“Varoluş” ile başlayan o mistik ve karanlık yolculuk, “Cendere” ile bambaşka bir noktaya taşınmış. İlk kitapta daha çok kuruluşun, efsanelerin ve karakterlerin dünyasına adım atarken; ikinci kitapta artık entrikanın, ihanetin, savaş stratejilerinin ve kadim inançların tam ortasına düşüyoruz.
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, yazarın Urartu tarihini sadece fon olarak kullanmaması oldu. Kitabeler, yazıtlar, tanrılar, ritüeller, savaş hazırlıkları, döneme ait taş işçiliği, madenler, kutsal ayinler… Hepsi hikâyenin içine öyle doğal işlenmiş ki bir noktadan sonra roman okumuyorsunuz da sanki kayıp bir medeniyetin tozlu kapılarını aralıyorsunuz hissi oluşuyor.
Özellikle Maxillus’un inziva sahneleri ve dikenli zincir kehaneti kitabın atmosferini inanılmaz güçlendirmişti. O mistik hava, yaklaşan felaket hissi ve tanrıların gölgesi hikâyenin üstünden bir an bile eksilmiyor. Bunun yanında İşpuini’ye kurulan tuzak ve sonrasında yaşananlar, serinin en çarpıcı bölümlerinden biriydi. Nehir sahnelerini okurken gerilim gerçekten hiç düşmüyor.
Ama bence kitabın ruhunu taşıyan karakterlerden biri yine Arame oldu. İlk kitaptaki acısını hâlâ içinde taşımasına rağmen bilgeliği, sezgileri ve taşlara ruh veren o tarafı bu kitapta çok daha etkileyici işlenmişti. Özellikle mağara sahneleri, ayinler ve Airani adına yapılan ritüeller güzel detaylardı.
Bir diğer sevdiğim şey ise savaşların sadece “kılıç sallamaktan” ibaret olmamasıydı. Casuslar, sahte kimlikler, psikolojik hamleler, pusular, siyasi hesaplaşmalar… Herkesin birbirini izlediği büyük bir satranç oyunu vardı resmen. Özellikle Ebani ile Felix arasındaki o sessiz zekâ savaşını okumak inanılmaz keyifliydi.
Ve tabii ki kitabın sonunda yaşananlar… Güç hırsının insanı nasıl canavara dönüştürdüğünü, ihanetin nasıl bir bedel