• 136 syf.
    ·23 günde·Puan vermedi
    Hasanboğuldu, Asfalt yol ve ısıtmak için hikayeleri kayda değer. Açıkçası çok da tavsiye edeceğim bir kitap değil. Bir Kürk mantolu madonna kokusu yok...
  • Türk edebiyatında Tutunamayanlar ve Kürk Mantolu Madonna kadar üzerine kahve kokusu sinmiş başka kitap var mıdır acaba?
  • 205 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10·
    Bu kitap çok güzel bi kitap kokusu bile çok hoş bu kitabı okumak isteyenlere tavsiye ederim çok hoş ve çok güzel kitap aşkı anlatıyor ben beğenerek okudum ve ayrıca da tüm zamanların en çok okunan ve sevilen kitaplarından birisidir . Beğendiğim kitaptı hatta bu kitabı okurken diana ya hayran kaldim . Okumanızı tavsiye ederim bazı insanlara saçma gelebilir ama bize bazı şeyleri öğretenler ders verenler de kitaplar da olabilir öyle değil mi arkadaşlar ...
  • Islak saçlarımla sokağa atıyorum kendimi. İçimde aşkın patlamaya hazır coşkusu, üzerimde siyah pantolon, beyaz gömlek, aklımda Feride...

    Haziran akşamının sıcaklığı bir anda sarıveriyor nemli vücudumu. Sinek kaydı tıraş olmuşum, yüzümde seksen derece limon kolonyasının keskin ferahlığı, hava mis gibi, dışarıda bahçe duvarlarını çılgınca sarmış hanımeli kokusu.
    Feride de hanımeli gibi kokar, diyorum kendi kendime.
    Yüzüme tatlı bir akşam esintisi çarpıyor. Akşam güneşi karşı evin camlarından kıpkızıl çarpıp yüzüme yansıyor. Tüm renkler bakır kızılına dönüşüyor bir kaç saniyeliğine. Sonra her duvar kendi rengine bürünüyor teker teker. Mavi, yeşil, cırt pembe, kavuniçi...

    Mahallenin veletleri dikişleri patlamak üzere olan topu, taşları üst üste dizerek kurdukları kalelere sokmak için deli gibi sokakta koşturuyorlar.
    Naciye Teyze ve seksenlik saz arkadaşları kapı önüne attıkları tahta taburelere oturmuşlar. Duvar dibinde ekose bir masa örtüsüne sarılmış alüminyum çaydanlık duruyor. İhtiyar heyetinin ellerinde çay bardakları, bir tepsinin içinde Münevver Teyzenin pişirdiği dereotlu çörekler, hem yiyorlar hem sokaktan geleni geçeni izliyorlar.
    Hepsi kocaları gömmüş, torun tombalaktan bıkmış kadınlar. Naciye teyze hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Asuman’ın aşağı mahalledeki Manifaturacı İrfan’la kırıştırmasından bahsediyor büyük ihtimal. Asuman; Kör Naci’nin en büyük kızı. Bir kaç yıl önce boşanıp, iki bebesiyle baba evine döndü. Biraz oynak, hafif meşrep bir kadın, genç kızlığından biliyorum, önüne gelene mavi boncuk dağıtırdı zilli. Muhitte fingirdemediği herif kalmadığı için adı yosmaya çıktı ama o karşı koyulmaz albenisiyle yine de herkes tarafından seviliyor. Mahallenin bütün erkekleri o göte hayran. Babamdan biliyorum. Kapının önünde Feride’nin geçişini beklediğim bir akşam, meyhaneden dönüyor babam. Kafası milyon kere milyon.
    N’apıyon la lüzumsuz, diye sataşıyor bana.
    Hiç, diyorum, hiç, oturuyorum.
    Tam o sırada fırtınaya yakalanmış balıkçı gemisi gibi kıçını sallayarak geçiyor sokaktan Asuman. Babam arkasından bakıyor, gözü Asuman’ın entarisinin altında sallanan kalçalarına kayıyor. Şehvetle hiç alakası olmayan bir tavırla, Şu karıdaki göt bende olsa üç tane apartmanım vardı şimdi, diyor sırıtarak. Aklınca bel altı espri yapıyor bana.
    Baba senin zaten üç tane apartmanın var, diyorum.
    Doğru söylüyon lan işe yaramaz, deden sağolsun, deyip bahçe kapısından içeri giriyor.
    Girerken de anneme bağırıyor, Nezaket, bana şekersiz bi kahve yap!
    Biraz şımarık sanırım benim babam...

    Bu Asuman’ın bir zaman bana da kanca atmışlığı var ama ben gözümü açtığımdan beri Feride’ye aşığım tabi hiç yüz vermiyorum. Değil Asuman feriştahı gelse işlemez çünkü köpek gibi seviyorum Feride’yi.
    Mesele şipşak Feride’nin de kulağına gidiyor, tabi küçük yer. Feride bu, Tepebaşı Mahallesinin eli maşalı kızı, azıcık da deli, durur mu! Sokakta yakalıyor Asuman’ı.
    Bülent’e yanaşma, sen git Rüstem Ustaya görün, yılların ustası, o motordan anlar, diyerek veriyor ayarı. Asuman çekiniyor Feride’den. E haklı tabi. Deli Bülent’in deli yavuklusu. Bulaşmaya gelmez.

    Usuldan yürümeye başlıyorum. Seviyorum bu taş döşeli sokakta yürümeyi. Dip dibe evler, rengarenk boyanmış duvarlar, pencere önlerine asılı begonyalar, sardunyalar... Kedisi, köpeği hiç eksik olmuyor mahallenin. Kuşları da öyle. Gece gündüz kuş sesleri yankılanıyor havada. Tepebaşı burası, heralde kuş sesi gelecek, diye geçiriyorum aklımdan. Tepebaşı muhitin en eski mahallesi. İstanbul fethedildiğinden beri var sanırım. Fatih Sultan Mehmet Han Konstantinopolisi aldıktan sonra her sabah bu tepeye çıkıp şehri seyredermiş güya. Ben inanmıyorum tabiki. Şehir efsanesi. Mahalleninin semti kutsama şekli bir nevi. Ama mahalleli özellikle mahallenin yabancılarına ballandıra ballandıra anlatıyor bu hikayeyi.
    Babam bir gün karşımızdaki Ruhi Abilerin evin çatısına bakıp, Bülent şurdaki kargalar var ya, ben çocukken de o çatıya tünerlerdi, yaşlandım, ölecem, hala o çatıda pezevenkler. Ne biçim hayvan lan bunlar, hiç ölmüyorlar, dedi.
    Baba, diyorum, Kargalar yüz seneden fazla yaşıyor, o karga senin dedeni filan tanıyor olabilir ha ona göre.
    Harbi mi lan? O zaman bahçede don atlet dolaşmayalım oğlum, çok ayıp olur, diyor babam sırıtarak.
    Babamın bu büyüklere olan saygısı gözlerimi yaşartıyor.

    Sokaktan aşağı inerken top oynayan çocukların arasından geçiyorum. Veletlerden birinin pis burun vurduğu top baldırıma çarpıyor.
    Dönüp bakıyorum, hangi pezevenk attı lan bu topu, diye kızıyorum.
    Muhittin abinin fırlama oğlu Refik cevap veriyor, pezevenk filan ayıp olmuyor mu Bülent abi, diyor.
    Siktirme lan ayıbını, bacak kadar boyunla posta mı koyuyosun lan sen bana enik, deyip yakalıyorum kulağından.
    Ben de Fenerliyim Bülent abi, ayıp valla, cimbomlulara madara ediyosun burda beni, diye kıvrak bir çalımla can damarımdan yakalıyor beni.
    Mahallenin veletleri iyi tanıyor beni. Kırmızı çizgilerim net. İlki Feride, ikincisi Fenerbahçe. Herkes bunu biliyor.
    Doğru söylüyorsun lan Refik, diyorum, bırakıyorum kulağını.
    Kim gassaraylı lan burda?, diyorum.
    Çıt yok. Hepsi dut yemiş bülbüle dönüyor. Azıcık daha gürlesem hepsi altına sıçacak.
    Sikerim lan dalağınızı, bu mahallede Fenerli olmayanı barındırmam, gidin babalarınıza da söyleyin bunu, diyorum.
    Beşiktaşlı olduğunu bildiğim Müsaim abinin oğluna bakıyorum bunu söylerken. Gözlerini kaçırıyor çocuk. Hepsi put gibi bana bakıp, onaylarcasına aşağı yukarı kafa sallıyorlar.
    Kim Fenerli peki?, diyorum.
    Hepsinin eli havada.
    Mülayim, gel bakim koçum buraya, diyorum.
    Mülayim veletlerin en küçüğü. Diğerleri on iki on üç yaşında ortaokula gidiyorlar, Mülayim daha sekiz yaşında ilkokul bebesi, ama cin gibi maşallah. Çok da sevimli serseri. Nerden öğrenmişse, beni her gördüğünde, bonjur Bülent abi, diyor. Çıkarıp bir beşlik veriyorum, git kendine gazoz al diyorum, ama terli terli içme, hasta olursun. Topukları kıçına çarparak koşuyor bakkala.
    Geliyor Mülayim.
    Bonjur Bülent abi, diyor.
    Bonjur Mülayim, diyorum. Dövüyor mu bu itler seni?, diye soruyorum.
    Dövmüyorlar ama dalga geçiyorlar, bazen de sen küçüksün deyip beni oynatmıyorlar Bülent abi, diyor.
    Albay huzurunda esas duruşta bekleyen erler gibi karşımda dikilen veletlere dönüyorum. Hepsinin suratında aha boku yedik bakışı.
    Baştan sona hepsini şöyle bir süzüp, Mülayim’e yanlış yapan bana yanlış yapar, anladınız mı lan keresteler, diyorum.
    Hepsi tek bir ağızdan, yaya yaya, anladık Bülent abi!, diye bağırıyorlar.
    En büyük kim, diyorum.
    Feneeeeeer!, diye bağırıyorlar.
    Hoşuma gidiyor öyle bağırmaları.
    Aferin benim koçlarıma, diyorum. Çıkarıp her birine beşer lira veriyorum.
    Gazoz alın, ama terli terli içmeyin, cırcır olursunuz, diyorum.
    Abiliğin gereğidir, seneye kırık not getireni mahalleye sokmam, diye inceden ayarı da verip tekrar yürümeye başlıyorum. İki adım sonra yine o heyecanlı bağırışları sokağı inletmeye başlıyor veletlerin. Aynı sokakta, aynı hırçınlıkla, aynı mutlulukla büyüdüğümü hatırlıyorum, dudağımın kenarı hafifçe kıvrılıyor, tebessüm ediyorum.
    Kendimi yokuşun tatlı eğimine teslim edip, kösele kunduralarımı aklımda yarattığım ritme uydurarak yürümeye devam ediyorum.
    Tak... Feride... Tak... Feride... Tak... Feride...

    Salına salına, usulca dönüyorum köşeyi. Kafamın içinde İnce Saz çalıyor. Biliyorum melodiyi, “Balat” bu. Hani şu Ekmek Teknesi diye bi dizi vardı bir zamanlar, işte o başlarken çalan müzik. Zaten mahallemiz de benziyor o mahalleye, biraz karakterler farklı sadece.
    Fırın desen var. Rizeli Bayram abi nar gibi kızarmış çıtır çıtır somun yapıyor, bir de bayatlamayan Vakfıkebir ekmeği.
    Berber desen var. Şükrü abinin tarife standart, ilkokula giden her çocuğu alaburus kesiyor, ortaokula gidenlere subay traşı, gençlere amerikan. İhtiyarların kafada iki tel saç kalmış, iki makas sallayıp kaldırıyor koltuktan. İhtiyarlar da lak lak etmeye gidiyor zaten. Alan razı, satan razı.
    Babam her gün mutlaka uğruyor Şükrü Abinin berber dükkanına. Muhabbetini seviyor çünkü. Muhabbet adamıdır babam. Bir ekmek teknesinin Nusret Babası değil belki ama Tepebaşı’nın Yadigar Abisidir. Bir evin bir oğlu, laf ebesi.
    Dedem yedi kızdan sonra buluyor oğlanı, soyuma sopuma benden yadigar kalsın diye Yadigar koyuyor adını. Babam pek hazzetmiyor isminden gerçi.
    Yadigar nedir ulan, gümüş tespih miyim, abanoz baston muyum ben? Koysana Ferdi, Orhan filan fiyakamız olsun, diye rahmetli dedeme söyleniyor.
    Anlayacağınız babam arabesk seviyor.
    E sen benim adımı Bülent Ersoy yüzünden mi Bülent koydun o zaman?, diyorum.
    N’alakası var terez, Ecevit’in adını verdim ben sana, diyor. Siz bilmezsiniz, halk adamıydı Ecevit, Kıbrısı Rumlar’dan da o kurtardı, diye anlatıyor heyecanlı heyecanlı.
    Bülent lan; şu bizim Berber Şükrü okusaydı kesin pırofözör olurdu, zehir gibi kafa var ama babası dangalak bunun, okutmadı çocuğu, diyor sohbet arasında.
    Konu değiştirmekde babamın üzerine kimseyi tanımam. Laf lafı açıyor lafındaki gizli özne babamdır benim. Taksicilikten alıştım, diyor.
    Güya müşteriler sıkılmasın diye sürekli farklı konulardan konuşuyormuş, öyle söylüyor. Tabi ne annem ne de ben, hayır yahu n’alakası var. Sen gevezesin, diyemiyoruz.
    Baba, diyorum.
    Sen de beni okutmadın ama şimdi Şükrü abinin babasına laf söylüyorsun, ayıp olmuyo mu?
    Ekşi ekşi bakıyor suratıma.
    Sende kafa mı vardı lan hayta, anca top peşinde koştun, okudun da ben mi okutmadım, diyor babam azıcık kızarak.
    Baba fen lisesini kazandım ya ben, taksiye kim çıkacak diye göndermedin ya hani sen beni, bak her şeyi unutmaya başladın sen, alzaymır mı oluyon yoksa, balık alayım da pişirsin annem, diyorum.
    Hamsi al, yanına rakı açarız, ablanı ara enişten olacak zibidiyi de alsın gelsin, torunumu özledim, diyor.
    Yine konuyu ışık hızıyla değiştirmeyi başarıyor.

    Enişte bey de Ablam gibi doktor, ismi Berkant. Evet, onun da babası şarkıcı Berkant hayranıymış vakti zamanında. Nedir ulan bu ana babaların çocuklarına artiz ismi koyma hevesi. Biz Feride ile konuştuk. Kız olursa Bilge, oğlan olursa Ömer koyacağız çocuğumuzun ismini.
    Neyse işte, biraz aristokrat ama temiz çocuk bizim Enişte. İlk zamanlar baya yadırgıyor bizi, mahalleyi, özellikle de babamı. Ama alışıyor tabi zamanla. Babamla rakı bile içiyorlar bahçede. Başlarda rakı içerken ne dinleyecez kavgası oluyordu ama çok şükür ablamın sihirli dokunuşlarıyla o meseleyi de aşıyoruz kazasız belasız. Şimdi önce babam Orhan Gencebay takıyor kaset çalara. Kaset bitince bu kez Enişte Bey Müzeyyen Senar koyuyor. Bana hava hoş, nasıl olsa ikisine de bayılıyorum. Ha Akşam Güneşi, ha Benzemez Kimse sana...
    Fenerbahçeli olduğundan mıdır nedir, seviyorum keretayı. Ara sıra maça filan gidiyoruz bununla. Yoğurtçu Parkında iki bira parlatıyoruz tabi önce. Azıcık kafamız güzel olacakki tadı çıksın maçın.
    Sen jozef mezunudur eniştem, şakır şakır fransızca konuşuyor. Safiye ile Cerrahpaşa’da fakültenin ilk yılı tanışıyorlar. Berkant üçüncü sınıf o zaman. Kantinde görüyor ablamı, görür görmez yakıyor abayı.
    Ama inattır bizim kız. Ölse namusuna laf söyletmez, babama laf getirmez, öyle bir bakışa, iki göz kırpmaya düşecek sosyete zillilerine hiç benzemez. Pas vermiyor oğlana.
    Enişte bey mezun oluyor, Hatay’a atanıyor. Ablama öyle vurulmuş ki İstanbul’dan ayrılmak istemiyor. Anası profesör, babası ağır ceza hakimi. Ense kalın, çevre geniş, cemiyetin bütün ağa babalarını tanıyorlar, adam bulup Taksim İlkyardım’a yaptırıyorlar eniştenin tayinini.
    Adam altı sene peşinden koşuyor ablamın, dile kolay. Takdir ediyorum azmini. Ablam diye söylemiyorum çok güzel kız tabi Safiye, çok talibi var ama kimseye yüz vermiyor, korkularından kimse mahalleye de yanaşamıyor.
    Damat bey tabi bilmiyor bizim mahallenin tatavasını, takılıyor ablamın peşine, geliyor bi akşam. Ulan Moda mı burası zibidi, bekar bi kızın peşinden kapısına kadar geleceksin. Ben İzmir Foça’da askerim o vakit. Ayıptır söylemesi jandarma komandoyum, bi çift fırfırım var, eğitim çavuşuyum. Kışlanın dışında adım atmamışız ama Anneme, elimde kalaşnikof, ardımda karlı dağlar, o biçim asker fotoğrafı gönderiyorum. Anacığım öpüp öpüp seviyor fotoğrafı ben gelene kadar.
    Neyse, hala çocukları kapının önünde görüyor Enişteyi yemlenen tavuk gibi gezinirken.
    Sen hayırdır birader, ne dolanıyosun buralarda sansar gibi, deyip sarıveriyorlar etrafını çocuğun.
    Ik mık derken anlatamıyor meramını Enişte Bey. Hoş anlatsa nolacak, var mı öyle gelinlik kızın kapısının önünde volta atmak. İlla ki olacak bunun bi hesabı. Kalabalık sülaleyiz neticede anladın mı. Halaoğlu, dayıoğlu derken bi temiz sopasını yiyor Berkant efendi. Öyle kalabalık ki, bir vuran ikinciyi vuramıyor, heriflerin içinde uhde kalıyor az dövdük diye.
    Eniştenin kafa göz yamuluyor. Gözlükler bi yanda, rugan ayakkabılar bi yanda. Ablam giriyor araya, kurtarıyor bizim eşkıyaların elinden çocuğu.
    Ondan sonra anlıyor neyin ne olduğunu Eniştem. Amma hakkını verelim, katır gibi dayanıklıymış herifçioğlu. Çok şükür kaşına atılan dikiş izi haricinde kalıcı bir hasar kalmıyor eniştede. Onunla da şimdi hava atıyor hergele.
    Karizmatik gösteriyor Bülent bu dikiş izi beni, diyor.
    Çok hoşuna gittiyse bi tane de öbür tarafa imza atalım eniştecim, diyorum.
    Yok ya, sizinkiler insan döver gibi dövmüyorlar, istemez, kalsın, diyor şapşal şapşal sırıtarak.

    Öyle her köşe başında süpermarket filan yok bizim mahallede. İki tane bakkalımız var.
    Biri Hidayet Bakkal. Muhsin Amca. Sofu, dini bütün, beş vakit namaz kılıyor. Sabah namazlarında müezzinlik yapıyor camide. Bakkalda içki, sigara satmıyor. Dürüst adam ama kafa hafiften gidik. Tuhaf rüyalar görüyor sürekli. Sadece görse iyi, bakkala gelenlere kilit atıp mutlaka anlatıyor. Bir gün bana da atıyor kancayı.
    Bülent bu gece bi rüya gördüm evlat, diyor.
    Hayır olsun Hidayet Abi, ne gördün?, diyorum, başlıyor anlatmaya. Tam bir saat beni esir alıyor. Rüya rüya değil sahabe hayatından bir kesit.
    Kuran okumuşsun ama sehiv secdesi yapmayı tercih unutmuşsun, o yüzden böyle malum olmuş Hidayet Abi, diyorum.
    Cevabım rahatlatıyor adamcağızı. Yüzü aydınlanıyor.
    Hay ağzın bal yesin Bülent. Doğru ya. Hep ondan oluyor. Bu gece yerine getireyim vecibemi, diyor.
    Babamla yan yana gelmeye görsünler, mahallede siyasi kriz çıkıveriyor. Babam Ecevit diyor, Muhsin Amca Erbakan. Haydiiii, çık bakalım işin içinden çıkabilirsen. Veresiye verdiği için müşterisi hiç eksik olmuyor.
    Öbürü Sedef Market. Nurettin Abinin dükkanı. İçki, sigara, erotik dergi ne varsa satıyor. Yalnız, özel tüketime giren her türlü şey peşin.
    Eğlencenin veresiyeyi olmaz diyor.
    Filozof gibi adam. Ankara’da Siyasal Bilgilerde okurken eylemlere karışıp atılıyor okuldan. Yine de rahat durmuyor, bir sürü eyleme bulaşıyor özgürlük, eşitlik, emek diye. Tutuyorlar, atıyorlar bunu içeri. Sağmalcılarda iki yıl yatıyor. Ağır solcu, atesit. Allah, kitap tanımıyor. Niçe diyor, Marks diyor. Tezgahının üzerinde kitap eksik olmuyor. Samsun içmekten sararmış bıyıkları, uzamış kırçıllı sakalı, yuvarlak okuma gözlükleriyle hakikaten filozof galiba lan bu diyorum bazen.
    Mahalleli ona Eflatun diyor. Küçükken; dükkanı eflatuna boyalı diye öyle diyorlar sanıyordum. Meğer Eflatun başka Eflatunmuş, azıcık aklımız ermeye başlayınca anlıyorum.
    Nasıl babam Berber Şükrü’nün yanına mutlaka uğruyorsa ben de Eflatun’a selam vermeden geçmiyorum eve. Çok seviyorum Nurettin Abinin bana sürekli yeni bir şeyler öğreten muhabbetini.
    Sen de okumalıydın Bülent, diyor her seferinde. Ablan okudu doktor oldu bak, sen de direksiyon sallıyosun İstanbul trafiğinde, okusan mühendis olurdun kesin, diyor. Ruhumu okşuyor kereta.
    Sen de sahaf açmalıymışsın Nurettin Abi, ne bu tipitiple, kaşar peyniriyle uğraşıyosun, sen kitaplarla haşır neşir olacak adamsın, diyorum.
    Açtık evlat, açtık da; rahat bırakmadılar bizi, komunist dediler, anarşist dediler, yaktılar dükkanımı, diyor. Boğazımda bişey düğümleniyor, yutkunmam bir hayli vakit alıyor. Başka da bir şey söyleyemiyorum. Susuyorum.
    Bakkalda bir de çırağı var Nurettin abinin. Bizim İbrahim. Yetimdir İbo. Babası harfiyat kamyonunun altında kalıp öldü geçen sene. On bir yaşında ama evin en büyük çocuğu. Ardında beş kız, bir oğlan daha var. Annesi evlere gündeliğe gidiyor. Babam kira almıyor onlardan. Bu ev sizin diyor. Bunu her düşündüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor. Aslan babam!
    Nurettin Abi okuluna devam etmek ve derslerinde başarılı olmak şartıyla çırak alıyor İbrahim’i yanına. İbrahim’in okul harçlığını koyuyor cebine, bir de evin mutfak malzemelerini gönderiyor her hafta.
    Akşama kadar sağa sola koşturuyor İbo. Güleryüzlü, uysal. Güzel çocuk uzun lafın kısası. Ama hayat güzel çocuk, çirkin çocuk ayırmıyor tabi. Yapıyor yapacağını...
    Hizmet, diyor Nurettin abi.
    Hizmet, esnafın cilasıdır, ne kadar çok hizmet edersen o kadar parlarsın.
    Sana bir hikaye anlatayım mı Bülent, diyor bir gün.
    Nurettin Abinin hikayelerine bayılıyorum.
    Tabi ki anlat, zevkle dinlerim abiciğim, diyorum.
    Başlıyor anlatmaya.
    Sene dokuz yüz yetmiş dokuz Bülent. Memleket darbelerden çıkmış başka bir darbeye kör taylar gibi koşuyor. Anormal zamanların anormal insanlarıyız, solcuyuz, devrimciyiz, tehlikeliyiz. Ama en nihayetinde genciz, damarlarımızda yalnızca Kavaklıdere şarabından tedarik ettiğimiz üçüncü sınıf etil alkol değil, bir de aşk denen dördüncü sınıf zehir dolaşıyor. Tehlikeli, tumturaklı laflar edip hayatla dalga geçiyoruz güya. Sokaklar evimiz, her köşe başı bizim. Şimdiki gibi suratsız değilim o zaman, o biçim yakışıklıyım. Bir bakan kız ikinciye baksa miyop oluyor. Ama öyle kolay kolay beğenmiyorum kimseyi. İstiyorumki Kızıl olsun. Yanlış anlama, tamam solcuyuz filan ama Sovyetler’le Çin’le alakası yok bunun. Bu mesele safi gönül işi. Öyle hoşuma gidiyor işin aslı. İçim akıyor kızıla. Turnaların kızıl ufka uçuşu gibi.
    Şiir seviyorum tabi, şiirsiz olur mu hiç. Nazım seviyorum en çok. Ankara’da bombalar patlıyor, bizim de ödümüz patlıyor tabi. Hani az önce tehlikeliyiz dediysem, biz tatlı su tehlikelisiyiz, kız kaçırandan kaçarak büyüyen çocuklarız, bizim bakışlarımız, gülüşlerimiz, fikirlerimiz tehlikeli anlarsın ya.
    İşte yine bir gün okula gidiyoruz tehlikeli adamlar olarak. Muhabbet yine Fenerbahçe. Aga Kemal diyor ki, Oğlum maç Sami Yen’de olsaydı nah atardınız o son golü. Hep bir ağızdan, H.sktir lan!, diyoruz. Alayımız Fenerli, kereste içimizdeki tek Cimbomlu, yine de seviyoruz hırtoyu. Okulun kapısına gelince görüyoruz kalabalığı. Bir gürültü patırtı, bir bağrış çağrış. Anlıyoruz ki eylem var, dalıyoruz kalabalığın arasına. İşte tam da o anda görüyorum eylemin orta yerinde o kızıl dilberi.
    Sedef adı, çok sonra öğreniyorum. Beyaz tenine saçları düşmemişte gül yaprağı yağmış sanki. Ağız burun kalemle çizilmiş, kaş göz minyatür, gülüşü cennetin yeryüzüne aksedişi, kirpikler arş-ı alemi delip geçen güneş ışığı mübarek. Vuruluyorum tertemiz, oracıkta. Bizim bölümden olsa tanırım, tanımıyorum, tanımak istiyorum, gidip o kalabalığın içinden çekip çıkarmak istiyorum. Bir anda kafamın içinde bir film seti kuruluyor. Ben Tarık Akan oluyorum, o Gülşen Bubikoğlu. Gece kapısında yatıyorum. Penceresinin baktığı sokağa kırmızı yağlı boyayla ve kocaman harflerle SENİ SEVİYORUM yazıyorum. Perdenin kenarından gizli gizli bana bakıyor. Onun da gönlü var biliyorum, ama güzelliğin şanındandır nazlanıyor. Sonra siren sesleri yırtıyor gecenin karanlığını. Etrafımı bıyıklı polisler sarıyor. Tutuyorlar kollarımdan, sürüklüyorlar karanlığa doğru. Meğer kızın babası ihbar etmiş, gomunistin biri sokağa anarşik yazılar yazıyor diye. İşte tam o anda kendime geliyorum. Bıyıksız polisler yaka paça bindiriyorlar beni de ekip otosuna. “Ne polisi anarşist bey” diyorum. “Kes lan“ diyor vuruyor MP-5’in dipçiği suratıma. Alnımdan sızan kızıl kan yanaklarımdan süzülüp beyaz gömleğime damlıyor. O’nu görüyorum sonra. Gülşen Bubikoğlu gibi üzerime eğiliyor, başımdan akan kanı siliyor, yüzümü okşuyor. Sonra ekip otosunun loş havasında aniden buharlaşıyor. Velhasıl kelam, bir daha göremiyorum kızıl saçlı dilberi. Soruyorum, soruştuyorum. Uluslararası İlişkilerde okuyormuş, Sedef’miş adı, öğreniyorum. Ama o günden sonra bir daha gören olmuyor. Günlerce, haftalarca arıyorum onu. Bulsam sarılacağım ayaklarına ama bulamıyorum bir türlü...”
    Yutkunuyor Nurettin Abi. Boğazında bir şey takılıyor da boğuluyor sanki. Bir bardak su içiyor, gözlerini sıkıca yumarak.
    Sonra?, diyorum. Sonra n’oldu, Abi? Buldun mu ha? Bulabildin mi?
    Yüzüme bakıyor. Çaresizlikle, acıyla kahırla..
    Sonra, diye başlıyor tekrar anlatmaya.
    “Sonra öğreniyorum ki işkencede ölmüş, öldürmüşler. Narin bedeni yüksek voltaja dayanamamış Sedef’in. Sivas’a göndermişler cenazesini. Trene binip gidiyorum Sivas’a. Tenine dokunamadım ama toprağına sürüyorum elimi yüzümü.
    İşte ondan sonra da iflah olmadım Bülent. Kendimi bulduğum her ateşin içine attım. Her eyleme ölümüne karıştım. Gözümü çomaktan sakınmadım. Beni de tutukladılar, bana da işkence ettiler, elektrik verdiler, aç bıraktılar, dövdüler, her gün dövdüler ama ben ölmedim. Beni öldüremediler. Başaramadılar Bülent, başaramadılar!”
    Nasıl oldu o?, diye soruyorum yüzümü iki avucumun arasında tutarak.
    Çünkü insan yalnızca bir kere ölür Bülent, bir kere öldükten sonra hiç bir silah seni bir daha öldüremez, diye veriyor yanıtını.
    Donakalıyorum. Üzerimden Afrika’nın kuru topraklarında suya koşan hayvan sürüleri geçiyor sanki. İçim parçalanıyor, gözlerim doluyor. Çok sevmiş ulan adam, benim gibi sevmiş, diye geçiriyorum kafamdan. Başkaca bir şey düşünemiyorum. Dükkana neden Sedef ismini verdiğini o zaman anlıyorum. O küçük bakkal dükkanı gözümde bir tapınağa, bir mabede dönüşüyor o saatten sonra.

    Bazen Muhsin Amcadan alıyorum alacağımı, ama çoğunlukla Nurettin abiden. Denge politikası izlemeye özen gösteriyorum bir nevi. Neticede Yadigar Abinin veliyahtıyım. Mahalledeki dengeleri gözetmem şart.
    Başı sıkışan bizim evin kapısını çalıyor. Babam kimseyi geri çevirmiyor sağolsun.
    Rızkın kapısını aralık bırak ki bereket gün ışığı gibi hanene sızsın, diyor filozof edasıyla.
    Baba, diyorum. Nerden buluyosun bu afilli lafları?
    Okuyoruz oğlum, cahil miyiz biz, diye atarlanıyor.
    Ne okuyosun ya, anca Tommiks, Teksas. Ben hiç görmedim onların içinde böyle alengirli laflar, diyorum daha da kızdırmak için.
    Doğru düzgün okumamışsın, resimlerine bakıp kapatmışsın, deyip meselenin uzamasını engelliyor. Akıllı adam vesselam.
    Değişik adam benim babam. Çizgi roman hastası mesela. Askerde okumaya başlamış çizgi romanları, yetmişine merdiven dayadı hala okuyor. Hasta Fenerli. Ablamı, beni, hala çocuklarını, teyze çocuklarını hatta mahallenin bütün çocuklarını Fenerli yaptı.
    Neden?, diye soruyoruz.
    Atatürk Fenerli, diyor. Bu beni ikna etmeye yetiyor da artıyor bile.
    Rakı içer babam. Yalnızca rakı ama. En pahalı şarabı, en ünlü viskiyi getir ağzına sürmez. Annem olmadan uyumaz. Annemle helalleşmeden kapıdan çıkmaz. Kapıdan çıkarken de, taksisinin kontağını çevirirken de besmele çeker. Namuslu adamdır. Mert adamdır. Kara gün dostudur. Herkesin abisidir mahallede. Yaşıtları bile Yadigar Abi der babama. Gururlanırım...
    Babam senin gibi adama beni nasıl verdi Yadigar diye takılıyor Annem ara sıra babama.
    Lan zaten vermedi, kaçırdım ya ben seni, diyor muzur muzur sırıtarak.
    Öyle ya, benim de kaçasım varmış zaar, diye cilveli cilveli bakıyor annem babama.
    Hooop! Ayıp ama ya. Kesin kurlaşmayı, ben hala burdayım, dikkatinizi çekerim, diyorum.
    Oğlum senin işim gücün yok mu, git bak bakalım Feride evde miymiş diyor babam. Güya aklınca bana laf sokuyor.
    Feride evde baba, diyorum bütün ciddiyetimle.
    Elimi sol göğsümün üstüne koyup, onun evi burası, diyorum...
  • 375 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Daha ilk sayfadan içine alıp sizi dünyasına dahil eden bir kitap. Tasvirlere bolca yer verilmiş, bu anlatım tarzıyla çocukluğumdaki o bulanık anlara indim. Çocukluğum, zamanında sokakta oynanan pas tutmuş oyunlar, çocukluk arkadaşım... Kendimden bir parça bulduğum için içine aldı belki de, her insanın parçalarına dokunacağını düşünüyorum ayrıca. Güçlü, çocuğuna pek yüz vermeyen baba karakteri içimdeki bir yarayı deşti sanki. Çok seven ama bir o kadar da sevgisini göstermeyen baba. Hayatın karşımıza çıkarabileceği tesadüflerin ne kadar şaşırtıcı olabileceğine çok kez şahit oluyoruz. En korkutucu kısmı ise küçük veya büyük olalım yaşadığımız tramvatik bir olayın belki de ömrümüzün sonuna kadar peşimizi bırakmaması, uyanıkken kaçsan dahi gözünü kapadığında göreceğin ilk şey olması. Pişmanlıklar, kendinden nefret etme, özlem, sevgi duygularının karmaşası içinde geçen olay örgüsünde duyguların "en" kısımlarını içime işledi. Ve sanırım bu kitabı okurken ağlamamak büyük bir başarı olurdu, benim hayli başarısız olduğum söylenebilir. Hâlâ okumadıysanız ciğerlerinizde tarihin kokusu eksik demektir, büyüdüğünüz sokakların savaştan sonra ne hale gelebileceğini(bu illa savaş olmak zorunda değil), yürüdüğünüz yolların artık başka bir yere çıktığını öğrenmenin garipliğini hissedeceksiniz. Barışın ne demek olduğunu daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Keyifli okumalar.
  • 86 syf.
    ·30 günde·Beğendi·8/10
    Mutlu olmanın kitaplardan öğrenilebileceği bir yanılgı mıdır?

    Mutlu olmak kitaplardan öğrenilebilir mi?

    Hem mutluluk nedir?

    Görünür bir şey mi ?

    Var mı?

    Yok mu?

    Nerede ?

    Kimde?

    Sende.

    Bende.

    Bana kalırsa mutluluk öncelikle insanın kendini tanımasıyladır, kendini nelerin mutlu ettiğini keşfetmesiyledir. Bu keşif aslında bir yolculuk gibidir, yaşam yolculuğunda bunları bulur farkına varırız. Ancak bu yalnız keşfetmekle de bitmiyor. Çünkü insan bir çevre belki de bir çerçeve içinde yaşıyor ve bunun içerisinde de bazen sıkışıyor. İstediklerini elde etmesi, istediği gibi yapması her ne yapmak istiyorsa, zorlaşabiliyor. Ancak bu zorluklardan bahsetmek istemiyorum. Böylelikle onları reddediyorum. Asıl olarak bizim neden kendimize mutluluğu layık göremediğimizi sormak istiyorum. Çünkü mutluluk yalnızca kişinin kendi içindedir.

    Bu kitabı gerçekten keyifsiz olduğum bir anda bir arkadaşımdan aldım. "Hiç mutlu değilim bu kitabı okuyabilir miyim?" dedim. Sonrasında o anda bir sayfa açtım. 38. sayfa. "Yakınlık ve Uzaklık" başlıklı. Bu iki sayfalık deneme beni çok etkiledi ve ben bundan sonra kitabın tamamını okumaya karar verdim. Bu kitap niteliği itibarıyla o kadar değerli ve özgün ki. Günlük hayatta karşılaşılan olaylardan yola çıkıyor ve hepimizin deneyimlerine yeni bir bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor.

    İncelememi yazmaya ilkin şöyle başlamıştım. "Mesut olma sanatı, insan olma hastalığı." Çünkü yazar insan özelliklerini tek tek ele alıyor; mesut olmak vazifesi, zaferler öfke, sinirlilik, hayali hastalıklar, küçük sebepler, huysuzluk, kader, evlilik, karamsarlık, teselli... Bunların hepsi insan için ama bizler bunları olumlu şekilleri ile var edemiyoruz, onları orantılı bir şekilde yaşayamıyoruz.

    Yazar iki farklı şey söylüyor, bu çelişkisini kitap bittikten sonra farkettim. Kendisi hem saadetin beklenmeyen anda geldiğini hem de saadete niyet etmek, onu amaçlamak gerektiğini söylüyor. Bana kalırsa bu ikisinin aynı anda var olması mümkün değil ben bu iki fikirden beklememeyi mantıklı buluyorum. Beklenen genelde gecikir veyahut hiç gelmez. Charles Dickens: " Mutluluk bir armağandır ve işin sırrı onu beklemekte değil geldiğinde memnun olmaktadır." diyor. Mutlu olmak bir sonuç değil süreçtir.

    Mutluluk insanın hep uzakta sandığı ve uzakta aradığıdır.

    Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum, diyor yazar ve sonra bunu şu cümlelerle temellendiriyor.

    Aslında kimse, onu yaşarken hayatının en mutlu anını yaşadığını bilemez. Bazı insanlar kimi coşkulu anlarında hayatlarının o altın anını şimdi yaşadıklarını içtenlikle ve sık sık düşünebilir ya da söyleyebilirler belki, ama gene de ruhlarının bir yanıyla bu andan da güzelini, daha da mutlu olanını ileride yaşayacaklarına inanırlar. Çünkü özellikle gençliğinde hiç kimse bundan daha kötü olacağını düşünerek hayatını sürdüremeyeceği gibi, insan eğer hayatının en mutlu anını yaşadığını hayal edebilecek kadar mutluysa geleceğin de güzel olacağını düşünecek kadar iyimser olur.

    Sabahattin Ali ise, mutluluğun farkına varanlardan ve onu tüketmekten korkanlardan. O " Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim." diyor Kürk Mantolu Madonna'sında. Ben Sabahattin Ali'nin kendi hayatında hep buna çabaladığını düşünüyorum. Hep bir mutluluğu biriktirme arzusu yarına da bırakma isteği.

    Mutlu olmak üzerine yazılanlar saymakla bitmeyecektir. Belki de mutlu olmayı kendimize dert ettiğimizden ve bunu hayata şart koştuğumuzdan.

    Bana kalırsa insan yalnız kendisi ile ve kendisi için, kendisine değer vererek yaşarsa, yaşadığı anı kavrarsa, ben şu an buradayım ve şu an en güzel an olabilir derse belki mutluluğa yaklaşabilir ve daha kolay ulaşma şansı artar.

    Bence mutluluk somut bir varlığa büründürülmeye çalışılmadığında var olacaktır.

    Mutluluk somut değildir ama mutluluk veren şeyler somut olabilir. Taze kavrulmuş leblebi kokusu, yeni alınmış bir kitabın ilk sayfasının dokusu, birinin seni anladığını onun gözlerinde okuduğun an, doğduğun şehre döndüğünde alınan ilk nefes, bir çocuğa gülümsediğin, yıllar sonra eski bir dosta rastladığın, anneni kucakladığın, bir leylak kokladığın, çimlerde oturduğun, kuş sesleri duyduğun, bileğinde nabzını hissettiğin, sağlıkla gözlerini açtığın ve bunları bu yeni günde yine yapabileceğini bildiğin her an mutluyum de. Mutluluğu öyle basitleştir ki anlatılamayacak kadar yayılsın her yana. Sese, nefese, gülüşe, öpüşe...

    Konuşmak kolaydır, teori üretmek kolay. Hikayeler uydurabilir herkes ama hikayesini hayatına uyarlamak herkesin harcı olmayabiliyor. Hikayeye dönüştürülecek hayatın ipleri gene bizim elimizde ve kimse mutluluğa geç kalmaz.

    Mutlu olmak vazifesi başlığı vardı kitapta. Bence bu bir vazife, bir zorunluluk olarak bakılabilecek bir şey değil varlığına şükür edilebilecek bir şey. Küçük dertleri veya olumsuzlukları büyüterek çoğaltmamalı. Mesut olmak aslında biraz da kendi kendimize dert tohumları ekmemekten doğar. Mutluluğu aramak belki ama mutsuzluktan kaçmak kesinlikle önemli.

    "Mutlu olmayı ileride görüyorsanız ona şu an sahipsinizdir çünkü ummak mutlu olmak demektir." diyor Alain ve yine "Uyku tutmayacağından korkan adamı kolay kolay uyku tutmaz. " derken de bence mutluluğun beklenecek bir şey olmadığı vurgulanıyor olabilir. Mutluluğun bu kadar üzerine düşmemeli, kaybetme korkusu beraberinde kaybetmeyi getirir.

    Son bir alıntı ile bitirmek istiyorum incelememi. Victor Hugo: "Yaşam en yüce mutluluğu sevildiğine ikna olmuş kişiye sunar; kendisi olduğu için sevilmiş - hatta diyebiliriz ki, kendisine rağmen sevilmiş kişiye.

    Her birimizin en yüce mutluluğa ulaşması dileğiyle.

    İyi okumalar!
  • 144 syf.
    ·2 günde·9/10
    Kesinlikle İsmet Özel kaleminin kokusu var. 2 3 saat içinde okuyup bitirilecek ve insanı düşünceye sevk edecek bir kitap. Bağnaz düşüncelere adeta tokat gibi çarpacak ve sonrasında tefeyyüz alarak bir dem bitirilecek, denemeler örgüsü kitabı.
    ''- Bütün üstünlüğümüz direnişi elden bırakmamaktan ibaret sayılır."- İsmet Özel