Yirminci yüzyılın başları, insanlık tarihinin en garip ve çelişkili dönemlerinden birine ev sahipliği yapıyordu. Tüm dünya, iki ayrı düşüncenin şekillendirdiği olağanüstü savaş teknolojileriyle yeni bir çağın eşiğinde durmuştu. Avrupa’nın ihtişamlı imparatorlukları—Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı—kendilerine “Clanker” yani Dişliler adını veriyordu. Onların savaş meydanlarını titreten gücü, etten ve kemikten değil, çelikten ve buhardandı.
Bu mekanik imparatorlukların mühendislik harikaları, tek kişilik koşucu araçlardan sekiz bacaklı kara savaş gemilerine, yüzebilen ve denizaltı gibi dalabilen devasa yengeç tanklara kadar uzanıyordu. İnsanı hem büyüleyen hem de dehşete düşüren bu makineler, modern çağın tanrıları gibi gökyüzünü ve yeryüzünü hüküm altına almıştı.
Öte yanda, Darwin’in fikirlerinin uç noktaya taşındığı bir başka dünya duruyordu: İngiltere, Fransa ve Rusya önderliğindeki “Darwinists”, yani Darwinciler. Onlar, bilimi çeliğin ve buharın değil, canlı dokunun hizmetine vermişti. Genetik mühendisliğin sınırlarını zorlayarak yaratılmış Beasties, ya da “Canavarcıklar”, savaşın yeni yüzüydü: hidrojenle şişip uçan balina zeplinler, düşman gemilerini pençeleriyle yutan dev kalamarlar, göğe adam taşıyan deniz anaları ve zekâsıyla hesap yapan sincap benzeri yaratıklar...
İki dünyanın, buharlı çarklar ile kıpırdayan kasların savaşı içinde, kaderin ipleri iki gencin ellerinde düğümleniyordu: Avusturya Arşidükü Franz Ferdinand’ın suikaste uğramasının ardından yaverleri Alek ve Volger tarafından kaçırılan genç prens Aleksandar ve cinsiyetini saklayarak İngiliz Hava Kuvvetleri’ne katılan cesur Deryn Sharp, yani Dylan.
Yolları, Alp Dağları’nın buz gibi zirvelerinde kesişti. Deryn’in içinde görev yaptığı, bir balinanın bedeninden dönüştürülmüş olan uçan İngiliz