Keyfiyet Hanım romanında olay ve kişiler, Türkçenin o muazzam gücünü sergilemek için kurulmuş birer sahne gibi. Elbette roman çok kuvvetli bir olay örgüsüne, sürükleyici bir anlatıma, sahici karakterlere sahip. Romanın asıl kahramanı Keyfiyet değil de yazarın elinde yeniden canlanan Türkçemiz.
Kitabı okurken kendinizi Türkçenin estetik kıvrımları arasında bir yolculuk yaparken bulacaksınız. Kadriye Gencer
okuru dilin saf gücüyle büyülüyor. "Karısı ezanını kaybetmiş bir minare gibi duruyordu öyle." Kitapta yer alan bu cümle bile, romanın sadece bir hikaye anlatmadığını, aynı zamanda Türkçenin imkanlarını zorlayan bir dil işçiliğine sahip olduğunu kanıtlıyor bize. Yazarın dili ne kadar katmanlı ve incelikliyse, araya serpiştirdiği ironi de o denli ferahlatıcı. Bu durum, metnin bir yük gibi omza binmesini engelliyor; aksine okurun damağında 'şekerli bir esinti' bırakıyor. Dilin yoğunluğu, ironinin zekasıyla birleşince okuma süreci bir mecburiyetten çıkıp bir keyfe dönüşüyor.
Yazar, Türkçeyi bir müze eseri gibi sergilemek yerine, onu ironiyle oyunbaz bir hale getiriyor. Kelimelerin o görkemli duruşu, yazarın muzip yaklaşımıyla birleştiğinde her cümle, içinde hem kadim bir dilin ağırlığını hem de bir çocuğun şeker yerken duyduğu o ilk elden mutluluğu barındırıyor. Okur, o dil şöleninin tadını çıkarırken, birden kendini bu devasa yapının temelindeki o saf aşkla yüz yüze buluyor.
Keyfiyet Hanım'ın yaşam boyu kaskatı ördüğü ve büründüğü zırh, aşkın ve gerçekliğin çarpmasıyla birden çatırdamaya başlıyor. Keyfiyet’in kabuğunu kırması, bir teslimiyet değil; aksine kendi içindeki o 'ham' ve 'öz' insana ulaşma çabasıdır aynı zamanda. Topuzu dağıldığında veya o lekesiz ayakkabıları çamura değdiğinde, aslında ruhu ilk kez nefes almaya başlıyor. Keyfiyet