Ben Suna, sadece bir kadının hayat hikâyesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin belli bir dönemine tutulmuş sessiz bir ayna gibi. Kitabı okurken Suna’nın yaşadıklarıyla ülkenin yaşadıkları birbirine karışıyor. Bireysel acılar, toplumsal kırılmaların gölgesinde şekilleniyor.
Tarihi olaylar kitapta ansiklopedi bilgisi gibi anlatılmıyor. Daha çok, hayatın akışını bozan arka plan olarak duruyor. Darbeler, yokluklar, korkular, belirsizlikler… Hepsi Suna’nın kaderine doğrudan müdahale ediyor. Yani tarih burada büyük başlıklar hâlinde değil; evlerin içine sızan bir huzursuzluk olarak var.
Suna’nın hayallerinin yarım kalışı, seçimlerinin kısıtlanması, susmak zorunda kalışı biraz da o dönemin şartlarından kaynaklanıyor.
Tarih, karakterlerin omzuna yük bindiren görünmez bir el gibi. Ne Suna ne de çevresindekiler ondan tamamen kaçabiliyor.
Okurken hem bir kadının sessiz direncine tanıklık ediyorsun hem de bir ülkenin sancılı dönemlerinin, sıradan insanların hayatını nasıl derinden etkilediğini görüyorsun. Bitirdiğinde Suna’yı değil, bir dönemi de uğurlamış gibi hissediyorsun.
Kader, bazen insani kendi kararlarının etrafında döndürüp, en sonunda yine olması gereken yere bırakıyor.