Ne zaman şiir okusam içim açılır, sözcükler umudum olur. Cengiz Hoca’nın bu kitabı uçsuz bucaksız dağlardan akıp geliyor, ışıl ışıl bir suya dönüşüyor önümde... Sözcükler yüreğimin koyaklarında gürül gürül... Taş ve kaya dolu yollarımı açıyor, yürüyoruz ormanlıklara doğru... Ben iç dünyasını okura açan, kendisiyle yüzleşen, yanılgılarını paylaşan yazarları çok seviyorum. Cengiz Hoca da onlardan biri. Sanatta star sistemini, sanatta güzel olanın ideolojiyle nasıl önünün kesildiğini, Türkiye ‘de estetik bilincin nasıl köreltildiğini, sanatçının niçin üretken emekçi konumuna düşürüldüğünü, kitabın metalaştırıldığını, kalitesiz ve estetik açıdan güzel olmayan yapıtların nasıl piyasaya sürüldüğünü, star sisteminin yazarlarını, onların iniş ve çıkışlarını, çok satmak için sözkonusu piyasada nasıl gereksinme yaratıldığını, pazarda metanın satması için eleştirmenlerin o yapıyı nasıl beslediğini, burjuvazinin dille gerçekleri nasıl örttüğünü, tekilde kalan yazarın bunalım edebiyatını niçin benimsediğini örnekleriyle açıklıyor. Cengiz Hoca tüm görüşlerini o kadar güzel temellendiriyor, tüm bunları örnekleriyle tane tane öyle yalın ve dupduru bir dille açıklıyor ki, tüm değerlerin alt üst olduğu bu çağda, belleğiniz aydınlanıyor. İyi ki varsınız hocam. İyi ki sizinle yolum kesişti, öğrenciniz oldum. Sizin ışığınız tüm bataklıklardaki karanlıkları bastırıyor. Siz tüm mezar kazıcıları tek elinizle itiyor, gerçeğin ışıltılı yüzüyle geleceğe yürüyorsunuz. Hani, insana borcum var diyorsunuz ya! Geçmişle ve şimdiyle hesaplaşarak uçurumlardan geçiyorsunuz. Bilmek istemeyenlerin vay haline! İçim su gibi aydınlık... Tertemiz bir ırmak akıyor gönlümde...