Bilinmezliğin kapısını aralama çabası: ÖLÜM FELSEFESİ
Neredeyse bir yıldır bulup okumak için uğraşıyordum. Ancak nicedir hayatım, ruhum ve aklım gibi darmadağın olan kitaplığımda bulabilmek nasip olmadı bir türlü. Nihayet geçen gün kitaplarımı toplarken rastladım yitiğime: Senail Özkan Hoca’nın “Ölüm Felsefesi” adlı kitabı.
Yaş ilerledikçe yaklaşmakta olan "sessiz gemi" varlığını daha da hissettiriyor. Öldürülemeyen gerçeğimiz ölümün ne olduğunu bilemediğimiz gibi onunla ne zaman ve nasıl karşılaşacağımızı da bilemiyoruz. Bu bilinmezlik, korku ve merak hislerini diri tutuyor.
Öldüremediğimiz gerçeğimizdir ölüm. Ona doğru koşsak da ya da ondan ölümüne kaçsak da kurtulamayacağız kendisinden. Çünkü bu ölümlü dünyadan tek çıkış yolu, sonsuzluğa açılan yegâne kapıdır ölüm. Çok korkuyoruz ama ölümüne merak ediyoruz. Dahası ölüm tecrübesine sahip olanların hiçbirisi ulaşılabilir değil. Milyarlarca evlâdını feda etmesine rağmen insanlık bunlardan bir tekinin bile ölüm tecrübesinden yararlanamıyor. “Ölümüne merak” bu taraftakilere “ölümü yaşamışlık” da ötedekilerin hissesine düştü.
“Ölüm Felsefesi” Senail hocanın vaat ettiği bir serinin ilk kitabı. Kitabın, birkaç hüzünlü olay nedeniyle “inkıtaaya uğramış” bir sürecin ürünü olduğu anlaşılıyor. Kesintili ve sancılı bir süreçten geçmek, serinin diğer iki eserinin de (“Felsefecilere Göre Ölüm”, “İslam’da Ölüm”) kaderi olacak gibi gözüküyor. Böyle olması belki daha iyi… Kim bilir hoca, bu özümseyerek ilerleme sayesinde kelimeden giysilere, ruhunun çoşkun duyuşları ve zihninin keskin kavrayışlarından fışkıran nice sayısız anlamlar sığdıracaktır.
Bir bilge ve insan-ı kâmil olduğu hâlde “çok ünlü olmayışı”, Senail hocayı gösterişsiz ve fakat muhteşem bir kişilik yapmaya yetiyor. İçinde deryalar barındıran bu mütevazi ârif ve