“Bazen bir sessizlik, en derin çığlıktan daha çok şey anlatır.”
Mercan’ın sessizliği de işte tam böyle…
Kelimesiz, ama ruhunun her kırığında yankılanan bir çığlık gibi.
Nil Esra Başaran’ın kaleminden çıkan “İsrafil”, yalnızca bir kadının kayıp bir adamın peşinden sürüklendiği fantastik bir öykü değil.
Bu, aynı zamanda kendiyle yüzleşen bir kadının içsel yolculuğu…
Kelimeleri olmadan konuşan bir karakterin, tüm duvarları kelimelere yaslanarak inşa eden bir dünyada, iç sesini bulma çabası.
Kitabın satırlarında ilerledikçe bir kadim şehir çıkıyor karşımıza.
Çanların çaldığı, duvarların fısıldadığı, geçmişin yankılarının bugünü şekillendirdiği bir yer burası.
Mercan bu şehirde sadece sevgilisini değil, kendi iç sesini, kaybolmuş parçalarını da arıyor.
Ve bu arayışa, cellatlar, dervişler, denizkızları eşlik ediyor... Her biri bir simge, bir kırık parça.
Yazarın “bir şehrin çanlarını duyarken yazdım” dediği bu hikâye, kelimenin tam anlamıyla bir çağrıyı taşıyor.
O çan, kimi zaman geçmişe, kimi zaman insanın içindeki boşluğa çalıyor.
Her karakter bir yarayı temsil ederken, her olayda aslında bir uyanış saklı.
“İsrafil”, kaosu anlatıyor ama o kaosun içinden anlamlı bir bütünlük çıkarıyor.
Hayatın kırılganlığına, düzenin ne kadar korunmasız olduğuna, sevgisizliğin insanı nereye sürükleyebileceğine dair katman katman açılan bir anlatı bu.
Fantastik ögelerin arkasına gizlenmiş gerçek bir psikolojik çözümleme gibi.
🩵 Ve belki de en çok, susmanın bir tür direniş olduğunu hatırlatıyor bize.
Çünkü bazı insanlar konuşmaz…
Ama sustukları hâlde her şeyi anlatırlar.
İşte Mercan da onlardan biri.
“Bu kitap size sadece bir hikâye anlatmıyor.
Sizi göz göze bakmadığınız yanlarınızla tanıştırıyor.”
Ve sessizliğinizin altını dinlemeyi öğretiyor...