Osmanlı'nın Direnişi (Batı Emperyalizmine Karşı)

·
Okunma
·
Beğeni
·
61
Gösterim
Adı:
Osmanlı'nın Direnişi
Alt başlık:
Batı Emperyalizmine Karşı
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
216
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753559461
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İz Yayıncılık
Batının hunharca kabaran emperyalist duyguları 20. yüzyılın başından itibaren Doğu/İslâm milletleri için intikama dönüşmüştür. Ne zaman ki batıda "Şark'a hücum!" (Drang nach Osten!) sesleri yükselmiş, işte o an "Doğu'nun İsyanı" başlamıştır. Bu kitap, Osmanlı devleti nezdinde, yok edilmek istenen bir medeniyetin, emperyalistlere karşı direnişini anlatmaktadır. "Doğunun İsyanı" adıyla ilk kez neşredildiği dönemde büyük ses getirmiş olan bu kitap, muhtevasını daha iyi yansıttığını düşündüğümüz Osmanlı'nın Direnişi adıyla yeniden okurlarıyla buluşmakta. Eser dikkatlice okunduğunda görülecektir ki, Osmanlı'yı yok etmek, İslâm milletini ortadan kaldırmak isteyen zihniyet sadece Batı'da yoktur; onların içeride uzantıları sinsi bir şekilde faaliyettedir ve bu hareketlilikleri el'an da devam halindedir.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Bağımlılık, askeri ve mülki vesayet Avrupalının eline geçen bir ülkede, altmış yıl geçtikten sonra Tanzimat'ın ilerisine gidil miş, Meşrutiyet'e varılmıştı... Yalnız bu devrede bütçe, iktisadi program, üretimi arttırma ve sanayii geliştirme yönünden ilk baş vurulacak yer, tokadı yediği yere müracaattan başka çare yok gibi idi...

1908Terde Osmanlı Devleti'nin maliyesini düzeltmek için Fransa'dan bir mütehassıs istendi. Fransa hükümeti “Loran” adlı bir maliyeciyi yolladı. Gelen adam Maliye Nazırı (dönme) Cavit Bey'le geçinemedi. Ve Paris'e döndü. Ardından Fransa Hükümetine bir rapor sundu. “Hasta Adam” için raporunda şu cümleler geçiyordu:

“Türkiye maliyesinde ne bir intizam ve ne de doğru dürrüst bir hesap vardır. Meclis-i Mebusan'a takdim edilen bütçe de kâğıt üzerindedir. Yapılanların hepsi yanlıştır. Devlet-i Aliye'de doğru hesap tutan Duyün-i Umumiye'den başka bir idare yoktur.”

Duyün-i Umumiyenin hesablarını sağlam tutması, işinin ehli kişilerin elinde olmasından çok, batılıların verdiği paraların hesap-kitap işini sağlama almak, borç yekünunun ucunu kaybetmemek ve faiz-seviyesini tesbit etmek için sermaye sahiblerinin kendi adamlarından bulunmasındandır. Çünkü bu devrelerde ve daha sonra gelen hükümetlerde mali hayatı kontrol ve düzenleme devamlı yabancı uzmanların elinde idi...
İçte ticari hayatı elinde bulunduran Rum, Yahudi ve Ermeni vatandaşların Avrupadaki akrabaları, devlet merkezine geldiklerinde hiçbir güçlükle karşılaşmıyor, hatta mali ve ticari hayatın içteki azınlık mensubu bankerlerin eliyle düzeltilmesini istiyorlardı... |
İstibdât devrini arkada bırakanlar bayram etmişti. Meşrutiyeti ilân etmenin sevincini yaşadılar... Eşitliğin en “görkemlisi” ni ve hürriyetin en “çağdaşı” nı getirdiklerini söyleyerek “asri” leştiler...

Fakat sonunda, şu İngiliz'in dediği çıktı:

“... 1908'de Abdülhamid'in istibdâdını yıkan Genç Türkler, Meşrutiyeti ilân etmişler, bu sayede eşit olmuşlardı. Bunu takiben de Genç Türkler, imparatorluğu Türkleştirmeye başladılar. Netice bir felâketti. Büyük devletler ganimet için ellerini uzatmışlardı. (...) Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Hıristiyanlar Türk olmayı kabul etmediler. Buna karşı Türkler, vücutlarındaki bu kanseri kesip atmak istediler...”

Bu teşhis doğrudur. Çünkü bünyede yer alan kanser mikrobunu temizleyip atacak, bünyeyi kurtaracak gerekli laboratuvarlar mevcut değildi...

Genç Türkleri bünyedeki bu kanser mikrobu azınlıklarla birlikte yiyip bitirmiştir...
"... İstanbul Kadısı... Padişahın yüce buyruğu ulaşınca bilinmeli ki Yüce Hilâfet Makamı İstanbul'da bulunan iskelelere ve sair yerlerde olan at hammalları kullandıkları atlarına cuma günü sabahtan akşama dek ve sair günlerde de ikindiden sonra yük yüklemeyip hayvanları dinlendirmeleri eski alışkanlıklardan iken, lâkin az bir zamandan beri at hamalları ham cimriliklerinden dolayı eski alışkanlığı terk ve yasaklandıkları vakitlerde de kullanarak hayvanlara eziyet ettiklerinden başka hamal sınıfı müslümanların cuma günü, cuma namazını kılmamalarına sebeb olmasıyla haftada bir cuma günü ve diğer günlerde de ikindiden sonra hayvanlara yük yüklemeyip, (hayvanları) çalıştırmaktan men olundukları kendilerine (bildirmek) ve hayvanlara hizmet etmek dinî işlerden olduğundan bugünden sonra at hamalları, atlarını eskiden olduğu gibi cuma günü sabahtan akşama dek ve diğer günlerde ikindiden sonra çalıştırmayıp yük yüklememek üzere adı geçen sınıfa tenbîh ve tekit için şanı yüce bir işi ihsan etmek doğru olduğundan, senki... fazileti çoğaltılan Lütfullah'sın ilâm edilen ilâm gereği hareket etmek için fermanım çıkmıştır.”
"Buyurdum ki;
"Şerefli hükmüm ulaştığında bu meselede açıklandığı gibi sadır olan emir ve ilâm gereği amel ve hareket edip, aykırı olacak herhangi bir şekilde ruhsat ve izin göstermeyesin. Böylece bilesin. Alamet-i şerife itimat kılasın... 29 Rebiulaher 1155 (4 Temmuz 1742)"

Ayrıca, at hamallarının hayvanlara gereğinden fazla yük yüklememeleri ve yüklerini boşalttıktan sonra, asla binmemeleri ve yük alma yerine gelene kadar semerleri üzerine kaim çiviler taktırıp hayvanın başka yük yüklenmeye uğramaması için, yine 18 Ekim 1731 de bir başka ferman çıkartılmıştır.
Bu devri kapatmak, çağdaş (!) bir özelliğe kavuşmak için baş vurmadıkları çare kalmamıştı. Öyle ki, azınlık mensubu, mezheb hürriyetine kavuşmuş, devletin her kademesinde görev alabilmiş ve gerekli itibarı görmüş bulunan ve fakat isyan, kıtal ve toplu kıyama varan hareketleri görülen Rum ve Ermeni gürühu ile de bu yeni ilericiler birliği esas gaye bilmişler, hedef, strateji ve mücadele yollarını müştereken çizmişlerdi.. İçerde kilise, sinagog ve havralar birer fesat yuvası, dışarıda ise Yahudilerin çağdaş bankerleri ve kapitalistlerinin desteği ile toplantılar, anlaşmalarla tecavüzlerde bulunmaktan geri durmazlardı... Bunları da iftihar vesilesi görerek, anlatıyorlardı:

“1312 (1896)'de Ermeni isyanı ortaya çıktığı zaman Ermeni kardeşlerimizin hürriyet fikri için çalıştıklarını Avrupada bulunan Cemiyet-i Osmaniye anlamıştı. Cemiyetin ileri gelenleri (reisleri) ile görüşüldü. Bir birlik sağlanmasına çalışıldı.”

İttihatçı yüzbaşı, öyle ileri gitmişti ki, sanki ülke, Hıristiyanlarınmış gibi, onlardan yana bir hürriyet ve eşitlik hakkı peşinden koşulduğunu gösterme gayretine düşüyordu... Bu hareketler, bu ortak çalışmalar geçmiş asırların ihmalinin bir neticesi idi... Çünkü yetişenler, devamlı olarak Avrupaya hay“ran ve uşak ruhlu bir cemiyet ve idare tarzının kurmayları idi...

Çoğunun ailevi temeli de, dönme ve karışık bir neseb ortaya koyuyordu... Ayrıca, müslümanlığa karşı her şeyi, ondan ürkerek, yaşadığı toprakları ayakta tutan ruhu unutarak, yabancıdan bekliyorlardı...
Yüksek okullar dizginlendiği, ayrılık tohumlarının yeşermesine engel olucu tedbirler alınmış olduğu bir zamanda, onlarca tek hedef, okşanıp elde edilecek tek sınıf askeri zabitlerdi. Onlarla ilgili ortak ihtilâlci plânları da şöyle yürüyordu:

“... Askerler elde edilmedikçe bütün teşebbüslerin sonuçsuz kalacağı meydana çıktı. Şunu da ilâve edelim ki (...) Ermeni ve Bulgar komitelerinin hareket tarzlarını tetkik ile bir birlik sağlanması ile, birlikte çalışılması da kararlaştırıldı. Ve hatta, Ermeni kardeşlerimizin iç ve dış cemiyetleri de bu hususta en fazla ileri gidenlerdi. Osmanlı ittihadımızın kurulması Hıristiyanlara ne kadar mutluluklar sağlayacaktı. İşte bunu ilk önce Ermeni kardeşlerimiz takdir etti.”

Askerlerin arasına fitne sokmak, onları esas vazifeleri olan savaştan uzak tutmak, böylece de harb kabiliyetini kaybettirmek yönünden bu birlik, bu ihtilâlci hareket, ne acıdır ki Devletin başında bulunan Sultan'a karşı Ermeni suikasdını ve Adana'daki Ermenilerin müslüman katliamını meşru sayıyordu...
Birinci Meşrutiyetin ilânı ve ilk meclisin feshi gayesi de bu tehlikenin ilk belirtilerini ortaya koymasından ileri gelmiştir. Fakat bunun böyle olduğunu anlayabilmek için milletin ve devletin başına ayan-beyan bir musibetin gelmesi iktiza ediyordu... Bu da olmuş, amma gaye ileriye gitmek, geriye bakmamak olduğu için, her yerde görülenin bir benzeri olarak, devletin battığı çamurdan çıkmasının tedbirleri araştırılmıyordu... Atılan adımların ve icra mevkiine konan hatalı imtiyazların ne tür bir boşluk ve manevi buhran doğurduğunu, ancak Balkan Savaşı ile anlamış, çağın bir kâbüs gibi üzerimize çökmesini fark eder gibi olmuşlardı:

“Cihad ve şehadet suretiyle İslâm dininin ordumuza kazandırdığı manevi yardım eşsizdir. Fakat Hıristiyan ve Musevilerin ordumuza kabulü, bu dini yardımdan lüzumu derecesinde istifadeye engel olmuştur. En buhranlı zamanlarda askerin dini gayretlerini heyecana getirecek sebat ve fedakarlık göstermelerini temin etmek mümkün iken Müslüman askerler arasında Hıristiyan ve Musevilerin varlığı buna mâni olmuştur. Düşmanlarımızın askerlerini heyecanlandırma ve teşvik için seferberlikte adetâ XX. asrın Ehl-i Salib — HaçlıSeferi açılmışcasına bildiriler neşr etmeleri, bizim, müslüman olmayan askerleri İslâm mücahidleri arasına sokmamıza karşı ne acı, ne kadar ibret vericidir.”
Devlet siyaseti içinde, idareci kadro, asker ve ilmiye mensubları ayrı ayrı hislerin tesirinde, İslâmın istediği birlikten yoksun bir halde zorla ikinci merhaleye, yani meşruti idareye girdi.
Mali hayat kötü, dış siyaset dengesiz ve içte ise yiyici bir sınıf türemiş, İstanbul'un ve diğer büyük şehirlerin eğlence yerlerinde, olmazsa konaklarında yiyip-içmekle, eğlenip gönülleri hoşnut kılmakla ömür sürüyordu...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Osmanlı'nın Direnişi
Alt başlık:
Batı Emperyalizmine Karşı
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
216
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753559461
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İz Yayıncılık
Batının hunharca kabaran emperyalist duyguları 20. yüzyılın başından itibaren Doğu/İslâm milletleri için intikama dönüşmüştür. Ne zaman ki batıda "Şark'a hücum!" (Drang nach Osten!) sesleri yükselmiş, işte o an "Doğu'nun İsyanı" başlamıştır. Bu kitap, Osmanlı devleti nezdinde, yok edilmek istenen bir medeniyetin, emperyalistlere karşı direnişini anlatmaktadır. "Doğunun İsyanı" adıyla ilk kez neşredildiği dönemde büyük ses getirmiş olan bu kitap, muhtevasını daha iyi yansıttığını düşündüğümüz Osmanlı'nın Direnişi adıyla yeniden okurlarıyla buluşmakta. Eser dikkatlice okunduğunda görülecektir ki, Osmanlı'yı yok etmek, İslâm milletini ortadan kaldırmak isteyen zihniyet sadece Batı'da yoktur; onların içeride uzantıları sinsi bir şekilde faaliyettedir ve bu hareketlilikleri el'an da devam halindedir.

Kitabı okuyanlar 5 okur

  • Murat Erduran
  • Sadullah BAKIRTAŞ
  • Sinan sürmeli
  • orhan ergin
  • ihtiyar

Kitap istatistikleri