Kitabımız yazarımızın biyografisi ile başlıyor. Yazarımız kitabını ‘özlemi hiç bitmeyecek kızı Gizem Dilruba’ya ‘ ithaf etmiş. Ve Herakleitos’un “ Hayat hayat ismiyle anılır; ama gerçekte ölümdür o.” sözüyle bitiyor. Akıcı bir dille yazılmış, rahatlıkla okunup, bir nefeste bitiyor.
Arka kapak yazısını okurken bir anda 75 – 80lere, “Bizimkiler” dizisine gittim. Bunun sebebi ise arka kapaktaki “Sabri bey de adeta ‘yasa’ ve ‘yasak’ kelimelerini hatırlatırcasına kapının önünde ve eşiğin iki adım gerisinde bana bakıyordu.” cümlesi oldu. Bizimkiler dizisini hatırlayanlar bilirler Yönetici Sabri Bey ve duruşunu. ( )
Sonrasında okurken yazar <“Yasa” ve “Yasak”…İşte bu iki kelimeye bayılıyordum.> diyor ve bu konu ile ilgili görüşlerini, düşüncelerini anlatıyor. Ama “yasak” kelimesini okur okumaz benim gözümde 1985’te Devekuşu Kabare oyuncuları tarafından sahnelenen “Yasaklar” adlı oyun canlanıyor. Elindeki düdüğü öttüre öttüre dolaşan ve “Yassaakkk” diye bağıran Zeki Alasya unutulur mu?() Böylece ilk anda çok eğlenceli geldi ama kitap ilerledikçe konu maalesef bu kadar eğlenceli değildi.
Bir bölümde Adliye binasının karanlığından, kasvetinden bahsediliyor. (düşünce olarak doğru) Ama binalara baktığınızda; mesela Sultanahmet adliyesi, yere kadar cam duvarlar. Yeni yapılan adliye binalarının da dış cephesi cam ama ya içleri? Denildiği gibi karanlık, kasvet dolu, her yer ışıklandırıldığı halde aydınlık değil. Binalar değişse de, içinde yaşananlar değişmedikçe, zihniyet değişmedikçe bu karanlık, kasvet dağılmayacak.
Okumaya başlayınca davet geldikten sonra bana daha önce okuduklarımı çağrıştırdı. Sonra ki bölümlerde yazarda bahsetmiş Josep K. , Franz Kafka’nın “Dava” adlı kitabının baş kahramanı. Dava, bir sabah uyandığında kendisini sebebini anlamadığı bir suç nedeniyle dava