Bu kitabı okurken en çok hoşuma giden şeylerden biri, Asurluları bir tarih kitabındaki uzak insanlar olmaktan çıkarıp gerçekten yaşamış insanlar gibi göstermesiydi.
Mesela binlerce yıl önce Anadolu’ya ticaret için gelen bir Asurlu tüccarın karısına gönderdiği tabletin bugün hala elimizde olması bana çok tuhaf geldi. Daha da ilginci, tablette yazan şey büyük bir olay ya da önemli bir tarih kaydı değil. Adam, gönderilen kumaşların küçük ve kalitesiz olmasından şikayeti ediyor. Bunu okuyunca bir anlığına aradaki üç bin yıl kayboluyor sanki. Çünkü o şikayeti bugün biri mesaj olarak yazsa hiç garip karşılamayız.
Kitap sadece savaşlardan ve krallardan da bahsetmiyor. Mimariyi, sanatı, gündelik hayatı, sarayları ve insanların nasıl yaşadığını da anlatıyor. Özellikle saray bölümlerini okurken gözümde canlandırmaktan kendimi alamadım. Kapıda duran kanatlı aslanlar, duvarlardaki kabartmalar, tütsü kokuları… Bir süre sonra bunların sadece süs olmadığını fark ediyorsunuz. İnsanları etkilemek, hatta biraz korkutmak için düşünülmüş şeyler bunlar.
Bir de kraliçelerle ilgili kısımlar ilgimi çekti. Resmi kayıtlarda isimlerini pek görmüyoruz ama mezarlardan çıkan eşyalar, altın taçlar ve bırakılan izler onların aslında ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. O bölümleri okurken sürekli şunu düşündüm: Tarih bazen en çok sesi çıkmayan insanların izlerini takip ederek tamamlanıyor.
Binlerce yıl önce yaşamış insanların da bizim gibi dertlendiğini, tartıştığını, bir şeylerden şikayet ettiğini görmek ilginçti. Galiba kitabın en sevdiğim yanı da buydu.