Bir kadın… Öldürülen annesinin ardından adalet savaşına baş koyuyor. Sadece kendi acısı için değil, başka kadınlar ölmesin diye. Afira Ateş… Bir avukat, bir evlat ve en önemlisi adaletin peşinden giden güçlü bir kadın. Bu kitap beni derinden sarstı.
“Bazı kadınlar doğru evde ölür.”
Bu cümle aslında her şeyi anlatıyordu.
Üç kardeşin annesiz kalması… En acısı da mutlu bir aile olduklarını sanarken, aslında çocukları için mutlu rolü oynayan bir annenin varlığı. Ve o annenin katilinin, çocuklarının babası olması… Bu gerçekle yüzleşmek insanın içini paramparça ediyor.
Kitapta sadece bir kadının değil, birçok kadının hikâyesi var. Bir kadını kurtarmaya çalışırken, hasta ruhlu bir adamın kendi ablasını öldürmesi… Tüm bu karanlığın içinde Afira’nın, içinde küçücük bir kız çocuğu olmasına rağmen dünyaya kafa tutması… Asla vazgeçmemesi…
Bu kitap bana şunu hatırlattı:
Kadınlar sadece anne oldukları için değil, var oldukları için güçlüdür.
Biz kadınlar hayatımız boyunca evlatlarımız için varız, evet… Ama bu, sessiz olmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Kadın, evde bir eşya gibi susmak zorunda değildir. Namus, şeref, gurur adı altında kurban edilmek zorunda değildir. Sevdiği uğruna yok olmak zorunda değildir.
Kitabın son sayfasını kapattığımda derin bir nefes aldım. Çünkü yazar sadece yazmamış… Adeta yaşatmış. Her satırında bir çığlık, bir umut, bir direniş vardı.
Kadının attığı her kahkahanın etrafında çiçekler açabileceğini, namusun sadece kadına yüklenen bir kavram değil; insanın vicdanında taşıması gereken bir değer olduğunu öyle güzel anlatmış ki…
Bu kitap bana şunu hissettirdi:
Kadınlar ölmek için değil, yaşamak için var.
Hiçbir kadın celladına âşık olmamalı.
Afira’nın hikâyesi, yüreğimin bir köşesinde, zihnimin en derin yerinde kalacak.
Yazarın yüreğine, emeğine ve