta İncil'e kadar tüm kitaplardaki şehvetle ilgili ve şehveti hatırlatıcı tüm bölümlerin sansürlenerek yeniden basıldığı Victoria Dönemi'nin katı ahlâk anlayışınca İrlandalı dâhi yazar Oscar Wilde(1854-1900), hemcinsine duyduğu hisler nedeniyle suçlandı. Ayrıca "değersiz ve ahlâka aykırı" olarak nitelendirilen, –Wilde bu yargıya kitabında şöyle cevap vermiştir: "İnsanların ahlaksız diye nitelediği kitaplar insanları kendi ahlaksızlıklarıyla yüzleştiren kitaplardır."– benim görüşümle de ahlâksız olarak niteledikleri için değersiz gördükleri, yazdığı tek romanı olan Dorian Gray'in Portresi, yargılanma sürecinde bir delil olarak kullanıldı ve iki yıl ağırlaştırılmış kürek cezasına çarptırılıp beraat ettirildikten üç yıl sonra bozulan sağlığı nedeniyle Paris'e göç edip kaldığı ucuz otel odasının duvar kâğıdına "Birimiz gitmeli" yazarak yoksulluk içinde intihar etti. Wilde, 21.yüzyılı görebilseydi "Yaşamak bir hata!" gibisinden bir şeyler yazardı herhalde o rutubetli odasının sararmış duvar kâğıdına. Böyle düşünmemin bir nedeni var elbette. Bence sanatçı dediklerimiz çoğunluğun göremediğini gören ve gösteren, duyamadığını duyan ve dinleten, tadamadığını tadan ve tattıran, koklayamadığını koklayan ve koklatan, hissedemediğini hisseden ve hissettiren, anlayamadığını anlayan ve anlatan, kimi zaman da aynı dili konuşandır. Her sanatçı başka bir sanatçı yaratır verdiği ilhamla. Fakat bu yüzyılda görülmeye, duyulmaya tadılmaya, koklanmaya, hissedilmeye, anlanmaya ve aynı dilden konuşmaya değer pek az şey var. 21.yüzyıl sanatçıların kâbusu olmalı. Bu yüzyılda sanatçı öfkelidir. Sanatçı, güzellik ve çirkinlikten beslenirdi fakat artık güzellik ihtiyacından mahrum kaldı; açlıktan hırçınlaştı; çirkinlikle tıka basa doldu; gelişen teknolojiyle hayatımızı kolaylaştıran, deneyimden yoksun bırakan her yenilikle kirlendi. Bu yüzyılda tasvir edebileceğim en güzel şey şöyle olurdu herhalde: Sineklikle örtülü pencere, bir tuval üzerine cansız renklerle resmedilmiş bir manzarayı andırıyordu. Estetizm, sanattaki estetik değerlerin ve güzelliğin, toplumsal ve politik mesajlardan daha değerli olduğunu savunan akımdır ve Oscar Wilde, estetizm hareketinin Britanya'daki öncülerindendir. 20.yüzyılda öldüğünden dolayı arkasından ağlanan estetik değerler ve güzellik, bu yüzyılda hatırlanmıyor bile. Bundan olsa gerek sanatçı, toplumsal ve politik mesajlara sığındı. Sanatçının amacı artık göremediğimizi göstermek falan değil, hipnotize etmek; politikada, ekonomide, sağlıkta, eğlencede, eğitimde... Roman hakkındaki incelememe geçmeden evvel son olarak Wilde'ın mahkûmiyet sürecine dair birkaç cümle daha kuracağım. Wilde'ın mahkûm edildiği yer, idam mahkûmlarına özel yapılmış Reading Hapishanesi. İdam mahkûmlarının arasında kürek cezasına çarptırılan Wilde'ı bu duruma sokan, Kraliçe Victoria'nın tahtından indirilme korkusudur. Aksi takdirde Wilde'ı küreğe mahkûm etmek yerine, onu idam ederdi. Bu cezanın gerekçesi bir şehvetten de öte, bir ifşaydı; yazar yazdıklarıyla muhafazakâr devletin ikiyüzlü ahlâk anlayışını ve kibirli kraliçenin ahenksiz yönetimini ince alaycılığıyla iğneleyerek gözler önüne seriyordu. Tüm kraliyetin tepkisini topladı. Baskılanan halk aydınlatılmaktan memnundu fakat kraliçe, itibarının ve mertebesinin zedelenmesini kaldıramıyordu. Kraliçe Wilde'ı idam etseydi, şöhret ve servet sahibi yazarın değerini düşürmek yerine kendininkini düşürürdü. Onun itibarını ve servetini elinden alması için kürek mahkûmiyetiyle aşağılaması gerekiyordu ve yaptı da. Fakat bir sanatçı fizyolojik ömrüyle değil, arkasında bıraktıklarıyla yaşar Sayın Kraliçe. Sanatçı, hatırlanan son eseri unutulana kadar yaşamaya devam eder. Ayrıca bir insan arkasında bıraktığı kötülüklerle de yaşamaya devam eder; Kraliçe Victoria gibi. Maalesef bir iyiliğin hatırası, kötülüğünkinden daha uçucu. Wilde unutulsa bile Victoria kolay kolay unutulamayacaktır. Artık söz konusu şaheserden bahsetmenin vakti geldi; Dorian Gray'in Portresi(1890). Bir kitap incelemesinde inceleyen kişi kitabın içeriğinden değil de, içeriğinin üzerinde bıraktığı etkiden bahsediyorsa, kitabın ne denli özgün bir konuya sahip olmasındandır. Bir kitabın içeriğinden ne kadar az bahsediliyorsa, o kadar çok özgün bir konuya sahiptir. Fakat ufak bir nükteyle bahsedebilirim: Bu kitabı okumadığınız her dakika, kitaba geç kalıyorsunuz; ne kadar geç kalırsanız, o kadar çok yaşlanacaksınız. Bir diğer cezbedici nokta ise anlatım dili. Anladım ki kimse herhangi naçiz bir unsuru bile estetizmi benimsemiş bir sanatçı kadar iyi algılayamaz. Oscar Wilde 46 yıl yaşamış olsa da birkaç yüzyıl görmüş geçirmişçesine hayatın hiçbir ayrıntısı gözünden kaçmamış. Ayrıca hayranlık duyacağınız bir ince alaycılığa sahip. Bu alaycılığın farkına, okuduğunuz sözde cümlelerin ardından duraklayıp gülümsemelerinizden anlayabilirsiniz. Dahice oluşturulmuş cümleler... 130 yıl önce yayımlanmış olan bu roman, şu an yaşadığımız çağdan da öte ahlâk anlayışlarını sayfalarında barındırıyor. Hayata bakış açınızı değiştiren, değiştirmese de uzun süre sorgulatan düşünceler içeriyor. Ayrıca kitapta kadınlar hakkında doğruluk ihtimâli taşıyan ve pek hoş olmayan düşünceler de var. Bu doğruluk ihtimâli de düşünceleri, kitabın yazıldığı döneme uygun sorgulamaktan kaynaklanıyor. Eski bir kitabı okurken yapılan en büyük hata, yazıldığı dönemle özdeşleşmemektir. Bir diğer büyük hata ise bir kitapta geçen hoşa gitmeyen sözlerin, yazarın kendi düşünceleri olduğunu düşünmektir. Bu da bir ihtimâldir ama bu sözlerin yazarın kitabında yer vermek istediği nahoş bir karaktere de ait olabilme ihtimâli vardır. Kitaplardaki fazla iddialı cümleler önyargınızı tetiklemesin. Ayrıca Wilde, kitabında yer verdiği karakterler için şöyle söylemiştir: "Basil Hallward ben sandığım kişidir, Lord Henry dünyanın ben sandığı kişidir; Dorian ise benim olmak istediğim kişidir, belki başka bir çağda..." Son olarak yazarın bizzat yazdığı ön sözü hakkında şunu söyleyebilirim: Hem aydınlatıyor hem de soru işaretleri bırakıyor ardında. Yani bariz bir dünyada cevapları bize sunar bir nitelik taşıyor.
  • 96 syf.
    ·10/10
    1K ziyaretçileri için özenle kitabın hem video hem de metin hâlli incelemesini yaptım. Video incelemeyi şuradan seyredebilirsiniz: https://youtu.be/N_wA-XHvdnY

    Metin incelemesi ise aşağıdadır.

    Müthiş bir yetişkin çocuk kitabı... Kuşlar değildir onlar aslında, bizlerizdir. Martı değil, insanızdır. Ama martı kadar bile olamayanlardanız...

    Jonathan, "kendisi olma" yolunda adımlayan, daha doğrusu "kanatlayan" bir martı. Kendisi olmak adına, toplumsal normlara ve törelere karşı çıkmış, bu uğurda toplumdan dışlanarak "kayalıklara sürülmüş" ve fakat kayalıkların güzelliğini, kendi yalnızlığıyla keşfetmiş bir yaşam maceracısı...

    Jonathan sürgün yerinde tanıştığı martılarla, "cennet" olduğunu düşündüğü bir başka diyara gidiyor. Burada karşılaştığı martılardan, "Hep aynı şeyleri yaşamaktan kurtulmak gerek. Asıl cennet öğrenmektir." gibi telkinler alıyor. Burada karşımıza açıkça Platon'un ideaları ve Camus'nün Sisifos'u çıkıyor. Bunların düşünülmeden yazıldığını düşünemiyorum bu kitabın.

    #80844207 numaralı alıntıda da geçtiği üzere Jonathan, Fletcher'a Platon'un mağarasından çıkan "aydınlanmış insan" gözüyle bakar ve "Sen de mağaradakileri aydınlatmalısın" telkininde bulunur. Bu sebeple, fener her zaman aydının elinde olmamalıdır ki toplumsal aydınlanma gerçekleşebilsin. Nasıl ki martıların doğası uçmaksa ve bunu en iyi şekilde yapmayı öğrenmeye çalışanlar sürüden dışlanıp ışığı görenlerse ya da ışığı görüp sürüden dışlananlarsa insanın doğası da düşünmektir ve düşünen insanların dışlanması da aynı böyledir işte. Mesele ışığı görüp mağaraya geri dönerek herkese bunu göstermeye çalışmaktır.

    İdealar kuramı, #80844775 numaralı alıntıda gene devam ediyor. Jonathan öğrencilerinden düşüncelerinin zincirlerini kırmalarını istiyor. Tam da Platon'un insanlardan, yani mağaradakilerden istediği gibi...

    Kilitlere karşı çıkmanın, "ben" olmanın, özgürlüğün, kişiliğin, karakterin, varoluşun kitabı bu kitap. Çocuklarınıza okutun. Sevgilinize hediye edin. Öğrencilerinize çalışma projesi olarak verin. Çok yönlü. Çok ederli. Çok "var" bir kitap...

    Youtube kanalıma abone olmak için de şu bağlantıyı kullanabilrsiniz: https://bit.ly/2C5FRpi
  • Lâkin madem ki var olduk, sayısız nimetler dünyamızı doldurdu, bu nimetleri devşirmek hakkı bize bağışlanmışken ne için samimi irademizi boğmak isteyelim? Bize cellatlık emrolunmadı. Belki emrolunan, bizden istenen, bu hayret verici nizâm içindeki yerimizi, varlığımızın hikmetini düşünmektir, dilsiz kâinatla konuşmasını bilmektir, onu dile getirmektir. Bundan hayatın mânasını çıkarabiliriz. Biz, kâinata eklenmiş bir parça mıyız? Yoksa asıl kitap bizde mi okunuyor? Kâinat bizim tercümemiz olsa gerektir, biz onun değil. Kendimizi kâinatın sahifelerinde okumak, hikmete ulaşmaktır. Hayatımızın hikmeti dış görünüşte, doğmakla ölmek arasında acı çekmekten ibaret olsa bile onun iç yüzü derin ve değerlidir. Bu elem dolu hayatı yaşanmış olmaya değerli kılan, bu fani yolculuğun her adımında yeni bir neşveye ulaşabilmektir. Alem bize şevk kaynağı olmalıdır. Neşveden sık sık mest olan varlığımızın bir melodinin kendi içindeki akışını tâkip eden cezbelisi olduğunu hissetmiyorsak işte o zaman bedbaht sayılırız. Hayatın mânasını kaybederiz. Benliğimizi yalandan çevreleyen vehim ve gafletlerin bizi bıraktığı yerde varlığımızın bize yük olduğunu hissederiz. Halbuki hiçbir konuya, dıştan gelen tatminlere bağlanmayan saadet, gerçek saadettir. İçimizdeki tükenmez sevinç kaynağından taşan neşve bizimdir.
  • 98 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Deneme türüne ait olan son kitabım “insan insanın geleceğidir” sonunda çıktı. Bu konuda biraz hasbihâl edelim diyorum. Kitap taslağını yayınevine göndermeden önce kendime defaatle sormuştum bunu: bu yazılar okuyucusunun karşısına çıkmak için kendilerini hazır hissediyorlar mı? Zira deneme türü bir yazarın en büyük becerisidir. Ya da beceriksizliği.

    Çünkü deneme yazmak için veri tabanınızın dişe dokunur dolulukta olması gerekir. İçinde bilgi olmadan akıl neyi öğütecek? Deneme yazmak demek, arşivi sürekli karıştırmak demektir.

    Denemeci hakikatli bir yargıç gibi ortada durup adaletli olmalı. Akıl bütün ideolojilerin, inanç ve geleneklerin üzerinde durursa gereksiz duygusal tehlikelerden de uzak durmuş olur.

    Benim için öğrenmenin bir diğer yolu da deneme yazmaktır. İlkin kendimle konuşurum. Bu süre kimi zaman saatlerce sürer. Bilgiyi bilgiye ulayıp yeni çıkış yolları keşfederim. Öğrenmenin bir başka adı da düşünmektir benim için.

    Gel gelelim bu kitapta ne bulacağınıza. Evlilik, aşk, kadın, yoksulluk, inanç gibi konularda yazılmış elli dokuz tane deneme yazısı. Yani insanı ve toplumu ilgilendiren; cüretkar, kırılgan, ateşli, alaycı ve en çok da bilimsel bir eser.

    Günay Aktürk