Nicholas Sparks’ın Defter’ini bitirdim. Filmi defalarca izlemiş ve çok sevmiş biri olarak kitaba büyük bir heyecanla başladım. Normalde her zaman “kitap daha iyidir” tarafında olurum ama bu kez işler benim için hiç öyle olmadı.
Öncelikle Noah ve Allie aşkına bir türlü inanamadım. Bize “çok büyük bir aşk” anlatılıyor ama ben o aşkı yaşamadım. Bir şeyler olmuş, yıllar geçmiş, Noah unutamamış deniyor ama biz o derinliği gerçekten görmüyoruz. Noah’ın yıllarca süren özlemi anlatılıyor fakat ben o duygunun ağırlığını hissedemedim. Filmde o büyük aşkı iliklerime kadar hissederken, kitapta sanki anlatılanla hissettirilen arasında bir mesafe vardı.
Allie’nin yıllar sonra geri dönüşü de bende çok geçmedi. Evlenmek üzere olduğu bir adam varken Noah’a dönmesi… Orada romantik bir kader hissi yerine, biraz ihanet duygusu ağır bastı bende. O kısmı okurken içim rahat etmedi açıkçası. Büyük aşk anlatısının altında bazı etik sorular havada kalmış gibi geldi.
Son kısımda Allie’nin hastalığı ve hafıza kaybı süreci elbette duygusaldı ama yine de eksik hissettirdi. Gel-gitli anlar var, dramatik bir potansiyel var ama o potansiyel tam anlamıyla derinleşmeden bitiyor gibi. Filmde gözyaşına boğulduğum yerler kitapta beni aynı yere götüremedi.
Belki de sorun şu: Film bu hikâyeyi daha büyülü, daha yoğun ve daha tutkulu anlatıyor. Kitap ise daha sade ve daha mesafeli. Ben bu kez o mesafeyi kapatamadım. Karakterlerin yaşadığı büyük aşkı dışarıdan izledim ama içine giremedim.
Bu arada Nicholas Sparks’ın diğer kitaplarını düşündüğümde, onlarda duyguyu çok daha güçlü hissettiğimi söyleyebilirim. Bu yüzden beklentim yüksekti. Belki de fazla yüksekti. Ama sonuçta okur olarak hissettiğim şey önemli ve ben bu aşk hikâyesine tam anlamıyla inanamadım.
Kısacası, nadir de olsa kitap-film