Mavi buçuk... Bir yaz akşamı serinliğinde, daldan koparılan kiraz lezzetinde, cıvıl cıvıl bir gençlik romanının hamuruna biraz ihanet, bolca gizem ve bir miktarda kıskançlık eklenmiş.
Olayların örgüsü ve finali sebebi ile Truman Show filmine benzettim. Kitabın bence en ilginç özelliği aşk romanı gibi başlayıp, polisiye gibi devam edip, trajikomik sürpriz bir son ile bitmesiydi. Gerek olayların akışı gerekse yalın anlatımı ile okuyucuyu sıkmıyor, elinize almanız ile bitirmeniz bir oluyor. Yalın anlatımının yanında betimlemeleri oldukça güçlüydü. Hem görsel hem de duyusal tasvirler sayesinde, hayal dünyanızın kapıları sonuna kadar açılıyor.
Kitabı alıp okumayı düşünenleri incelememizin bu kısmında uğurluyoruz.
-spoiler-
İlk sayfalarda Kenan’ın Tuğçe’ye karşı besleyip büyüttüğü ve karşılığının olup olmadığını dahi bilmediği hislere tanık oluyoruz. Duygularını açıklamak için edindiği her fırsatı kaçırmasıyla okuyucuyu biraz delirttiğini itiraf edelim. Nihayetinde Tuğçe de başka birisi ile görüşmeye başladığını ilan ediyor ve Kenan için kabus dolu günler başlıyor. Buraya kadar olan kısmı yaz dizilerinden bir bölüm gibi..
Ancak yavaş yavaş esrarengiz olaylar romanın sayfalarına sızmaya başlıyor. Bu kadarı da tesadüf olamaz artık dediğiniz anda zaten tesadüf olmadığını anlıyoruz. Maden işçilerinin ölümü, tren kazası, kafenin patlaması... derken Kenan acı gerçekle yüzleşiyor. Ancak esas ilginç olan gerçekte tüm bu gerçeklerin gerçek olmamasıydı. Ne demek bu? Yani Kenan ve ailesi bir nevi tiyatronun içinde hapsedilmiş ve ancak kendisine gösterildiği kadarını bilen kurbanlardı. Aslında ne cinayet vardı, ne kaza ne de patlama... Hatta Derya’nın Kenan’a aşkı, Tuğçe’nin sevgilisi... Bunlarda tiyatronun bir parçasıydı. Peki neydi Kenan’ı bu oyunun içine atan sebep? Çocukluğunu