İnsanoğlunu ayakta tutan, uğruna savaş verdiği ilkeleri ve bu ilkelerinden edinmiş olduğu birikimdir. Yaşam savaşı, her canlı için rahme düştüğü ilk andan itibaren, hayat sürdürüp sürdürememe ilişkisiyle başlar, en nihayetinde doğumla birlikte ilk savaş kazanılır. Sonrası için vücuda gelen yetkinlikler ve bulunulan ortam nezdinde ilerlemeler sağlanır, hayat biçimlenir ve ne olmamız konusunda bizlere bazı şeyler sunar… ancak, pek çokları için bundan berisi yersiz, gereksizdir; çünkü pek çokları hayatı kaale almazlar, umursamazlar. Olduğumuz yerde, on binlerce kilometre ötedeki insanların dahi iyi-kötü bir payı olduğu hesabını katmazsak, bütün olup bitenin gördüğümüzle sınırlı kalmasını ve ileri bakış açımızın ne denli körelebileceğinin acil ikâzını verir. Bilakis, hayat, bir bütündür; tıpkı bir vücudun parçasının eksikliğinde, diğer organların bu yükü kaldırmakta zorlanacağı, bu yüzden bir ve beraber olunması gerektirdiği gibi. Ancak bizler, tüm olup biteni iyi-kötü ayrımı yapmaksızın, oportünist bir hal ile ele aldığımızda, kendimiz ve eş-dostumuz lehinde bir muhasebeyle, önümüze sunulmuş bir takım nefret ideolojisi besleyen simsarların ‘’yapay eşitsizlikler’’ olarak tanımlanan yahut adaletsizlik olarak nitelendirilen yanlışları çukurunda, iblislere gıpta ettirecek bir ayrımla hayatımızı süreriz. Pek âlâ, insanların haleti ruhiyesini sıkan ve onu çareler içerisinde çaresiz bırakan da şüphesiz, insanoğlunun yapay zorsunmaları, ellerinde olan dünyevî nimetleri işine geldiği gibi har vurup harman savurmasıdır.