Vera Caspary’nin kaleminden çıkan Laura, sadece bir polisiye veya "katil kim?" hikayesi değil; takıntının, sınıfsal kibrin ve bir kadının yokluğunda bile erkeklerin zihninde nasıl yeniden inşa edildiğinin karanlık bir portresi. Roman, cinayet masası dedektifi Mark McPherson’ın, kurbanı olan Laura’nın hayatına (ve tablosuna) daldıkça ona aşık olmasıyla, okuru tekinsiz bir psikolojik derinliğe sürüklüyor. Caspary, dönemin noir eserlerinden farklı olarak kadını pasif bir kurban olmaktan çıkarıp, bağımsızlığı ve gizemiyle hikayenin asıl öznesi haline getiriyor. Farklı karakterlerin bakış açısıyla ilerleyen anlatım tekniği, gerçeğin ne kadar öznel olabileceğini kanıtlarken; idealize edilen bir imgenin, gerçek bir insandan ne kadar farklı olduğunu tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Polisiye kurgusunu, insan ruhunun en kuytu köşelerine sızmak için bir araç olarak kullanan, her satırı zekice işlenmiş bir kara klasik.