Hakikat, tarih boyunca çoğu zaman bir keşif meselesi olarak ele alınmıştır; sanki insan aklı yeterince ararsa onu evrende gizlenmiş bir cevher gibi bulbilecektir. Ne var ki sosyo-politik düzlemde hakikat, nadiren böyle nötr bir gerçeklik olarak var olur. O, toplumsal ilişkilerin, ideolojik çatışmaların ve iktidar mekanixmalarının iç içe geçtiği bir alanda şekillenir. Gücün hakikat üzerindeki etkisi, yalnızca bir epistemolojik problem değil, aynı zamanda derin bir siyasal meseledir.
Bu bağlamda Antonio Gramsci hegemonya kavramı, hakikat-iktidar ilişkisini anlamak için kritik bir çerçeve sunar. Hegemonya, yalnızca iktidarın baskı yoluyla uyguladığı bir tahakküm değil; aynı zamanda onun dünya görüşünü, değerlerini ve normlarını “doğal” ve “evrensel” hakikatler olarak sunma yeteneğidir. Bu deneme, hakikat ile iktidarın simbiyotik ilişkisini Gramsci’nin hegemonya kavramı ekseninde inceleyerek, zulüm ve direniş arasındaki ayrımın nasıl hegemonik söylemler aracılığıyla bulanıklaştırıldığını tartışmaktadır.
Hakikat, iktidarın söylemsel üretim kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir. Siyasal iktidar, sadece hukuki ve askeri aygıtlarla değil, aynı zamanda ideolojik aygıtlar aracılığıyla da varlığını sürdürür. Bu ideolojik aygıtlar –medya, eğitim sistemleri, kültürel kurumlar ve dini pratikler– aracılığıyla bireylerin zihinlerinde belirli bir dünya tasavvuru inşa edilir. Bu tasavvur, çoğu zaman “doğal” bir hakikat olarak kabul edilir ve sorgulanmaksızın içselleştirilir.
Gramsci’nin hegemunya anlayışı, tam da bu noktada belirleyici bir rol oynar. Egemen güçler, kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak göstererek rıza üretirler. Bu rıza, yalnızca zora dayalı bir boyun eğiş değildir; aksine, bireylerin kendi öz çıkarlarını egemen düzenin çıkarlarıyla özdeşleştirmesi sürecidir.