Bu kitabı okurken aslında kocaman, derin bir aşk hikâyesi beklemiyordum ama sayfalar ilerledikçe kendimi Esther ve Luke’un hayatlarının içine çekilmiş buldum. Wilkinson, aşkı pembe bir peri masalı gibi sunmuyor; tam tersine, gençliğin kırılganlığını, yalnızlığını ve güven arayışını çok gerçekçi anlatıyor.
Luke’un epilepsiyle mücadelesi, sürekli taşındığı evler, ait olamama duygusu… Esther’in ise hassas kalbi, çevresine karşı iyi olma çabası ama kendi içinde duyduğu kırılganlık… İkisinin yollarının kesişmesi aslında çok basit bir olayla başlıyor, ama bu küçük temasın iki genç insanın hayatında ne kadar büyük bir değişime yol açabileceğini görüyorsunuz.
En çok sevdiğim şeylerden biri, kitabın “fazla dramatik olmamasıydı.” Çoğu gençlik romanında ya çok abartılı aşk sahneleri olur ya da klişelerle doludur. Burada öyle değil; daha doğal, daha samimi bir anlatım vardı. Sanki yan sıramdaki arkadaşımın hikâyesini dinliyormuşum gibi geldi.
Ama şunu da söylemeliyim: Kitap çok derin psikolojik çözümlemeler sunmuyor, bazen çerezlik bir gençlik filmi izliyormuşsunuz hissi veriyor. Yine de tam da bu yüzden okuması kolay, akıcı ve sizi hiç yormayan bir roman olmuş.
Alıntılar arasında en çok şunu sevdim:
“Şüpheye düştüğüm zamanlar berbattı, sanki geniş bir patika sandığım bir yerin aslında uçurumun kenarındaki dar bir yol çıkması ve benim de oradan düşmem gibi berbat.” (s.195)
Bu cümle bana, gençlikte her şeyin ne kadar uçurum kenarındaymış gibi hissettirdiğini hatırlattı. O küçücük sorunların bile kalbimizde kocaman dağlar gibi büyümesi…
Sonuç olarak İlk Aşk, büyük beklentilerle değil ama biraz duygusal bir mola vermek istediğinizde, sizi gülümseten ve zaman zaman düşündüren tatlı bir roman.