Heidegger, 20.yy’ın en büyük filozoflarından biriydi. 1930’larda Nazizm’le bir süre içli dışlı olduğu da doğrudur. Ama bu kadar önemli bir filozof olmasaydı, kimse kalkıp onun siyasi görüşlerinin ayrıntılarıyla ya da dini inançlarıyla bu kadar uğraşmazdı.
Michael Inwood, söz konusu “Varlık ve Zaman” eserine bir yorum taşımış ve kesinlikle daha anlaşılır hale getirmiş.
Heidegger, herşeyden önce insanın varlığını, yani onun tabiriyle Dasein’ı soruşturmakla işe başlar. Dasein’ı varoluşu açıklamak için kullanır ve eserinin baş karakteri de Dasein’dir. Onun felsefesinde ne tür bir soru olursa olsun, tüm soruları soran zaten Dasein’dir. Örneğin, “zürafalar nasıl çiftleşirler?” gibi bir soruya cevap verebilmek için öncelikle bu soruyu soran insanın varlığını incelememiz gerekir. Varlık üzerine soru sorsun ya da sormasın, tüm insanların bu konuda bir fikri, az da olsa bir bilgisi vardır. Aksi takdirde kendi varlıkları da dahil, hiçbir varlıkla ilişki kurabilmeleri mümkün olmazdı. Ayrıca Dasein, bir taş, bir ağaç veya bir ineğin aksine, dünyanın farkındadır, onu bilir; hem kendisinin hem de dünyadaki şeylerin farkındadır ve bunun kaynağı da onun “varlık anlayışı”nda saklıdır.
Heidegger’e göre Dünya’nın bir varlıklar yığınından öte bir bütünsellik içinde olduğu düşüncesi yalnızca Dasein ile birlikte mümkündür. Dasein diğer herşeyden farklıdır; o, tüm parçalarını bir araya getirdiği dünyanın tam merkezindedir. Dolayısıyla araştırmasının çıkış noktası olarak Dasein’i belirleyen Heidigger tek bir varlık üzerine de odaklanmamıştır; Dasein’i soruşturmak demek, herşeyi, tüm dünyayı soruşturmak demektir.
Ayrıca Heidegger’in etkilendiği büyük filozoflardan biri de Aristoteles olmasına rağmen onu iki yönden çiğner. Birincisi, Dasein belirli özellikler veya “arazlar” ile