Devran ve Mina adlı iki çocuğun adaletsizlikle örülü, çetin bir yolculuğunu anlatıyor. Çocukların hayallerini paramparça eden, hiç değişmeyen bir kaosun içinde ilerleyen bu hikâyeler çok tanıdık geliyor aslında.. Anlatım açısından akıcıydı ve okuru metnin içinde tutmayı başarıyordu.
Bu yönüyle kitabı beğendiğimi söyleyebilirim.
Fakat bu kitapla beraber değinmek istediğim daha derin bir mesele var. Kendimi çok okuyan biri olarak tanımlayamam; sadece şuan okurum..
Yine de okuduğum eserlerde fark ettiğim ve giderek rahatsızlık veren bir noktaya vardığımı hissettim. Birçok kitapta ve günümüz dizilerinde sıkça karşılaştığımız karakter eşleştirmeleri neredeyse aynı kalıplar üzerinden kuruluyor: kırsal karakterler çoğunlukla okumamış, cahil, kaderci ve dine indirgenmiş bir Müslüman olarak sunulurken; kentsel karakterler okumuş, meslek sahibi, “aydın” ve dinden uzak kişiler olarak resmediliyor.
Bu tür eşleştirmelerin masum bir tercih olmadığını düşünüyorum. Müslümanlık, geri kafalılık ve cehaletle; modernlik ise inançsızlıkla yan yana getiriliyor. Tıpkı günümüzdekin televizyon dizilerinde olduğu gibi, inanç çoğu zaman bir eksiklik ya da aşılması gereken bir engel olarak konumlandırılıyor.
Bu yaklaşımın amacı ve tekrar edilme sıklığı ister istemez sorgulanıyor.
Asıl problem, bu anlatıların tek yönlü hâle gelmesi. Elbette toplumun her kesiminde cehalet de vardır, yanlış din algısı da. Ancak sürekli aynı toplumsal grupların bu şekilde temsil edilmesi, bir tespitten çok bir bakış açısı dayatmasına dönüşüyor.
Böylece kendi kültürümüzü, inancımızı ve insanımızı anlatırken, farkında olmadan kendimizi eksik, geri ve sorunlu bir yerde konumlandırıyoruz.
Kısacası, kendi kendimize bacağımıza silah sıkmaktan başka bir şey yapmaz olduk..