Mutlak egemenlik iddiası taşıyan dinler iyilik yapmakta da kötülük yapmakta da kullanılabilecek bir toplumsal iktidara sahiptir. Din muhafaza etmeye dayalı, adaletsiz koşulları savunan bir işlev gösterdiği gibi toplumsal değişimleri tetikleyen dönüştürücü bir güç de olmuştur.
Öncelikle Freud dini bir zihinsel rahatsızlıkla kıyaslar. Dinin kaynağı psikolojiktir; toplumsal, kültürel, siyasi veya ekonomik değildir. İkincisi, din "evrensel" bir patolojidir, yani bütün zamanlarda ve mekânlarda görülür. Üçüncüsü, din "çocukların nevrozlarına" benzediği için, müritler çocuklar gibi ve din de çocukluk gibidir, gelişimin aşağı aşamalarından birini temsil eder. Freud'un burada ima ettiği şey, insanlık büyüdüğünde dinin yerine eninde sonunda bilimin geçeceğidir.
On dokuzuncu yüzyılda inancından şüpheye düşenlerin pek çoğu, Arnold'ın şiir kahramanı gibi kederliydi hatta acılar içindeydiler. Bunlardan bazıları inançlarının özünü korumak için geleneksel öğretileri yeniden yorumlamaya uğraşıyordu. Örneğin Tekvin'deki ilk yaratılış hikâyesi Tanrı'nın dünyayı yedi günde yarattığını söyler. Fakat bazı ilahiyatçılar ve gelenek adına konuşan düşünürler kutsal metni daha mecazi bir şekilde yorumladılar. Burada kastedilenin yirmi dört saatlik yedi birimden ziyade yedi evrimsel aşama olduğunu öne sürdüler. 1900 yılı civarında bazı Hıristiyanlar, evrimin Tanrı'nın var oluşu eyleme biçimi olduğunu söylemeye başladı. Yirminci yüzyılda dünya savaşlarıyla, atom bombalarıyla, Nazilerin İkinci Dünya Savaşı'nda altı milyon Yahudiyi imha kamplarında öldürmesiyle dinin anlam yaratma işlevi tekrar saldırı altına girdi. Aralarında Auschwitz kampından sağ kurtulan Elie Wiesel'in da bulunduğu bazı Yahudiler, seçilmiş halkını koruyup kollamayı başaramayan Tanrı'ya isyan bayrağı açtı. Wiesel, Gece başlıklı hatıratında çocukların kamptaki krematoryuma gidişini ve bedenlerinin orada "sessiz, mavi göğün altında duman çelenkleri haline gelişini" izlerken içinde yükselen isyan duygusundan bahseder. O anlar için, "Tanrı'mı da ruhumu da katletti," ifadesini kullanır.
On dokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan Bahailik ve Mormonluk da bugün dünya çapında varlığını sürdürüyor. Bahailer İran İslamı içinden doğdu. Bu dinin peygamberi olan Bahâullah 1863 yılında kendisinin Tanrı'nın o devirdeki tecellisi olduğunu iddia etti. Bahai inancı Tanrı'nın tekliğini ve adalet esasını benimsemekle birlikte vahyin sürekliliği öğretisiyle, her devirde Tanrı'nın yeni bir tecellisinin ortaya çıkacağı inancıyla İslamdan ayrışır. Bahailiğin manevi merkezi de Mekke değil, bugünkü İsrail sınır-ları içinde yer alan iki türbedir. Son Zaman Azizleri (SZA [Latter Day Saints / LDS]) veya Mormonlar da Amerikan Hıristiyanlığı içinde doğdu. İnancın kurucusu olan Joseph Smith, bir melek tarafından kendisine çok eski pirinç levhalar halinde iletilen vahyi tercüme etti, ilk takipçileri de bunları Mormon Kitabı adıyla 1830 yılında yayımladı. 1847 yılında da Mormon göçmenler sonradan İsa Mesih'in Son Zaman Azizleri Kilisesi adını alacak grubun manevi merkezi olarak Salt Lake City'yi kurdu.