Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu 1919 yılında Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışıyla başlatıp, 1923 yılında resmi ilanla nihayete erdirmek üzerine kurulu kabul, bugün daha çok eleştirilebilir olmuştur. Milli Mücadele'nin 1. Dünya Savaşı'nın devamı olduğu ve sürecin bir kopma ve sıfırdan-yeniden başlamadan ziyade devamlılık üzerine inşa edildiği, bugün yapılan araştırmalarla birlikte ortaya çıkmaktadır. Nevi şahsına münhasır bir Milli Mücadele süreci ve bunun sonucunda kurulan modern bir Cumhuriyet elbet kabul görür ve anlaması zahmetsiz bir olgudur. İkinci kabule göre ise okuma yapma, bu okumaları ötekilerle ilintilendirme, süreci devam eden olayların parçası olarak ikame etme ve emek vermeyi içerir. Bu, aynı zamanda "resmi tarihin varsayımlarına" da meydan okuma yahut karşı çıkmayı içerir. "Resmi tarih kabulü", her şeyi düz çizgi içerisinde, belirli olay ve kişiler etrafında yaşanmış ve bitmiş olarak kabule dayanıyor. "Öyle olması gerekiyordu ve öyle oldu" savunması da bu düşüncenin devamıdır.
Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in ilanını takip eden dönemde, özellikle 1924 yılı ve Lozan Muahedesi'nin imzası öncesi ve sonrası düşüncelerde farklılık ve kopmalar meydana gelmiştir. Burada tartışmanın iki farklı yorumu kısaca şöyle izah edilebilir:
1- Mustafa Kemal, Lozan sonrasındaki dönüşüm ve değişim sürecini en başından itibaren kafasında tasarlamıştı ve bu tasarıyı hayata geçirmek üzere zaman bekliyordu. Milli Mücadele'nin gösterilen yüzü ve inanılan ilkeleri, burada asıl düşünceyi ve ulaşılmak istenen nihai noktayı içermiyor ve işaret etmiyordu. Fırsatını bulduğu ilk anda tasfiyelere başladı, tek adam olarak mutlak hakimiyetini sağladı ve din (İslam) paranteze alındı; kurucu fikirler dışarıdan (Batı'dan) alınarak içeriye aktarıldı. Bunun sağlanmasında Takrir-i Sükûn ve