Kitabın hemen başında evin karanlığında yatağa mahkûm olmuş, ölmekte olan yaşlı bir adamın bizi beklediğini görüyoruz. Yalnız buradaki karanlık sadece mekânsal olarak değil aynı zamanda adamın zihni de karanlık. Kitabın sonuna kadar bir türlü çözemediğimiz (en azından benim) bir travma söz konusu. Acı mı çekiyor, Alzheimer hastası mı, bir tür akıl hastası mı buna karar vermek zor. Aslında kitap boyunca okuyucu da kitabın başlığı gibi karanlıkta kalıyor. Yaşlı bir adam ve kim olduğunu bilmediğimiz (acaba gerçek mi) bir yabancıdan başkasını görmüyoruz. Bu yaşlı adam geçmişinin hatırlamaya çalışıyor. Buradan yola çıkarak bu adamın kendi kimliğini bulmaya çalıştığını söyleyebiliriz.
Evinde son gecesini geçiren, sabaha çıkmayacak bu adamla birlikte okur acının ve suçluluğun insan ruhundaki yolculuğuna hazırlıksız bir şekilde çıkıyor. Yaşlı adam hiçbir şey hatırlamaz. İçinde bulunduğu ev kendisine miras kalmıştır ama kimden bilmez. Yaşadığı şehirden neden ayrıldığını öğrenmeye çalışır. Bir ara merdivenlerde bir adamın varlığını hisseder, onun evinde ne işi olduğunu merak eder. Gecenin sesleri kendisini rahatsız eder. Karanlıktaki her görüntü, her ses geçmişinde bir anıyı canlandırır. Bu anılar içinde kendisinin savaşa katılmış biri olduğunu öğreniyoruz. Her şeyden önce adamın suçluluk duyduğu ve acı içinde olduğunu anlıyoruz.
Bu kitabın çok katmanlı bir roman olduğunu düşünüyorum. Buzdağının görünen kısmında evet mekânsal ve zamansal bir gerçekliği olan, ölüm döşeğinde geçmişini hatırlamaya, belki de geçmişiyle hesaplaşmaya çalışan yaşlı bir adam var. Ancak buz dağının görünmeyen kısmında bir ulusun (Alman ulusunun) 2. Dünya Savaşı’nın ardından geçirdiği travma yatıyor. Yazar bu travmayı yaşlı adamda genellemeye çalışıyor.
Yazar yaşlı adamın acılarını ve izlenimlerini