Hicaz’dan Endülüs’e
(Ersin Nazif Gürdoğan)
Medeniyet olgusunun ele alındığı her yazıda her kitapta şehirler başat bir değer oluşturur. Medeniyetler daha çok şehirlerle kimlik bulup şehirlerde yaşatılır. Şehirleri değerlendirirken olumlu ve olumsuz yanlarıyla irdelenir. Hem ihtişamı hem de zorlukları ele alınır. Şehirlerin, şehirliyi zenginleştirmesiyle beraber, özellikle büyük kentlerin insanın gönül yanını yok sayabileceği de ihtimal dâhilinde tutulur. Şehirlerin, insan gönlünü zenginleştirmeyi amaç edinmiş adacıklarının yanında, keşmekeşliği, hoyratlığı, trafiği gibi insanı yoran etmenlerde bir realitedir. Bu bağlamda şehir plancılarına, şehrin siluetine, şehrin müdavimlerine yönelik ayrıntılara dikkat çekilir. Özellikle, şehirlerde, insanın bencilliğini büyütecek gayretlerden daha çok, şehirlinin gönlünü zenginleştirecek biçimde, şehirlerin inşa edilmesine yönelik kafa yorulur. Yazarın öngörüsüyle, büyük kentler içinde, ya kaybolur insan ya da kendi iç dünyasını kalabalıklar içinde aramaya koyulur. Şehirler ile şehirliler arasında kuvvetli, sağlam bir bağ olması istenir. İnsanı zenginleştiren, güzelleştiren, istenen bir bağdır bu.
İnsan doğduğundan beridir yollardadır. Az veya çok seyahatlere çıkar. Nesimî’nin dediği gibi; “yeri göğü düzen benim/ geri dönüp bozan benim/ cümle yazı yazan benim/ bu divana sığmazam” Türünden bir hareketliliktir. Kitabın içeriğine değinerek devam edelim. Yazarın seyahat mekânları İstanbul, Hicaz bölgesi, Mekke, Medine, Cidde, Avrupa’nın bilumum kentleri, daha çokta Endülüs-İspanya’dan Kurtuba ve Gırnata yer alır. Gırnata’yı kentlerin gelini olarak görür. Arapçada -güzel şehir- anlamına gelen Kurtuba, kentlerin sultanı olarak bilinir. Seyahatlerle geniş bir coğrafyadaki İslam medeniyetinin merkezleri ve özellikle Endülüs devletinin