Aşk deniz çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir. Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar. Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir. (Mesnevi)
Bir gece aşka; “Sahi sen kimsin?” diye sordum.
O: “Ben ebedi hayatım; devam eden mutlu hayatım.” dedi.
Bu aşk uğruna yıllarca döndü ve döndürdü aşk erbaplarını. Seması arzı deldi geçti ulviyetiyle. Gönüllerin ak olmasına işareten beyazın temsilcisi oldu hilkatiyle. Aşk dedi, hu dedi, hay dedi ve gönüllere diriliş nefhası üfledi tılsımlı nefesiyle. Mevlana’ydı o. Mevla’nın adıyla yüreğindeki sızının dışavurumu olan “Ay” kelimesinin birleşmiş haliydi. Ya da ismin aşk da, meşk de yitirilişiydi.
Sarığım, cübbem, başım / Üçü de on para etmez / Benim ismimi cihanda / İşitmedin mi sen? / Ben kimse değilim / Ben yokluğum. ( Divan-ı Kebir ) diyerek varlığın yoklukta, yokluğun da varlıkta kaybolabileceğini gösterdi hayatıyla. 13. yüzyılda karanlık gecenin sabahına bir ışık oldu. Güneşten önce doğdu dünyaya. Herkes onun aydınlığıyla açtı gözlerini. Belh, Mevlana’nın ayrılık sancısı çekerek dünyaya gelişine şahit oldu. Kısık iniltilerine kilitlendi hakikate açık kulaklar. O günden sonra Mevlana üç evrede geçirdi hayatını.
Hamdım, Piştim, Yandım Elhamdulillah…
Mevlana babası Bahaeddin Veled’in yanında hamlık devresini geçirir. Öyle ki, babası da devrin büyük âlimlerinin başında geldiği için “Sultanül Ulema” unvanını almış bir zattır. Böyle bir babanın kucağına doğar ve terbiyesinde yetişir. Sonradan yaşayacağı harikulade güzelliklere hazır olabilmesi için bu dönem bir provadır aslında. Gönlü aşka hazırlamak, yokluğa münhazır hale getirmek evvela babaya düşmüştür.
Takvimler 1244’ü göstermektedir. Ve Şemseddin Tebrizi Hz. hamlıktan pişmeye kadar yol kat etmiş Mevlana’yı yakmaya, kavurmaya gelmiştir. Ardı sıra lavları