·
Okunma
·
Beğeni
·
40
Gösterim
Adı:
Serazat
Baskı tarihi:
2017
Sayfa sayısı:
122
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059556552
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Hece Yayınları
“Çocukluğumun evi deyince ilkin boncuk otu gelir aklıma. Pembe, mavi, beyaz; bahçe toprağının üstünde örtü gibi. Küçük küçük leylak kümeleri sonra… Bahçemizi çepeçevre saran yüksek duvarlar; yarısına mor salkım, yarısına çit sarmaşığı tırmanmış. Biri döker çiçeğini diğeri açar. Babam çok meraklıydı bahçe işlerine. Evin girişine üç sıra sümbül ekmişti karşılıklı. Nasıl bir koku nasıl bir renk anlatamam. Arka bahçede ağaçlarımız vardı. Ihlamur, meşe, karadut… Bir kuş sesi gelirdi o ağaçlardan, cıvıl cıvıl, insan konuştuğu şeyi unuturdu. Şimdi bir apartman katında yaşamaya razı geldiğime şaşıyorum bazen, bazen de bir zamanlar böyle güzel bir evde yaşamış olduğuma.”



(Tanıtım Bülteninden)
122 syf.
·6/10
Serazatın Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğü’ne göre iki anlamı var. Biri serbest, diğeri ise tasasız demek. Safiye Gölbaşı’nın ilk kitabı olan Serazat’taki hikâyeler bu manalardan bir hayli uzak: Çoğu hikâye fazlasıyla melankolik. Ama kitap başlığının hikâyelere değil de yazara nispetle belirlendiğini söylersek isimlendirme anlamlanıyor. Yazmak, yaşanmışlıklardan ya da yaşanabileceklerden karakterler kurgulamak, onları konuşturmak; sıkışıp kaldığımız şu dünyada bize eşi benzeri görülemeyecek bir serbesti kazandırıyor. Yazarın bu serbesti kapsamında içine girip çıktığı hikâyeler de çoğunlukla iyi ki bu hayali yaşantı gezintisini yapmış dedirtiyor. Ama, keşke daha sıkı bir eleme yapılsaymış diyorum. Çünkü kötü hikâyeler arasında parlayan incilere haksızlık edilmiş.

Yüz yirmi bir sayfalık kitaba on dokuz öykü sığdırılmış olmasının sebebi hikâyelerin -biri hariç- çoğunlukla birkaç sayfadan ibaret olması. Yazı boyunca göstereceğimiz üzere bu olumlu bir özellik olarak karşımıza çıkacak. Kitap “Nevski Bulvarı’ndan Notlar” isimli bir hikâyeyle açılıyor. Açıkçası o kadar şaşırtıcı ve beklentileri yükselten bir hikâye ki bu, kitabın gerisi için okuru fazlasıyla heyecanlandırıyor. Her ne kadar bu açıdan bu hikâyenin kitabın başına yerleştirilmesi mantıklı olsa da, sonra gelen hikâyelerle arada bir uyumsuzluk olduğunu söylemeliyim. Şöyle ki, diğer hikâyeler bu hikâyenin yanında fazlasıyla cılız kalıyor. İlla ki olumsuz bir mana kastetmiyorum cılız diyerek; ama kitabın ilk hikâyesinde okura sunulan izlenim tersine dönüyor. Bir anda kendinizi fazlasıyla sade ve bir ya da birkaç imgenin etrafında dönen hikâyeciklerin arasında buluyorsunuz.

Ara ara bizi yoklayan hikâyecikleri de dahil ederek yazarın temelde dört çeşit hikâye kaleme aldığını görüyoruz. İlk çeşit hikâyeler sembolizme ağırlık veren ve ağırlıklı olarak melankolik hikâyeler. Hikâyecik derken çoğunlukla bu sınıftakileri kastediyorum. Bu hikâyeleri beğenip beğenmeme durumu biraz piyango gibi açıkçası. Eğer hikâyedeki semboller size dokunuyorsa çok güzel, yoksa biraz unutulabilir nitelikte. Bunda hikâyelerin pek uzun olmamasının ve karakterlerin birbirlerine benzerliğinin payı büyük. Ben Gökkuşağı İspinozu ve Serazat hikâyelerini beğenmedim; ama Susku ve Onun Varamadığım Yanı’nı beğendim. Belki siz tam tersini düşüneceksiniz. Galiba burada asıl mesele yazarın duru bir anlatıma çabalarken iz bırakmayan bir hikâye kurması. Bu noktada kitaba dahil edilecek hikâyelerin daha sıkı bir elemeden geçirilmesi faydalı olabilirdi. Buradaki sorun, Emin Gürdamur’un Atları Uçuruma Sürmek’teki karamsar ve sembolik hikâyelerinin birbirine benzemeleri sebebiyle birbirine karışmaları sorunuyla çok benzeşiyor.

Kitaptaki ikinci çeşit hikâyeler ise günümüz toplumsal sorunlarıyla alakalı. Bu hikâyelerin kayda değer bulduğum kısmı anlatılan hikâyelerin hazinliğine rağmen yazarın bununla yetinmemesi ve karakterlerin iç dünyalarına dair güzel bakışlar sunması. Kimi zaman bu bakışları fazla buldum mu, yazar araya girmiş gibi mi olmuş, hikâyenin akışı bozulmuş mu? Biraz. Yine de bu çok büyük bir sorun değil. Bu hikâyeler arasında da Yalnız Bir Çocuk Yabancı ve Hicrî hikâyeleri gönlüme dokunanlardan.

Kitaptaki üçüncü çeşit hikâyeleri ise evlilik ve aile kategorisi altında topluyorum. Kimi gelin-kaynana ilişkisine, kimi evde kalmışlığa, kimi karı-koca ilişkilerine, kimi boşanmaya eğilen hikâyeleri samimi buldum genel olarak. Samimiyeti destekleyen en büyük etken abartısız anlatımlar. Duygusallık açısından güzel bir denge tutturulduğu kanaatindeyim. Yine de karakterlerin biraz daha derinliği olsun istiyor insan. Genelde karakterlerin iç dünyalarına olay örgüsü üzerinden ulaşıyoruz; ama insan karakteri tahliller üzerinden de okumak istiyor. Tabii bu noktada kitabın en uzun hikâyesi olan ve kitapta kayda değer bir yer tutan Medcezir Günlüğü isimli hikâyeye ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Bu hikâyede yazar psikolojik terapi seansları eşliğinde ilmek ilmek bir karakter örmek istemiş. Terapi sürecindeki çatışmalarla karakterini okurunun önünde şekillendirmiş. Buraya kadar fena değil. Ancak hikâyenin uzunluğu beklentiyi yükseltmişken yazarın çok basit bir çözümle hikâyeyi noktalaması hikâyeyi adeta yerle bir ediyor. Bu noktaya kadar kitaptan çok memnun ilerlemişken, bu hikâye ile beraber kitaba bakışım olumsuz anlamda değişti. Bu noktada yazarın kitap boyunca kısa hikâyelere yer vermesinin isabetli bir karar olduğunu düşünür oldum.

Son çeşit hikâyeleri ise “eğlenceli” adlı bir kategoride topladım. Bu kategoriye dahil ettiğim Boş Sandalye Egzersizi, Nev Bir Zat ve Gelinin Düğünü diğer hikâyelere kıyasla daha neşeli anlatıcılara sahipler. Özellikle de Nev Bir Zat’taki aksi anlatıcıyı sevdim. “… derler. Ben demem.” kalıbındaki cümleler hem karaktere hem de hikâyeye ayırıcı bir özellik katıyor. Aynı zamanda bu hikâyeler bir bakıma yazarın eserin geneline sinen melankoliden sıyrılmasının iyi bir fikir olabileceğine dair ipuçları da barındırıyor. Kitap bu açıdan Akif Hasan Kaya’nın Islak Kibritler’i ile paralellik gösteriyor. Orada da fazlasıyla melankolik hikâyelerin arasında parlayan eğlenceli hikâyeler vardı. Serazat’ın artısı ise, Islak Kibritler’dekinden daha fazla çeşitlilik sunabilmesi.

Özetleyecek olursak, Serazat’ın iyi hikâyeler barındıran ama iyi bir editoryal süreçten geçmemiş bir ilk kitap olduğunu düşünüyorum. Yazarın gözlem yeteneği hikâyeleri hem gerçekçilik hem de etkileyicilik açısından çok iyi beslemiş. Sembolik anlatılarda da ümit vaat eden hikâyelere yer verilmiş; ama belirttiğimiz gibi bu hikâyeler kimi zaman fazlasıyla cılız kalıyor. Ayrıca olaylar üzerinden işaret edilerek derinleştirilen karakterlerden ziyade tahlillerle derinleştirilen karakterlere ihtiyaç var. Bu sayede hikâyeler bizi daha da çevreleyecek ve içine çekecek. Yazarın hâlâ yeni hikâyeler yayımladığını gördüm. Her ne kadar bunları okumamış olsam da, yazarın muhtemel yeni kitap dosyasında çok daha seçici davranması gerektiğini belirtmem gerek. Derli toplu bir seçki ile yazarın çok daha iyi bir eser ortaya koyma potansiyeli hayli yüksek.
122 syf.
·49 günde·Beğendi·7/10
Küçük öykülerden oluşan kitap postmodern özelliktedir.. Okurken kendinize göre yorumlayacaksınız Serazat’ı.. Fakat aklınızı yoklamayı gerektiren güzel bir kitap..
Derler ki... Aman ne derlerse desinler. Ben demem, ben içime çeke çeke mis gibi yaşarım hayatımı.
Safiye Gölbaşı
Sayfa 46 - Hece
Aslolan kelimeler değil duygulardır ve onlar hangi dille dile gelirse gelsin değişmezler..
Safiye Gölbaşı
Sayfa 39 - Hece
Saçların ne kadar da uzun. Senin de ellerin... nasıl desem. Tek ihtiyacımız yeni bir isim belki de . Mesela Dilbeste
Safiye Gölbaşı
Sayfa 21 - Hece
Gözlerim şeffaf ellerini arıyor. Bulunca korkum geçiyor. Eller gözler gibi değil çünkü. Eller konuşmaz. Ya da öyle kısık sesle konuşurlar ki üzerlerinde gezinen bir bakış çok çabuk kısar ellerin derinlerden gelen sesini
Safiye Gölbaşı
Sayfa 25 - Hece
Bir gün anneannesinin evine gitmek istediğini unutacak ama gidememenin nasıl bir şey olduğunu hiç unutmayacak. Öyle ki gidebiliyorken dahi gidemeyeceğini sanıp kalmak istemediği yerlerde kalacak. Yapabiliyorken yapamayacağını sanıp yapmak istediklerini yapamayacak. Söyleyebilecekken söyleyemeyeceğini sanıp susacak.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Serazat
Baskı tarihi:
2017
Sayfa sayısı:
122
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786059556552
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Hece Yayınları
“Çocukluğumun evi deyince ilkin boncuk otu gelir aklıma. Pembe, mavi, beyaz; bahçe toprağının üstünde örtü gibi. Küçük küçük leylak kümeleri sonra… Bahçemizi çepeçevre saran yüksek duvarlar; yarısına mor salkım, yarısına çit sarmaşığı tırmanmış. Biri döker çiçeğini diğeri açar. Babam çok meraklıydı bahçe işlerine. Evin girişine üç sıra sümbül ekmişti karşılıklı. Nasıl bir koku nasıl bir renk anlatamam. Arka bahçede ağaçlarımız vardı. Ihlamur, meşe, karadut… Bir kuş sesi gelirdi o ağaçlardan, cıvıl cıvıl, insan konuştuğu şeyi unuturdu. Şimdi bir apartman katında yaşamaya razı geldiğime şaşıyorum bazen, bazen de bir zamanlar böyle güzel bir evde yaşamış olduğuma.”



(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 5 okur

  • Metin Kılıç
  • Hatice Kübra Kısa
  • Hakan Osman Çaldağ
  • Ahmet Giray Kütük
  • Hazan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%20 (1)
7
%20 (1)
6
%40 (2)
5
%0
4
%0
3
%20 (1)
2
%0
1
%0