Bir Harfle Başlayıp Hayatı İstemek
Bu düz yazıyı bir zamanlar ömrümüzün kesiştiği bölümünde 6 ayımı beraber geçirdiğim Erzurumlu Mesut kardeşime adıyorum. Yaşadığımız zorlu ama öğretici günlerin hatrına yazılmıştır...

Her zaman olmasa da: yeri geldiğinde insanları kırabilecek kadar "dürüst" olmalısınız. Çünkü; asıl o zaman gerçek dostları kazanıp -sepetteki sağlam elmaları çürüklerin içerisinden ayıklamaya başlarsınız: Ya da en kötü ihtimalle (bir dostu-bir gerçeği söylemek uğruna) kaybedersiniz. Hayat bu riski almaya değer. Çünkü; kaybedeceklerimizin yanında kazanacağımız şeylerin sayısı çok daha fazla...

Kocaeli'nin Gebze ilçesine bağlı Çayırova beldesinde zorunlu sebeplerden dolayı inşaatta çalışırken Erzurum"lu bir arkadaşla tanışmıştım. Adı Mesut'tu. Saf, iyi niyetli, bir köylü çocuğuydu. Güçlü, kuvvetliydi. Tek eksiği okumamış olmasıydı. 5 yıldır çalıştığı şantiyede onunla aynı zamanda işe başlayanlar kalfa sınıfına ayrılmışken o hala inşaat işlerinde ömür törpülüyordu. Kendisine verilen işleri özverili ve gayet iyi şekilde yapıyordu. Ustabaşları her zaman sırtını sıvazlayıp zor ve ağır işleri sözde iş bölümünü göre ona veriyorlardı. O da sesini çıkarmadan -gık demeden hallediyordu işleri genelde. Ne iş verilse en büyük görev verilmişcesine itinayla yapıyordu.

Fakat Mesut'u diğerlerinden ayıran bir gerçek vardı. O da yöneticilik vasfını -yani insanları yönetme sanatını öğrenememiş olmasıydı. Köylü olmanın -şehirdeki insanlarla aynı vasfa sahip değilmiş gibi davranılmasına ve -sanki bir alt sınıftan gelmişçesine hak ettiği yere bir türlü gelememişti.

Çalıştığımız günlerden bir akşamüstü yemek yapma sırası bendeyken; Mesut'a veresiye defterine aldığım malzemelerle ilgili birşeyler sordum. Bakkala yazdırıyorduk aldığımız herşeyi o zamanlar. Aybaşlarındaysa ben ya da Mesut gidip kapatıyorduk hesabı. Bakkalçının tuttuğu veresiye defterinin yanında -birde bizde küçük not defterimiz vardı. Herkesin tahmin edeceği gibi bakkalçının kelek atmasını önlemek için.

Mesut'a bakkaldan aldığımız ekmeğin, tuzun, makarnanın ve 1 kilo pilavlık pirinçi not defterine yazıp yazmadığını sordum. Eğer eklememişse unutmadan veresiye defterine eklemesini söyledim. Mesut önce cevap vermedi. Elinde olmayan birşeyi yanlış yapmış küçük bir çocuk gibi sustu bir süre. Sonra oturduğu yerden "Benim hesabım kuvvetli. Yalnız, okumam yazmam pek yok. Paraları da üzerlerindeki şekillerden ve renklerinden ayırt ediyorum" dedi biraz utanarak ve sıkılarak.

Bende böyle diyince konuyu değiştirerek üzerine gitmedim. Üstelemedim. Aldım yazdım bakkaldan aldığımız malzemeleri deftere. Arkasından iki kalas üstüne serdiğimiz gazete eşliğinde yedik yemeğimizi. Bulaşıkları yıkayıp, ranzalara geçince günlük işlerden konuştuk. Muhabettimizi ettiğimiz konuların hepsi günlük işler ve ortak sıkıntılarımızdı. Genelde sorunlarımız; maaşların azlığı, sigorta primlerimizin zamanında yatırılmamasıydı.

En kötüsüyse bizimde başımıza da gelebilecek bir iş kazasıydı. Çalıştığımız inşaatın karşısında bir inşaat işçisi asansör boşluğuna düşüp ölmüştü. Herkesin dilindeydi bu olay. Cinayet diyende oldu. Kader diyende. Çünkü; inşaatta böyle şeyer çok normal karşılanıyordu.

Sonunda iş kazası bilirkişinin düzenlediği raporla kesinleşti. İşçi arkadaşımızın ölüm nedeni tamamen kendi hatasından kaynaklandığı anlaşıldı. Hayatın hatasındaysa ölen işçinin geride bıraktığı dul eşi ve çocuklarıydı.

Bunları konuşuruken uygun bir anı kollayarak muhabbet arasında "Erzurumlu istersen sana okuma yazma öğretebilirim" dedim. Başta istemedi. Çekindi. "Boşver, zaten bütün gün çimento taşımaktan belin ağrıyordur. Birde benimle mi? uğraşacaksın!" demek istedi.Cümlemeye tamamlamasına izin vermeden araya girip "Benim için sorun olmaz. Yeter ki: sen okuma yazma öğrenmek iste" diyerek üsteleyince; sonunda kabul etmek zorunda kaldı.

Ertesi gün bakkaldan veresiye defterine yazdırarak aldığımız 3 ortalı çizgili küçük bir defterle başladık derslere. Alfabenin A"sından Z"sine tek tek, yanında sayıları da yad ederek ortalama 50 gün içinde hecelere geçtik. A ile B yan yana gelince AB şeklinde heceleyerek yol almaya devam ettik. Mesut'ta arada boş durmadı. Defterine en az bir harfi 2 sayfa yazarak çalıştığı heceleri belli bir zaman içinde şeklini de kuma, toprağa çizerek -geceleri hecelerden birer birer kelimeleri vagonlar misali birbirine birleştirerek kelimelere dönüştürme gayretini gösterdi. İkinci ayın sonuna doğru yavaş yavaş sökmeye başladı okumayı. Şantiye şefine durumu anlatınca yerleşim merkezine uzak olan inşaat alanına bir dahaki gelişinde oğlunun bir kitabını Mesut'a getireceği sözünü verdi bana. Mesut'a ilk kitabını Şantiye şefi Murat Bey'den aybaşından maaşı ile birlikte aldı. Hemde paketlenmiş mavi bir kağıdın içinde.

Mesut"un ilk kitabı: John Steinbeck"in Fareler ve İnsanları oldu.Hatta kitabı eline alıp kitabın ismini okuduğunda; "Burada yeterince tarla faresi var. Birde farelerin özel hayatlarını mı? okuyacağım dostum" demişti bana. Bende bu farklı. 'Okuyunca anlarsın Erzurumlu.' demiştim kendisine.

Fareler ve İnsanlar'ı okuyarak başladı hayata Mesut. Kitap bitince veresiye defterini elden geçirdi. Okudu ve tam hesabını yaptı bütün aldığımız malzemelerin. Hesapladı kafa matematiğiyle. Hatta alay bile etti bakkal Hüseyin Amca'nın el yazısıyla. Son maaş günü vedalaştık. O Erzurum'a ailesinin ve nişanlısının yanına döndü. Bense okul sınavlarımı verip en kısa zamanda mezun olma telaşına düştüm.

Yıllar geçti aradan. Bir iş için gittiğim Kadıköy'de Erzurumlu Mesut kardeşimi yanında bir bayanla gördüm. Tanıştırdı. Eşiymiş yanındaki hanım. Evlenmiş bizim kalfa. Bir kızı olmuş. İstanbul'a yeni bir iş görüşmesi için gelmiş. Bu sefer niyeti ailesini yanına aldırmakmış. Onun için uğraşıyormuş buralarda. Ayrılırken bana teşekkür etti. Bana hayatta bir insanın bir insana verebileceği en güzel şeyi hediye ettiğimi. O hediyeninde okuma-yazma olduğunu söyledi.

Şimdiyse bir şirketten teklif aldığını. Şantiya şefi olarak proje çizimlerini ustalara anlatıp, onları yönlendirip beraber insanlara ev yapacaklarını söyledi. Hayatımda üniversiteden mezun olduğumda kürsüde diploma alırken bile bu kadar bambaşka duygular hissetmemiştim. Kucaklaşarak vedalaştık Erzurumlu Mesut kardeşimle. Ve eşiyle otobüse binip uzaklaştılar asfaltlı eskimiş İstanbul'un çukurlu yollarında; o gün sıcak bir yaz akşamı hatırası kaldı bende...

Rumeysa, İlk Öğretmenim'i inceledi.
Dün 02:02 · 6/10 puan

Es Selâmün aleyküm.
Bir kitabı baştan sona okumayalı uzun zaman olmuş. Özlemişim.
Cengiz Aytmatov... Yıllardır adını sıkça duyduğum Sovyet Kırgız yazar...
O ve kalemiyle tanışmamı sağlayan kitap: "İlk Öğretmenim"

Hangimizin yaşamında özel bir yeri yoktur ki ilk öğretmenlerimizin?
Hangimiz sorulduğunda hâlâ bir çırpıda söyleyiveriyor ilk öğretmeninin adını?
Hangimizin hatrına ilk okullu olduğu yıllar geldiğinde şöyle bir gözleri doluyor?

Benim!
Ben ilk okullu olduğum yıllarımı bir köyde geçirdim. Bir köyde okudum ilkokulumu. Orda 'ilk öğretmenim' sayesinde sevdim okumayı ve öğrenmeyi.
Ve şimdi..
Allah nasib ederse yıl sayıyorum "öğretmen olmak" için.

Doğan Cüceloğlu'nun tabiriyle:
Allah nasib ederse öğretmenlik yapmak için değil, "Öğretmen olmak" için!

Bilmiyorum, Düyşen kadar 'fedakar' bir öğretmen olabilir miyim ?

Peki öğretmen olmak için birkaç masa ve sıra, bir kutu tebeşir, bir silgiye mi ihtiyaç duyacağım?
Burada kitap yetişiyor imdadıma.
Hayır!
Düyşen , aslında yoksul bir ailenin çocuğudur ve askere gittiği zaman çat pat alfabeyi ve rakamları öğrenir. Askerden döndüğü zaman köyün stabil giden talihine bir " Dur!" diyerek çocuklara okuma-yazma öğretmeye karar verir.. Hikayenin bundan sonrasında çok çeşitli zorluklar baş gösterse de bu fedakâr ve disiplinli öğretmen sözünden dönmez ve çocuklar için kendi emekleriyle derme çatma bir okul yapar.


Öksüz çocuk Altınay'ın hayat hikayesi de Düyşen Öğretmen'ini, ilk öğretmenini tanımasıyla yön değiştirir ve kitabın Genel içeriği Altınay'ın Düyşen öğretmen ile geçirdiği okul yıllarını ve okul yıllarından sonraki hayatını anlatır. Tabi bir de, çoğu küçük çocuk gibi Altınay'ın öğretmen Düyşen'e -muhtemelen vefa duygusunun getirdiği- aşk itirafından bahseder (:

Okunmalı mı?
Okumayan bir şey kaybetmez. Yeni bir kitap okumuş olur.
Ben beğendim mi?
Doğrusu, daha ziyade ufuk açıcı şeyler okumaktan hoşlandığım için bana biraz sıradan geldi :/
10-15 yaşlarındaki bir çocuğa daha uygun olduğunu düşünüyorum seviye olarak.
Okuyacaklara şimdiden keyifli okumalar...

*Bu incelemem ilk öğretmenime armağanımdır.

Selam ve özlemle ...

, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
Dün 01:03 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Bir kitabı okumaya başlarken insanları ilk olarak kapağı cezbetmektedir. İnsan bir kitabın kapağına bakınca ön yargı da olsa içeriğe dönük çeşitli tahminlerde bulunmaya çalışır. Siyah ve kırmızı tonlarla dizayn edilmiş kapak resmi bana "Evet, bu kitap normal bir kitap değil. Yer yer ağlayabilirsin, hazır ol." der gibiydi. Zira öyle de oldu. Kitabın ilk cümlelerini okumamla gözyaşlarımın göz kapaklarımı doldurması gerçekten normal bir yazarla karşılaşmadığımı gösteriyordu.
Çoğu insan duydukları, gördükleriyle konuşur. Bense yaşadıklarımla konuşacağım. Doğu ve Güneydoğu'yu sadece ekranlardan tanıyan insanların sözlerine itibar etmeyin. Bu bölgelerde yaşamı hissetmeden konuşmayı da aklınızdan geçirmeyin. 3.5 yıldır şark görevimi yaptığım bu bölge bana 24 yaşıma kadar ekranlardan gördüğüm şeylerin aslında çok da gösterildiği gibi olmadığını öğretti. Ben hayata bu topraklarda atıldım. En büyük hayallerimi bu coğrafyada öğrencilerimle kurmaya başladım. Ben en samimi çocuk gülümsemelerini burada gördüm. Mesleğime ülkemin vermediği değeri yöre halkından burada gördüm. Yeri geldi 15 yaşında öğrencimin nişanlandığını gördüm, yeri geldi tek bir annenin 20 çocuk doğurduğunu da... Bir ülkenin bölgeler arası birbirinden bağımsız eğitim sisteminin olabileceğini de gördüm. İmkansızlığın ne demek olduğunu öğrencilerime ödev verip internet olmadığı için yapamadıklarında gördüm. Okuma aşkıyla yanıp tutuşan öğrencilerimin atama yapılmadığı için boş geçen derslerinin telafisi olmadığını da yine burda gördüm.
Yaşamımı, kuramadığım cümleleri Ferit Edgü benim adıma öyle naif, öyle kırılgan ve öyle içten cümlelerle anlatmış ki...
Hayatının sadece bir mevsimini burada geçiren biri dokuz mevsim geçiren insana nasıl bir tavsiyede bulunmalı, geçen her mevsime hangi cümleleri, gülümsemeleri, içtenliği sığdırmalı.
Umarım geçirdiğim mevsimleri senin gibi bir üstadın diliyle yazıya dökebilirim. Seni tanıdığım bu kitap hayatımın baş yapıtlarından biri olacak...

Yılda 200 kitap okumak mümkün ..
Bahanelerin hayatımızdaki yeri düzenli olarak kendini güncelleyen bir tutarlılıkla varlık gösterir.
Özellikle de kitaplar ve düzenli okuma biçimleri konusunda. Çünkü bir şeylere dahil olmak, bağımlılık algısıyla ve can sıkıntısıyla yakın ilişki içerisindedir.
Amerikalı iş adamı Warren Buffet’tın başarıya giden yol hakkındaki fikirleri bu noktada önemlidir.
“Her gün beş yüz sayfa kitap okumaya çalışın. Bilgi bu şekilde gelişmeye başlar. Zamanla birikir, tıpkı bileşik faiz gibi. Bunu herkes yapabilir, ama eminim ki birçok insan yapmayacaktır.”
Çünkü gerçek anlamda gerçekleştirilen nitelikli okuma, hayatı ve insanın kendisini anlaması konusunda büyük oranda fayda sağlar.
Her gün beş yüz sayfa kitap okumak ya da yılda 200 kitap bitirmek çoğu insan için imkansız görünebilir ancak matematiksel bir hesap bunun mümkün olduğunu gösteriyor.
Özellikle sosyal medyada harcanan zaman, televizyon seyretmeye ayırdığımız zamanla birleşince ortaya gerçekten korkunç bir manzara çıkıyor.
Bir insanın dakikada iki yüz ila dört yüz kelime okuduğu biliniyor. Ortalama bir kitaptaki toplam kelime sayısı ise elli bini bulunuyor.
İki yüz kitapta bulunan kelime sayısını ise on milyon olarak hesaplayınca ortaya 417 saat çıkıyor. Buradan bakınca yılda 200 kitap okumak için 417 saate ihtiyaç duyduğumuzu görüyoruz.
Pek çoğumuz için imkansız gibi görünen bu zaman aralığı, aslında başka alanlarda harcadığımız gerçek zamanlara denk geliyor. Örneğin bir insanın sosyal medya kullanımında geçirdiği süre ortalama 608 saat.
Televizyon seyretmeye ayırdığımız zaman ise 642 saat. Toplamda 2 bin 250 saatimizi sadece bir şeylerle meşgul olarak geçiriyoruz.
Bu tablo karşısında yılda 200 kitap okumanın imkansız değil, yalnızca bahane olduğu gerçeği bir kez daha kanıtlanmış oluyor.

İlknur Demir, Çirkinliğin Kültürel Tarihi'yi inceledi.
 14 May 17:18 · Kitabı okudu · 14 günde · Puan vermedi

Belki biraz #spoiler #
Eğer söz konusu olan kitap; roman, şiir, öykü değil de bir araştırma ise kitabı okumadan önce yazar hakkında bilgi edinmek, araştırmak daha doğru gelmiştir bana. Yine öyle yaptım ve çok ilginç bir kişilikle karşılaştım. Sonuç olarak kitap mı yoksa yazar mı daha ilginç diye düşününce böyle bir kitabı ancak böyle bir kişilik yazardı zaten diye düşünmeden edemedim.
Yazar şan ve tarih gibi birbirinden tamamen farklı iki dalda eğitim almış. Çalışmalarını edebiyat, sanat tarihi, engellilik ve müzecilik gibi birbirinden farklı bir çok alanda sürdürüyor. İki opera metni ve bir librettosu var. Üstelik bu opera metinlerini ve librettoyu ilk Afro-Amerikalı kadın romancı Hannah Crafts’ın yazdığı The Bondwomen’s Narrative adlı kitaba yazmış. The Bondwomen’s Narrative adlı kitap araştırmalara göre siyah bir kadın kölenin yazdığı ilk roman. Bu eser hem tarihsel olarak önemli bir edebi olay hem de kendi başına bir otobiyografik öykü olma özelliğini taşıyormuş. Çevirisi olsaydı keşke …
Gerçekten ilginç bir kişilik yazar. Çünkü yayınlanmadan önce ve yayınlandıktan sonra difformite.wordpress.com adresinde bir ortak proje olarak katılımcıların “bozma”sına açtığı Galerie de Difformité (2011) adlı bir kitabı daha var.
Gelelim kitaba; neredeyse insanlığın tarihiyle birlikte çirkinliğin tarihini ve yüzyıllar içinde çirkinlik anlayışının nasıl değiştiğini, dün çirkin olarak nitelendirdiklerimizin bugün gözümüze hiç de çirkin gelmediğini görüyoruz bu kitapta.
Kitabın girişinde Frank Zappa’ dan bir alıntı var. Diyor ki;
Bedeninin en çirkin yeri/ Neresi
Kimileri burnun diyor/Kimileri ayakların
Oysa bence en çirkini zihnin…
Ehh bu alıntı kitabın özeti gibi zaten. Çirkin nedir? Kim çirkindir? Kime göre çirkindir? Çirkinlik somutmu yoksa soyut bir kavrammıdır? Yoksa yıllar itibari ile algılarımız, kültürel yapımız ve moda değiştiği için artık o çirkin değil midir? Yada bugünün çirkini yarın da çirkin olmaya devam mı edecektir? Çirkinliği sorgularken yazarın irdelediği en can alıcı konu ise; yerlere göklere sığdıramadığımız, edebiyata, müziğe, resme konu olmuş güzelliğin gerçekten masum olup olmadığı.
Yazar, çirkinliğin tarihini incelerken bir yandan da insanoğlunun kendi döneminde çirkin diye tanımlanana karşı ne kadar acımasız olduğunu gözler önüne seriyor.
Pastrana’ ya yada Hotanta Venüsü’ ne neler yapıldığına ne ruhsal acılar yaşatıldığına şahit oluyor ve insanoğlunun acımasızlığını bir kez daha hissedebiliyorsunuz. Ya da güzellik kavramını hem toplumsal ahlaki davranışları hemde kapitalist sistemin içerisinde kadın bedeninin bir metaya dönüştürülmesini eleştirmek adına bedenini sanat için estetiğe kurban eden ve tüm estetik operasyonlarını canlı yayın ile kitlelere ulaştıran performans sanatçısı Orlan’ ı tanıyorsunuz
Veee müzikte çirkinlik. İlk başlarda Brahms’ ın Birinci Senfonisinin kulak tırmalayıcı, caz müziğinin maymunsu konuşmalar, Rock and roll’ un ise Frank Sinatra tarafından çirkin ve yapmacık olarak tanımlandığını okuyunca gerçekten çirkinliğin zaman, mekan ve kişiye göre nasıl nitelendirildiğini görüyorsunuz.
Bu kitabı okumak zormu, kolaymı sorularının her ikisine de yanıtım evet. Yazar o kadar çok düşünür ve sanatçının fikirlerinden alıntılar yapmış ki eğer siz sözü edilen bu yüzlerce şair, yazar, filozof, sanatçı ve bir o kadar da tarihi şahsiyetleri tanıyor ve biliyorsanız ya da isimler önemli değil ana fikri anlamam yeterli diyorsanız evet o zaman kolay okunan bir kitap yok eğer benim gibi yapar her ismi araştırmaya çalışırsanız biraz zor hatta itiraf ediyorum oldukça zor ilerliyor.
Bugüne kadar hiç bilmediğim bir çok isimle karşılaştım. Zaten kitabın sonunda ki 27 sayfalık kaynakçayı ve ayrıca 7 sayfalık görsel kaynakçayı inceleyince bir kez daha anlıyorsunuz kitapta ne kadar çok kişiden alıntı yapıldığını. Bir o kadar da kitap tavsiyesi var. Ben kendi adıma adı geçen kitaplar içinden beş tanesini okuma listeme aldım…
En Mavi Göz Toni Morrison
Çirkinler Scott Westerfeld
Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust
Hırsızın Günlüğü Jean Genet
Çirkinliğin Tarihi Umberto Eco
Çirkinliği sözel olarak anlatırken bu anlattıklarını, resim ve fotoğraflarla da görselleştirmiş Gretchen E.Henderson. Bu durum bence kitabı daha zevkli hale getirmiş. Ehh tabi bu resim ve fotoğrafları da araştırmaya niyetlenirseniz çok uzun süre elinizden düşüremeyeceğinize garanti veririm.
Eksikler varmı kitapta diye sormak gerekiyor tabi; evet var. Çirkinliği sadece kültürel anlamda ele alması diyebiliriz ama zaten adı da Çirkinliğin Kültürel Tarihi olduğuna göre bu konu da çokta eleştiri hakkımız yok sanırım. Kitabın amacı bence kültürel olarak çirkinliği işlemek olsa da altta yatan mesaj kişinin kendini sorgulaması. Çünkü kitabın sonuna geldiğinde okuyucu kendi zihninde ki çirkinliğin ne olduğunu sorguluyor. Bu soruyu kendimize sordurtmuş olması bile bence kitabın okunması gerekenler listesine eklenmesi için yeterli bir sebeb.
Son olarak nacizane tavsiyem, Frank Sinatra’ nın kulak tırmalayıcı dediği roc’k and roll bir şarkı açıp kitabı okumaya başlayın derim. Mesela; https://www.youtube.com/watch?v=gj0Rz-uP4Mk

Yorgo Seferis
I.

Nesi var bu adamın?
Bütün bir öğle sonu (dün, önceki gün, bugün)
öyle kaldı gözlerini bir aleve dikerek.
Akşam üzeri bana çarptı merdivenden inerken.
Şöyle dedi bana:
“Beden ölür, su bulanır, ruh
kararsız kalır
ve unutur yel, hep unutur
ama değişmez alev.”
Sonra ekledi:
“Biliyor musunuz, belki de öteki dünyaya göçmüş olan bir kadın
seviyorum ben; ama bundan değil böylesine terkedilmiş halim,
bir aleve tutunmaya çalışıyorum
çünkü değişmiyor alev.”
Sonra yaşam öyküsünü anlattı bana.

II. Çocuk

Büyümeye başladığım sırada, aklımdan çıkmazdı ağaçlar,
neden gülüyorsunuz? Yoksa küçük çocuklara
acımasız davranan ilkbahar mı geldi aklınıza?
Çok sevdim yeşil yaprakları;
Biraz okuma öğrendiğim sıranın üzerindeki kurutma kağıdı da yeşil
olduğu için öğrendim
Çıkmazdı aklımdan ağaç kökleri, gelip bedenime sarılırlardı kışın sıcağında,
başka düş görmezdim ben çocukken;
işte böyle tanıdım ben kendi gövdemi.

III. Yeniyetme

Yazın, yabancı bir ses şarkı söyledi kulaklarımda, on altı yaşımda,
deniz kıyısındaydım, anımsarım, kırmızı ağlar ve kumsalda sanki bir
iskelet gibi unutulmuş bir sandal arasında,
o sese yaklaşmak istedim kulağımı kuma dayayıp
yitti ses
ama bir akanyıldız
sanki ilk kez bir akanyıldız görüyordum
ve denizin tuzu dudaklarımda,
ağaçların kökleri gelmedi artık, o akşam.
Bir yolculuk açıp kapattı sayfalarını içimde ertesi gün
bir resimli kitap gibi;
deniz kıyısına gitmeyi düşündüm her akşam
önce deniz kıyısını öğrenmeyi ve sonra açılmayı denize;
üçüncü gün bir kıza aşık oldum bir tepede
bir beyaz evi vardı küçücük bir kilise gibi ıssızda
pencerede yaşlı bir ana, gözünde örgüsüne eğilmiş gözlükler, hep sessiz,
bir saksıda fesleğen, bir saksıda karanfil
adı; Vasso, Froso ya da Bilo’ydu galiba
böylece unuttum denizi.
Bir Pazartesi günü Ekim ayında
kırık bir testi buldum beyaz evin önünde
Vasso -böyle diyelim kısaca- göründü, üzerinde siyah bir entari,
nedenini sorunca:
“Öldü, dedi, kara horoz kesmediğimiz için ölmüş temel atılırken,
böyle diyor doktor… Nerede bulacağız kara horozu buralarda…
yalnızca beyaz ve piliçler bile yolunmuş satılır pazarda…”
Acının ve ölümün düşünmemiştim böyle olacağını
uzaklaştım oradan ve denize döndüm.
Gece, “Aya Nikola”nın güvertesinde
ağlayan çok yaşlı bir zeytin ağacı gördüm düşümde.

IV. Delikanlı

Bir yıl dolaştım Odiseas kaptanla
mutluydum
güzel havalarda deniz kızının yanına kurulurdum geminin puruvasında
kırlangıç balıklarına bakarak şarkı söylerdim al dudaklarına
bir köşeye sinerdim ambarda beni ısıtan geminin köpeğiyle birlikte
fırtınalı havalarda.
Bir yıl geçince minareleri gördüm bir sabah.
“Bu Ayasofya’dır, dedi lostromo,
seni kadınara götüreceğim bu akşam.”
İşte böyle tanıdım çoraptan başka bir şey giymeyen kadınları,
hani şu seçmelik kadınları, evet, onları.
Tuhaf bir yerdi
bir bahçe, içinde iki ceviz ağacı, bir sarmaşık, bir kuyu,
ve çepeçevre üzeri kırık cam döşenmiş duvar
ve “Hayatımın akışında” diye şarkı söyleyen su harkı.
O zaman gördüm işte ilk kez o ünlü okla
delinmiş yüreği kömürle duvara çizili.
Asmanın sararmış yapraklarını gördüm
yerlerde
pis çamurda taşlara yapışmış.
Gemiye dönmek için davrandım.
Ama yakamdan tutup lostromo kuyuya attı beni;
ılık su ve teni saran bunca yaşam…
Sonra, dalgın dalgın sağ memesiyle oynayan kız:
“Rodosluyum, dedi, nişanladılar beni yüz para için on üçümde”
ve “Hayatımın aşkına” diye şarkı söyleyen bir su harkı.
O serin öğle sonu gördüğüm kırık testi geldi aklıma
“Bu da ölecek bir gün, diye düşündüm,
nasıl ölecek acaba?”
Bir tek şunu söyledim kıza:
“Dikkat et, hırpalama onu, yaşamın ona bağlı…”
Akşam yanaşamadım deniz kızının yanına. Utandım.

V. Adam

Birçok yeni yer gördüm o zamandan bu yana; yeri göğe kavuşturan yeşil ovaları, karşı konulmaz nem içinde toprağı karıştıran insanı; çınarları, çamları; pörsümüş görünümlü gölleri ve seslerini yitirdikleri için ölümsüzleşen kuğuları -çözüp açar bu sahne dekorlarını gönüllü yoldaşım; bu gezgin tiyatrocu, dudaklarını parçalayan uzun deniz kabuğu borusunu öttürerek ve kurabildiğim her şeyi Eriha’nın borusundakine benzer bir tiz çığlıkla yıkarak. Birçok insanın hayranlıkla seyrettiği bir eski resim gördüm, basık tavanlı bir salonda. Lazarus’un dirilişini betimleyen bir resim. Ne İsa’yı, ne de Lazarus’u anımsıyorum. Anımsadığım bir köşede, sanki kokusunu alırmışcasına mucizeye bakan bir yüzde betimlenen tiksinti yalnızca. Başından sarkan kocaman bir bezin ucuyla korumaya çalışıyordu solunum yollarını. Fazla bir şey beklememek gerektiğini öğretti bana bu “Rönesans” efendisi kıyametin Yargı Günü’nden…
Bize değerli, yeneceksiniz boyun eğdiğiniz zaman
Boyun eğdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz sevdiğiniz zaman
Sevdik ve külü bulduk
Bize derlerdi, yeneceksiniz yaşamınızı bırakınca
Bıraktık yaşamımızı ve külü bulduk.

Külü bulduk. Artık elimizde hiçbir şeyin kalmadığı şu anda, çıkar yol yok bize yaşamı yeniden bulmaktan başka. Sanırım, bunca kağıda, bunca duyguya, bunca tartışmaya ve bunca öğrenime karşın yaşamı yeniden bulacak insan, sizin, benim gibi biri olacak, belleği biraz daha güçlü yalnızca. Bizim için güç, verdiklerimizi anımsıyoruz hâlâ. O, her verişinde kazandıklarını anımsayacak yalnızca. Ne anımsayabilir bir yalım? Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz azını. Söner, eğer anımsarsa gerektiğinden biraz fazlasını. Ah bir öğretebilse bize, yanarken, doğru anımsamayı! Ben bittim; hiç olmazsa bir başkası başlasa benim bittiğim yerden! Gün olur, amacıma ermişim, her şey yerindeymiş, topluca şarkı söylemeye hazırmış gibi bir duyguya kapılırım. Makine çalışmaya hazır. Onu devinim durumunda bile düşünebilirim hatta, canlı, inanılmaz bir yenilikte. Bir şey dah var! Küçük bir engel, bir kum tanesi, gittikçe küçülen ama hiç yok olmayan. Ne demeli, ne yapmalı, bilmiyorum. Orkestranın çarkları arasında sıkışmış ve kendisi yok oluncaya kadar onun sesine engel olan bir gözyaşı damlası gibi gelir bana bu engel. Ve geriye kalan bütün yaşamın ruhumdaki bu damlayı yok etmeye yetmeyeceği gibi dayanılmaz bir duygu var içimde. Ve beni diri diri yakacak olsalar, enson teslim olanın bu inatçı an olacağı hiç çıkmaz aklımdan.

Kim yardım edebilir? Birinde, daha gemideyken, bir temmuz öğlesinde tek başıma buldum kendimi bir adada, bitkin güneşin altında. Güzel bir meltem tatlı düşünceler getiriyordu aklıma; derken, ince ve diri ceylan vücudunun çizgilerini belli eden saydam bir entari giymiş bir genç kadınla onun gözlerinin içine bakan sessiz bir adam gelip oturdular biraz ötemde. Anlamıyordum konuştukları dili. Kadın, Jim diyordu adama. Hiçbir ağırlık yoktu ama sözlerinde ve gözlerini körleştirmişti kımıltısız ve birbirine karışmış bakışları. Hep onları düşünürüm: Çünkü bir tek onlarda rastlamadım ömrüm boyunca herkeste gördüğüm o yırtıcı, o ürkek bakışa. Bu, onları kurt sürüsüne ya da kuzu sürüsüne sokan bakışı. Adanın, o dışına çıkar çıkmaz unutulan, o hep rastlantıyla keşfedilen küçük kiliselerden birinde tekrar gördüm onları aynı gün. Hep aynı mesafeyi korudular yürürken, birbirlerine yaklaşıp öpüştüler sonra. Buğulu bir görüntü oldu kadın, kayboldu, zaten ufacıktı. Biliyorlar mıydı acaba dünyanın ağırlığından kurtulmuş olduklarını?

Gitmeyelim artık. Denize eğilmiş bir çam biliyorum. Öğleyin, yaşamımız gibi ölçülü bir gölge sunar yorgun gövdeye ve akşamleyin, tuhaf bir şarkı tutturur rüzgâr pürenlerin arasından geçerken, yeniden deri ve dudak olmaya başlar başlamaz ölümü yürürlükten kaldıran ruhlar gibi. Bu ağacın altında sabahlamıştım bir zamanlar. taşocağından yeni yonyulmuşcasına yepyeniydim şafakta.

Ah, bari böyle yaşayabilmeli insan! Önemli değil.

Londra, 5 Haziran 1932

İbrahim (Sisifos), Yüzyıllık Yalnızlık'ı inceledi.
12 May 02:12 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

Küçücük çocuğum. Siz deyin 5 ben diyeyim 7 yaşında. Ninem var rahmetli. Ocağın başına oturmuşuz. Ocak dediğimiz şimdiki şöminenin ilkeli. Odunumuzu , çırpımızı yazdan yüklüğe doldurmuşuz. Vakit akşam. Elektrik yakılmaz. Ateşin aydınlığında oturulur. Bir yandan ateş harlarken diğer yandan ninem anlatır. “ Beni dedene 15 yaşında everdiler. Dedene varmadan, deden avludan öküzleri çıkarırdı. Ben karşıdan ona el sallardım. O da şapkasını çıkarıp onu sallardı.” Kendi babasını anlatırdı, atasını sonra amcalarımın babamın küçüklüğünü, gençliğini…

Avluda gezinirken komşu nineler uzaktan el eder çağırırlardı. Komşu nine dediysem hakkaten nine akrabamız hep. Evde ne varsa şeker çikolata yedirirler, kendi torunları gibi severler de. Onlarda “Aynı dedensin kuzum sen, aynı İbram amcam,” diyerekten lafa başlarlar, “ Senin deden çok çalışkan adamdı, tütün ekerlerdi dönüm dönüm, onları oturur dizer sonra da asarlardı. Bas bas bağırır ortalığı inletirdi. Bağırması öfkeden değildi emme, onun yapısı öledi.” Sonra kendi kocalarına geçerlerdi, “ Benim Selattin hayırsız çıktı, bi gide eve 2-3 sene sona gelirdi. Bi seferde gebe kaldım da Süreya yı kocaman oğlanken aldı kucağına. Neymiş altın bulcakmış. Ömrünü tüketti dağ bayır geze geze”.

İşte benim çocukluğum böyle atamı, dedemi, babamın çocukluklarını dinlemek ile geçti. Neredeyse hiçbirini görmedim, bilmedim. Hep hayran oldum. Fotoğraflarını dahi görmedim. Nasıl adamlardı neye benziyorlardı? Dedemin bir tanecik fotoğrafı vardı, bir de büyük dedemin kara kalem portresi. Onlarda kayboldu gitti sonra. Alıp da saklamadığım hep içimde ukdedir.

Sizin de vardı elbet böyle atanızı dedenizi anlatan büyükleriniz? Belki siz de benim gibi onları dinleye dinleye büyümüşsünüzdür, hayran olmuşsunuzdur? Benden şanssız olanlarınız da şanslı olanlarınız da vardır elbet.

Şimdi eliniz de bir şans var hem de çok büyük bir şans. Tabi ki bu şansın farkındaysanız. Gabrial Garcia Marquez belki sizin dedenizin tarihini değil ama Buendia ailesini tarihini anlatmış. Tam altı kuşak, 100 yıllık bir tarih. Bu aile üzerinden neredeyse insanlık tarihi. Koltuğunuza oturun ve hiç mızmızlanmadan bu şansı değerlendirin. Biliyorum bu kitabı okumak kolay değil ama gerçek, hayatın gerçeği hiçbir zaman kolay elde edilmedi edilemez..

Birkaç tane de ipucu vereyim. Bu kitap için spoilerden rahatsız olan arkadaşlar kitabın kapağını kapatıp rafa kaldırabilirler, hiçbir gerçek hayatın finali merak edilmez. Bu sadece kurmacada olur. Büyük dede Jose Arcadio Buendia adamlarını toplayarak yaşadığı kasabadan ayrılır ve ormanlık bir arazide yer açarak yeni bir yerleşim kurar. Bu yerleşim ilk başta çok ilkeldir. Mıknatısı bile bir sihir sayacak kadar. Sonra Buendia ailesinin çocukları olur, torunları, torunlarının torunları.. Hepsi farklı kişilikte insanlardır. Hepsinin doğumundan ölümüne kadar her şey anlatılır. Hepsinin hayatını yaşarsınız. Yerleşim yeri de bu kuşak geçişleri ile beraber insanlık tarihini yaşar. Liderler, devletin gelişi, savaş, sanayii, teknoloji.. Değişimlerin insanlık psikolojisini, sosyolojisine etkisini görürsünüz ve en son yazarın insanlık tarihi için düşündüğü son..

Ben kitabı çok kitabı çok beğendim. Edebi olarak çok daha üstün eserler okudum ama bu kitap edebiyatın ötesinde bir şeydi. Derslik adeta. Bakın görün demiş yazar, insanlık bu. Yaşam dediğiniz bu kadar. Doğumunuzda, gençliğinizde, hırslarınızda, yaşlılığınızda, ölümünüzde bu kadar. Ayrıca kitaba çok da güzel yorumlar gelmiş. Bir arkadaş, bu kitaba 1 dakikada ayırmayabilirim bir ömürde ayırabilirim, demiş. Kesinlikle haklı kitaba nereden baktığınıza şansınızı nasıl değerlendirdiğinize bağlı. Bir arkadaş, bu kitapta 7 günah anlatılmış, demiş. Ben yakalayamamıştım sonradan düşününce bazılarını yerine oturttum.

OKUMA ÖNERİSİ: Normalde böyle şeyler yapmam ama bu kitap için yapmazsam kendimi suçlu hissederim. Benim zamanım vardı, bütünselliği görmek açısından kendim için en iyi okuma metodu olan, bu kitabı okurken başka hiçbir şey düşünme sadece kitaba odaklan, metodunu kullandım ve 3 günümü ayırarak bitirdim. Siz kendiniz için en iyi metodu uygulayabilirsiniz. Ama kesinlikle normal bir kitap gözüyle bakmayın. Vaktiniz yoksa zorlamayın. Başka zaman okursunuz. Edebiyatın ötesine geçip kitaptan en yüksek faydayı sağlayın.

Bu arada bir şey rica edeceğim. Kitabı okuyan arkadaşlar kitapta kendilerine en yakın gördükleri kişiyi yorum olarak yazabilirler mi? Benimkisi; Albay Aureliano Buendia.

Herkese keyifli okumalar dilerim..

RoSe, Başlangıç'ı inceledi.
08 May 17:08 · Kitabı okudu · 31 günde · Beğendi · 9/10 puan

Sonunda bitirdim kitabı. Okuduğum ilk Dan Brown kitabı. Şu ana kadar okuduğum kitaplar genelde roman tarzı olduğu için "Kitap tadında kitap" diyorum Başlangıç'a. Ders kitabı gibi resmen. Bi kere çok bilgilendirici. Mesela ben Gaudi'nin kim olduğunu , yüzyıldan fazla süredir yapımı devam eden bir kilisenin olduğunu bile bilmiyordum bu kitabı okumadan önce. Herşeyden önce Dan Brown'ın bilgisine hayran kaldım. Kitabı okuma sürecimde kitap hakkındaki yorumlardan sonunun diğer Dan Brown kitaplarına göre klişe olduğunu okumuştum. Ve açıkçası ben fazla klişe şaşırtmayan bir son bekliyordum. Edmond Kirsch'in Valdespino Piskopos tarafından öldürüldüğünü sanıyordum ilk 400 sayfa boyunca. Klişe denilince en klişe olan geldi aklıma:) Ne olduysa 400 sayfadan sonrasında oldu. Edmond'ın katilini tahmin etmek hiç te zor değil son 140 sayfaya gelindiğinde.
O kadar çok konu işlenmişki kitapta. Onları tek tek yazamayacağım. Yüzeysel bir inceleme olacak benimki. Işlenen dini konular, dinlerin bilime düşman olduğu görüşünün Langdon karakteri tarafından çürütülmesi, Vatikan karışıklıkları...
Bazıları Dan Brown'ın ateizmi desteklediğini düşünse de ben tam tersini düşünüyorum. Kitabın ilk sayfalarından beri cevap bulmayı bekleyen iki sorusu vardı:
"Nereden geldik? Nereye gidiyoruz?"
Kirsch'in sunumuna göre Miller ve Urey'in ilksel çorbasıyla, Jeremy England'ın teorisi "Enerji yaymak"ın karışımında ortaya çıkan DNA'dan geldik. Teknosyum'a gidiyoruz.
Tamda burada Langdon'ın:
"Kodlar ve desenler birbirinden farklıdır... Desen, organize olmuş bir dizi demektir. Doğada her yerde desenlere rastlanır; ...Kodlar özeldir. Tanım itibariyle kodların bilgi taşıması gerekir. Basit bir desen oluşturmaktan daha fazlasını yapmaları, veriyi iletmeleri ve anlam ifade etmeleri gerekir... Kodlarla desenler arasında
bir fark daha var. Kodlar dünyada kendiliğinden belirmez. Mızik notaları ağaçta yetişmez, semboller kendilerini kumlara çizmez. Kodlar , zeki bilincin incelikli icatlarıdır... ....Kodlar organik oluşumlar değildir; birinin var etmesi gerekir.
-Peki ya DNA?
- Bingo. Genetik kod. Işte çelişki burada"(sayfa 508-509)
sözleri devreye giriyor ve yaşamın bir yaratıcı olmadan ortaya çıkabileceği teorisini tamamen çürütüyor.
Ateistlerin en çok işine yarayan şey dindeki "güncellemeler" sayesinde ortaya çıkan çelişkiler. Yaşamın ilk döneminde insanlar sadece bazı sorulara cevap bulamadıkları için bir arayışta olup Ay'a , Güneş'e tapmış olabilirler. Fakat bu günümüzdeki dinlerinde aynı arayış sayesinde ortaya çıktığının göstergesi değil. Birtakım hurafelerin, bağnazlıkların asıl olan dinle hiç bir alakası yok. Ateistlerin yanılgısı bu. Dinle hurafeleri bir tutmaları. Dinini bilen bir insan dinde çelişkilerin olmadığını açıkça görebiliyor.
Kirsch'in annesinin kendini kiliseye kapatıp intihar etmesinin hiç bir gerçek dinde yeri yok. O tür aşırıya kaçan şeyler maalesef ki insanların "gereksiz din güncellemesi" sonucu ortaya çıkıyor ve dine zarar veriyor.
Her neyse. Kitaba geri dönecek olursak. Dan Brown'ın tüm eserlerine göz koydum şimdiden. Hepsini mutlaka okuyacağım. Ve benim 1 numaralı yazarım olmuş durum Dan Brown.

Nurgül.hhri, Mücahide Kadın'ı inceledi.
06 May 18:34 · Kitabı okudu · 8 günde · Puan vermedi

Arkadaşımın kitaplığından ödünç aldığım kitap.. Aslında kitabı okumaya başlarken dili ağır mı anlar mıyım diye düşündüm. Akıcı ve anlaşılır olması çok hoşuma gitti. Zira dili ağır olan kitaplardan bilmediğim kelimeler fazla olunca ne okuma şevki kalıyordu bende ne de kitabı bitirme isteği. Kadın olmanın, mücahide olmanın dindeki yeri ve önemini anlatıyor kitap.. Okuduktan sonra bana çok çok şeyler kattı.İlim kattı.. Bilmediğim ya eksik ya da yanlış bildiğim çoğu şeyi öğrendim diyebilirim..

Kitabı okurken - kitabın ortalarına geldiğimde - almaya başladığım notları buraya koyuyorum..
*Kolay kolay bir kadın, kaynanasına veya kaynatasına hizmet etmekten bıktığını söylemez. Asıl şikayet konusu, büyüklerin kendilerine sunulan hizmeti yasal bir hak gibi görüp teşekkür etmeyi gerekli görmeyişinden kaynaklanır. - bunu hayatın her köşesinde yok mu aslında! Teşekkür etmiyoruz, minnet etmiyoruz yapılan yardıma ya da iyiliğe karşı.. Bu da tahammülsüzlüğü, isteksizliği ya da boş vermişliği beraberinde getiriyor.-

* Teşekkürü gerek görmemenin zamanla zulmü mubah görme sonucu da oluşmaktadır.
* Anne babanın hizmet ihtiyacının karşılanmaması eğer gelinlerin rızası ile olabiliyor, onlar da bunu teşekkür ile takdir ediyorlarsa bu muazzam bir nimet olarak şükür gerektirecek bir durumdur.
* Erkek, kendisine ait bir görevi kimseye yükleyemez.
* Nikah akdi esnasında böyle bir özel kural üzerine ittifak sağlanmadığı sürece, kadına evinde ikinci kişilerle yaşama mecburiyeti getirilemez. Talak süresinin 6. ayeti evlenilen kadınlara özel ev verilmesini açıkça emretmektedir.
* Bin hata ederiz ama bir kere dinimizi kendimize göre şekillendirme gafletine düşemeyiz.
* Yaşlı ana babalar da , yaşadıkları zamanın onların çocukluk zamanı olmadığını, kimsenin çocuğunu kendine hizmetçi tutmadıklarını, hesabı sorulmayacak bir fesadın hiçbir insana verilmediğini bilmelidirler.
* Kadın veya erkek hepimiz kuluz, birbirimize muhtacız. İyiliğimize, duamıza, maddi desteğimize muhtacız.
* En gergin anlarında bile Kur'an ayetlerinin durdurabildiği erkekler ve kadınlar oluncaya kadar kat edeceğimiz mesafe pek uzun olmayacaktır. Allah'ın kitabı bizim hem hızımız hem de frenimiz olmalıdır. İman bunu gerektirir.
*Kısaca evlerimizin cennete köprü olacak evlere dönüşmesi kadınsız mümkün değildir.
* Aşkta bedenlere ve zevklere hitap vardır. Sevgi iste gerçekleri görüp anlayabilen beyinlere hitap eder. Aşık olanla seven arasında günübirlik ile sürekli olan arasındaki fark vardır. Aşk hep isteyendir. Seven ise istemeden önce vermeye hazır olandır.
* Tesettür tam anlamıyla korumadır. Bu koruma, kadının erkeğin bakışından korunmasıdır. Bunu sağlayamayan kıyafetin tesettür olarak isimlendirilmesi sonucu değiştirmeyecektir.
* bir iki örnek derken bugün, yanlış doğrunun yerin, almış ve doğruyu sorgulamak bile itilmeyi gerektirir durum olmuştur.
* Ezeli düşmanımız, İblis'in insana karşı ilk hamlesi de kadın ve erkek olarak sonuçlarını izlediğimiz ve cennetten çıkarılma ile sonuçlanmış süreçtir.
* İnsanlığın unutulmasını iki şekilde kullanmamız mümkündür. Birincisi, insan olduğumuzu unutmamızdır. İkincisi de, insanlığın gerektirdiği fazilet sahibi olma zorunluluğunu unutmamızdır.
* Sabır ve vefa, bugünkü neslin insanlığı ispat edebileceği ilk iki basamaktır. Sabırsız aile ilişkileri, sabırsız eşler, sabrı tükenmiş anne babalar için insanlığın sürdüğünü nasıl iddia edebiliriz?