Bazı şiir kitapları vardır; kapağını açtığınız anda kelimeler değil, küllenmiş hatıralar dökülür insanın avuçlarına. Bazıları ise bir mezar taşının soğukluğu gibi susar. İnsan başını yaslayınca içinden yıllardır kalan acılar yükselmeye başlar. “Babama Layla” tam da böyle bir şiir kitabı. Baştan sona yokluğun etrafında dolaşan. Eksikliği yalnızca anlatmayan, onu her dizede biraz daha büyüten, sessizliği bile kırık bir ağıda dönüştüren derin ve sarsıcı bir şiir evreni.
Bu eser yalnızca bir şiir toplamı değildir.
Bir iç ağıdıdır. Bir hasret defteridir.
Bir eksiklik atlasıdır.
Kitabın tam merkezinde “baba” durur. Fakat şiirler derinleştikçe baba, hatırlanan bir yüzden ya da insanın içinde giderek büyüyen bir sessizlikten ibaret kalmaz. Daha çok kalbin en kuytu yerinde yankılanan, adı var ama kendisi eksik bir boşluğa dönüşür. Artık ete kemiğe bürünmüş bir varlık değil; her mısranın kıyısında üşüyen bir boşluk, kalbin içinde yankılanan eksik bir nefestir.
Şair çoğu zaman babayı doğrudan anlatmaz; onun yokluğunu, eşyaların üzerine çöken kederle, gecenin içinden geçen üşüme hissiyle duyurur. Çünkü burada ölüm yalnızca bir insanın gidişi değildir. Bir evin duvarlarından sesin çekilmesi, sofrada eksilen bir gölge, çocukluğun omurgasından kopan sıcak bir parçadır. İnsanın dünyaya korkmadan bakmasını sağlayan ilk gölgenin çekilip gitmesiyle birlikte, hayat da şiirlerde yarım kalmış bir cümle gibi kalır.
Bu yüzden kitap boyunca baba, bir hatıradan çok daha fazlasıdır. Çocuğun dünyaya gözlerini ilk kez korkusuzca açtığı eşik, ilk huzurun gölgelendiği çatı, ilk sığınağın kalp gibi attığı yer ve anlamın kendisi gibidir. Ve o anlam çekilip gittiğinde hayat artık tamamlanmış cümlelerle değil; yarım kalmış nefeslerin, yutulmuş kelimelerin ve içe gömülmüş suskunlukların arasında