Bir Harfle Başlayıp Hayatı İstemek
Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...

kaderseçilkader, Şeker Portakalı'ı inceledi.
16 May 05:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Şeker Portakalı okuduğunuzda tadı damağınızda kalan ve bir solukta okunan efsane kitaplardan biri ...Bu kitabı 15 Nisan Kitap Hediye Etme Günü çekilişi sayesinde kazanıp okuma şansını elde ettim ve bu ne güzel bir kitaptır böyle...Şeker Portakalı için çocuk kitabı kategorisinde olduğunu söyleyenlere Küçük Prens gibi her yaşta okunabilen istisna eserlerden diyebiliriz...Kitabın baş kahramanı Zeze ve onun başından geçenler okurken bizi kâh güldürüyor,kâh düşündürüyor,kâh da hüzünlendirip ağlatıyor doğrusu...Hatta Şeker Portakalındaki Zezenin hayatından kesitler devam niteliğinde Güneşi Gördüm ve Delifişek kitaplarıyla macera kaldığı yerden son gaz devam ediyor...Bu kitabı okuduktan sonra bu kadar beğenilerine hak verdim doğrusu ...Size önerim bu kitabı okuyun,okutun ve hediye edin herkes okusun...Keyifli okumalar dilerim sevgili bibliyofil kardeşlerim ...

kaderseçilkader, Simyacı'ı inceledi.
16 May 05:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Ve en sonunda ben de okudum ve tek kelimeyle bayıldım bu kitaba veeee size de şiddetle tavsiye ederim mutlaka okuyun,okutun,hediye edin...Ömrümün en güzel çağında okuduğum ve yine bir kitap çekilişi sayesinde kazanıp okuma şansını elde ettiğim kitaplığımın yeni ve en değerli üyesiyle sizlerleyim...15Nisan Kitap Hediye Etme Günü çekilişi sayesinde kazanıp okumak nasip oldu Simyacı'yı...Şayet kısa bir kitap analizi yapacak olursak başyapıt niteliğinde bir kişisel gelişim ve yol gösterip aydınlatıcı bir eser diyebiliriz Simyacı için...Kitap baştan sona sizi içine alıp götürüyor ve tadı damağınızda hoş bir tad bırakarak bitiyor...Konusuna gelecek olursak kitap okumayı ve yeni yerler gezmeyi seven bir çobanımız var onun başındangeçenleri yazarın usta kalemiyle beraber bir solukta okuyup kişisel olarak kendimizi sorgulayıp resmen bir aydınlanma yaşıyoruz...Veee evet kitap anlatıldığı kadar varmış diyorsunuz okuyunca ve keşke daha önce okusaymışım duygusuna da kapılıyorsunuz...Açıkçası kitabın adını,namını duyupta bir türlü okumak nasip olmamıştı ve çekilişle kazanıp okuyunca ne kadar şanslı biri olduğuma bir kez daha şükrettim...Sevgili kitap dostlarım uzun lafın kısası bu kitabı mutlaka okuyun,okutun,hediye edin pişman olmazsınız en azından yazarın usta kalemiyle tanışmak için Simyacı biçilmiş kaftan misali size eşlik eder ...Keyifli okumalar dilerim bibliyofil kardeşlerim...

Hatice topsakal, Eşekli Kütüphaneci'yi inceledi.
30 Nis 14:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ: Mustafa GÜZELGÖZ

Muthis bir aydındı, 2005 yılında onu kaybettik. Fakir Baykurt'un yazdığı da dahil 5-6 kitap yazıldı hakkında ve yaptıkları bir efsane oldu..

Yıl 1943. Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu
– Alıyorum.

– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İaşe Sandığı” yazar.

Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. Kütüphaneye de bir yazı asar: “Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” Köydeki çocuklar şaşırır. Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer’e mektup yazar: “Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder.
Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
***
Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş.
İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Aslında o kitapları Mustafa beyin eşeği Yüksel'e değil, onu mahkemeye veren valiye yükleyip taşıtmak lazımmış. Ama nerede bizim millette o feraset!..

Bakın bakalım o valiyi hatırlayan, ismini bile bilen var mı ?
***
"Merkepli kütüphaneci" olarak anılmaya başlayan Güzelgöz, merkezi ABD'de bulunan The Lane Eryant Internatıonal Volunteer Citation tarafından 1963 yılında düzenlenen ve 77 ülkeden adayların bulunduğu yarışmada, eğitime yaptığı katkılardan dolayı dünya birinciliğine layık görüldü ve köylere kitap ulaştırılmasını kolaylaştırmak için bir cip hediye edildi. Güzelgöz, 1993 yılında da dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar tarafından, Türk Kütüphaneciliği'ne yaptığı katkılar nedeniyle ödüllendirilmişti. 84 yaşında (17 Şubat 2005 ) solunum yetmezliğine bağlı kalp rahatsızlığı nedeniyle vefat etti.

15 Nisan Pazar/Kitap Hediye Günü :)
GÜNCELLENMİŞTİR...

Sevgili 1000k kullanıcıları;Türkiye’de kitap okumayı sevdirmek, yaygınlaştırmak ve daha fazla insanı kitapla buluşturmak amacıyla, “Okuyan Türkiye İçin, Herkese Her Yerde Kitap” sloganıyla gönüllü çalışmalar yürüten Herkese Kitap Vakfı, Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle Türkiye’nin ilk Kitap Hediye Günü organizasyonunu başlatmış.

Her yılın Nisan ayının üçüncü Pazar günü olarak ilan edilen Kitap Hediye Günü’nde, insanların birbirlerine kitap hediye etmesini sağlamak, hediye vermenin ve almanın mutluluğunu insanlara yaşatmak için ülke çapında çeşitli etkinlikler düzenleniyor.Herkes tanıdığı veya tanımadığı birine “Benden Sana” diyerek kitap hediye ediyor.

Bu yıl da 15 Nisan Pazar gününe denk geliyor :)

Bizlerde bu başlık altında bir etkinlik mi yapsak ne dersiniz ? :)

[Daha önce hiç etkinlik yapmadığımı göz önünde bulundurursak,öncü olmak isteyen,fikir beyan etmek isteyen ve her türlü destek seve seve kabul edilir. :)]

Daha fazla kişinin görmesi için paylaşalım :)


***[Paylaşan,beğenen,yorum yapan arkadaşlara çok teşekkür ederim.Bu paylaşım altında bir etkinliği organize edemediğimden ötürü affınıza sığınıyorum.En azından böyle bir günün var olduğunu bilmemiz ve bildirmemizin de faydası olabileceğini düşünerek,isteyen çevresindekilere veya hiç tanımadığı birine kitap hediye ederek,yaşadığı yerde o tarihte bir etkinlik olup olmadığını araştırıp varsa etkinliğe katılarak 15 Nisan’ı geçirebilir.Umarım ilerleyen senelerde 1000k ve toplum olarak “Kitap Hediye Günü” anlam ve önemine yakışır etkinliklerde buluşuruz. :) Kitapla kalın güzel dostlar :) ]

Günaydınlar Efendim....!

Keyifli bir pazar günü diliyorum.. Merak etmiyor sunuz ama biz çalışıyoruz... Bilin istedim...!

İlk kahveler içildi.. İkincileri içiyoruz.. Hep birlikte içelim, keyfi katlansın..

Güne Sadık Hidayet ile başladık? Nasıl mı? Sabah çalıştığım yerde bulunan kitabevine gittim. Sabahın köründe gidince tabi mağazayı birlikte açtık. :) Arkadaşımla iki dakikalık konuşma evresinden sonra Kör Baykuş ve Hacı Aga 'yı verir misin dedim.. Emin misin dedi? Neden dedim, Kör Baykuş'a demediğini bırakmadı eheheh :)) Okuyanlar bilir, ince ama zor bir kitaptır.. Çoğu okur, 2 3 defa okuyup zor anlamıştır kitabı. Arkadaşım da okuyup Sadık Hidayet'i kara listeye alanlardan, dediklerini buraya yazamam ama çok güldürdü beni. :)) Aslında bende okumayacaktım ama Tuco Herrera Abim'in güzel incelemesi ve yazarı sevmesinden kaynaklı bir şans daha verip Hacı Aga'yı aldım. :) Kör Baykuş'u ise hediye etmek için aldım.. İnce ama sıkı bir hediye olacak!

Sonumuz hayr olsun..!!! Bu da böyle bir anımdı.. :)

Günün şarkısı'nı hemen şuraya iliştirelim;
https://youtu.be/7z9wd9bS1FM

"Hayat, soğuk kayıtsız, herkesin maskelerini çeker alır zamanla; maskeleri de hani çoktur herkesin."

~Sadık Hidayet, Kör Baykuş

Keyifli bir pazar diliyorum...!

Sağlıcakla kalın..!

FIRAT., Germinal'ı inceledi.
 30 Mar 13:49 · Kitabı okudu · 10 günde · 10/10 puan

GERMİNAL...

Daha 7 yaşındayım.Sabahın köründe sokağa çıkıp gece yarısı ancak zorla eve getirilebildiğim zamanların sonsuza kadar süreceğini düşünüyorum. Çünkü onu işim sanıyorum. Kafamda olan şu; baba işe gider , çocuk sokakta oyun oynar. Neyse görevimi layıkıyla yerine getiriyorum. Sonra pat. Okul diye bir yere götürüyorlar beni. Benim yaşımda bir sürü çocuk. Oh, mis gibi oyun oynarız burada bahçesi de kocaman, diyorum, ama oynatmıyorlar. Sürekli yok eğik çizgi, yok düz çizgi öyle geçiyor günler. Herkes o kısma konsantre. Ben ilk teneffüste bir çıkıyorum içeri girmem günün yarısını buluyor, o da nöbetçi öğretmenlerin sayesinde. İşte böyle aradan aylar geçiyor. Öğretmen elinde sınıftaki öğrenci sayısı kadar kağıt ördek ve kurdeleyle geliyor. Okumayı sökenlere bunlardan hediye edeceğim diyor, sınıfta sevinç çığlıkları! Günden güne herkes söküyor okumayı hocada kalan ördek ve kurdele sayıları azalıyor gittikçe. Ben mi? Bırakın okumayı sökmeyi , düz çizgileri zor çiziyorum daha. Ondan sıkılınca da İtalya milli takım kadrosunu çiziyorum defterin arkasına. Buraya dikkat , yazmayı bilmiyorum sadece çiziyorum. Çizdiğim de 11 tane çöp adam hepsi aynı. Günler ilerliyor, hocada kalan tek ördek ve kurdele benimkiler. Karne günü geliyor, herkes karnesini alıyor, öğretmen karnenin yanında bana ördek ve kurdelemi de veriyor ama bir şartla. Yaz bitince okula döndüğümde ona herhangi bir kitabın bir sayfasını okuyabilmem şartıyla. Tabi bende şimşekler çakıyor 'Bir daha mı geleceğiz bu okul denen yere?' diye ama kabul ediyorum şartı.

Karneyi alıp durumu anneme anlatıyorum. Birkaç gün sonra beni eve en yakın kitapçıya götürüyor. Çocuk kitaplarını soruyoruz. Tam o rafa ilerlerken sağda , en üst rafta kocaman bir kitap görüyorum: GERMİNAL. İşte böyle karşılaşıyoruz kendisiyle. Birkaç çocuk kitabının yanında, tüm ısrarlarım ve yaz boyu çok çok çok uslu duracağım sözümle annem Germinal'i de alıyor. O an mutlulukla ben taşıyorum Germinal'i ama kitap o kadar ağır ki eve kadar kolum ağrıyor yine de vermiyorum kimseye. O yaz karşı okulda öğretmen olan komşumuzun yardımlarıyla çizgi ve harf aşamalarını geçiyorum ve okumaya başlıyorum yavaş yavaş. Ama nasıl bir süreç? Bana bir kere, evdekilere iki kere eziyet. Heceleye heceleye tüm yaz okuyorum kitabı. Bu arada ne karmaşık kitap bu diye kitabın yazarı kadına(Emile Zola'yı kadın sanıyorum) kızıyorum. Tüm yaz kitap okuyup geldiğim yer kitabın anca onda biri.

Yaz bitiyor, okula gidiyorum.Gözlerim öğretmeni arıyor, tayini çıktı onun diyorlar. Tayinin ne olduğunu anlamam saatler alıyor. Hazırlıklarımın boşa gittiğine üzülüyorum derken görüyorum öğretmeni. Gülümseyip elimdeki Germinal'e bakıyor. Anlam veremiyor ama şaşırmıyor çünkü geçirdiğimiz bir sene ona öğretmiş bana şaşırmaması gerektiğini. Öğretmenler odasında kitabın 2 sayfasını okuyorum bana bir ördek ve kurdele daha veriyor, şimdi tam olarak hak ettin diye. Sonrasında anlayamadığım olaylar oluyor ve okulda kalıyor.4 sene daha öğretmenimiz oluyor. İşte böyle Germinal ile tanışma hikayem. Okumak ise yıllar sonra mümkün oldu. Çünkü defalarca başlayıp her seferinde henüz bu kitabı okumak için yetersiz gördüm kendimi.

Kitaba Dair...

Bu kısım spoiler/sürprizbozan içerebilir. Henüz kitabı okumamış iseniz buradan sonrasını okumanızı önermem. Sonra 'Vay efendim neden şunu söyledin?' gibi sözlerle gelmeyin bana. :)

19.yüzyıldayız. Yer Fransa, Montsou. Eğer yolunuz buraya düştüyse gördüğünüz, görebileceğiniz tüm yerleri unutun. Çünkü burası gördüğünüz yerlerden farklı bir şehir hatta gördüğünüz yerlerden farklı bir dünya. Maden işçilerinin dünyası burası. Gecenin karanlığında uyanıp şanslılarsa bir parça ekmek yiyebilen değillerse aç karınla kendini evden atanların; yerin 500 metre dibinde insan derisini pişiren sıcakta, karanlıkta, ölümle kucak kucağa çalışanların dünyası. Sanki zorunlulukmuş gibi her fırsatta çoğalan ve zaten ellerine geçen üç kuruşu iyice yetmez hale getirenlerin; açlık ve sefaletle yaşayıp da buna ses çıkarmayı içlerinde bile düşünemeyenlerin; kaderleri henüz ana rahmine düşmeden yazılmışların dünyası.
Aynı zamanda madene inen işçileri kendi hayvanlarıymış gibi gören, onlar üzerinden para kazanıp da onlara verdikleri üç kuruşu bile ellerinden almaya çalışan kentsoylu maden sahiplerinin de dünyası.

İşte her şey iç içe, yan yana ve bu kadar karşı karşıyayken birinin yolu düşüyor Montsou'ya: Ettienne. Kovulduğu makine şefliğinin ardından madene inmeye karar verdirtiyor içinde bulunduğu açlık ona. Dahil oluyor o da işçilerin dünyasına. Ama diğerlerine pek benzemiyor o. Parasızlığa, açlığa, eşitsizliğe isyan etme gücü var onda yüzyıllardır bu duyguyu unutmuş maden işçilerinin aksine.

İşte Ettienne'in içinde olan bu isyan etme gücü ufacık bir kıvılcım çakıyor maden işçileri arasında. Önce garipsiyorlar onu, ancak hem şartlar hem de yüzyıllardır kentsoylular tarafından onlardan çekip alınmış başkaldırma dürtüsü onları da itiyor Ettienne'in yanına. Ve o ufacık kıvılcım bir ateşe dönüşüyor. Kontrolden çıkan ve herkesi etkisi altına alan bir ateşe. Sonrasında direniş, ölüm, yaralanma, kavga ve daha onlarca olaya sebep oluyor yüreklerde yanan bu ateş.

Kitabın sonu onlarca şekilde yazılabilecekken Emile Zola en gerçekçi şekliyle sonlandırıyor olayları. Düzen eskiye dönüyor, ama o ateşi tadanlar bir daha asla eskiye dönmüyorlar. Ettienne yine yollara düşüyor. Tüm kötü yaşanmışlıkları, henüz bulmuşken kaybettiği aşkı, hissettiği suçluluğu ve tabi ki 'şimdi olmadı, ama elbet bir gün' diye içinde fırtınalar estiren umuduyla.

Germinal, kesinlikle tek sefer okunup kenara bırakılacak bir kitap değil. Hayatın her döneminde okunup her seferinde insan yüreğinin farklı bir noktasına hitap edebilecek bir eser. Kitaptaki gerçekçilik, yaşanmışlık hissi o kadar iyi aktarılıyor ki gerçekten olmuş şeylerin anlatıldığını anlıyor insan. Zira biraz araştırınca Emile Zola'nın 1884'te Anzin Maden Ocakları'nda patlak veren grevde orada olup grevi yakından takip ettiğini ve ardından bu kitabı kaleme aldığını görebiliyoruz.