Bazen bir kitaba başlarsınız ve sizi alıp bambaşka bir dünyaya götürür. Öyle ki, bittiğinde hem karakterlere bol bol söylenmiş hem de o hikayeden kopamadığınız için buruk bir tebessümle kapağını kapatmış olursunuz. İşte bugün, beni tam olarak bu duygular arasında bırakan, köklerini edebiyatımızın derinliklerinden alıp günümüzün "yaz dizisi" tadındaki entrikalarıyla harmanlayan bir kitaptan bahsedeceğim: İntibahî!
Bu hikayenin parlayan yıldızı, kalbimin en özel köşesine yerleşen karakteri kesinlikle Dilaşub oldu. Hayallerinin peşinden koşmak için tüm zorluklara göğüs geren, ailesine destek olmak için çabalarken okuma sevdasından bir an bile vazgeçmeyen o kadar güçlü ve naif bir genç kız ki... Dilaşub'un mücadelesini, halasının desteğiyle ayakta kalma çabasını ve kalbinin en masum haliyle Ali'ye tutuluşunu okurken, onunla birlikte umutlandım, onunla birlikte üzüldüm. Onun hikayesi, kitabın en dokunaklı ve en ilham veren yanıydı benim için.
Ve gelelim madalyonun diğer yüzüne... Kendimizi bir anda entrika, tutku, sırlar ve hatta cinayete uzanan tehlikeli bir aşk üçgeninin tam ortasında buluyoruz. Bir yanda Dilaşub'un kalbini çalan, varlıklı ve saygın ailenin oğlu Ali; diğer yanda ise aşkı bir hırsa, bir takıntıya dönüştüren, ortalığı karıştırmakta üstüne olmayan Mahpeyker!
İşte bu noktada Ali karakterine ayrı bir parantez açmak istiyorum. Ah Ali! Aşık olduktan sonraki o kafa karışıklığı, bir o yana bir bu yana savruluşu, aldığı yanlış kararlarla hem kendini hem de etrafındakileri ateşe atması... Kitabı okurken "Oğlum ne yapıyorsun sen?" diye defalarca söylendiğimi itiraf etmeliyim. Onun bu gelgitli tavırları, karakterinin derinliğinin tam olarak yansıtılamamasına neden olmuş gibiydi.
Peki Neden Böyle Hissettim? Gelelim O "Keşke" Dediğim Kısımlara...
Yazarın kalemi